Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

15 Şubat 2017

Torbacı Mülayim

İnsan büyüdükçe, yaş aldıkça ve hatta sakalına sessizce yerleşmiş olan ilk beyaz tanesini, bir sabah aynada kendine baktığı sırada görünce, durup geçmişine bi bakış atmadan edemiyor. Neler yaşadım, neler gördüm, ne boklar yedim.
Tadı damağımda kalanlar veya şu an hatırlamaya bile üşendiğim şeyler. Hepsi kendilerine göre bir ben yapmak için uğraşıp didinirken, onlara karşı takındığım inatçı tavrım ile kendim olmayı seçtim ve işte 32 oldum.
Daha doğrusu henüz 31'deyim. Yani en sevdiğim yaştayım, uğurlu sayım.
30 yıllık şu ömrümde bir çok arkadaşım oldu, yaşarsam; şüphesiz yeni arkadaşlarım olmaya da devam edecek. Ama şimdi, bu sabah sakalımdaki tek beyaz tanesini görünce aklıma; sakallarının yarısı beyazlamış olan arkadaşım geldi.

Onunla çocukluğumuzdan bu yana tanışırdık. Zaten aynı mahallede büyümüştük, aynı mahallenin fakirliğini solumuştuk.
İlk görsel am'ı, nerden getirdiğini bilmediğim bir porno derginin sayfalarından koparıp o bana göstermişti. Sonra bakıp öpmüştük. Hatta o alıp kilodunun içine atmıştı ve mahallede o gün öyle gezmişti.
Tabii yaşımız ise o zaman henüz 10-11 idi. Yaptığımız hareketin normalliğini nasıl kabullenmiştim bilmiyorum ama, bana uzatıldığında herkes öpüyorsa bende o am'ı öpmeliyim diye düşündüğüm için öpmüştüm galiba. Zaten sonuçta bir kâğıt parçasıydı ve doğrusu pipimize sürterken de kahkaha atmaktan başka bir şey yapmıyorduk. Sikimiz de kalmamıştı. 

O bayaa yaramaz bir çocuktu. Yani biz bacak kadar çocuklar arasında o, mahallenin en yanarlı dönerlisiydi. Nerde bi gürültü olsa ondan olduğu belliydi. Bütün küfürleri de bilir ve kadın erkek, büyük küçük fark etmeksizin herkese sayardı. 

Biz, ülkenin en fakir şehrinde ve o en fakir şehrin en varoş gecekondu mahallesindeydik. Orda kış aylarında kar, boyumuzu aşan yüksekliğe ulaşıncaya kadar durmadan yağar, tüm evler gözden kaybolup gider, komşu komşunun var olan tek küreğine muhtaç kalırdı. Bir kürekle adeta bütün mahalleli kendi kapısının önünü açardı. 
Mahallelinin hepsinin durumu kötüydü tabii, ama o arkadaşımın ailesinin durumu daha kötüydü. Çünkü herkesten sonra köyden göçüp gelen onlardı ve bu yüzden gecekondularını henüz bitirememişlerdi. Evleri yarı inşaat halinde öylece karın altında yok olur gider, ilk baharda tekrar ortaya çıkardı.

Her yaz da, evin eksik olan bir şeyini yapar, bir sonraki yaz ise kaldıkları yerden tekrar devam ederlerdi.
Tüm çabalara rağmen ev bitecek gibi değildi ve şimdi hatırladığım kadarıyla 2 kış boyunca pencereleri, sadece kalın naylon poşetle kaplı kalmıştı.
Onlar da, karlı soğuk kış günlerinde evlerini ısıtamadıkları için bazen ailece, hala'larında veya amcalarında kalırlardı. Çünkü kalacak başka yerleri yoktu ve en büyük ev onlarınkiydi.

Babaları ve anneleri böyle bir yoksullukta yapacak bir şey olmayıp, sadece birbirlerine vakit ayırıp 4 çocuk yapınca, dayak da tek eğlence araçları olarak duruyordu ve çocuklar paylarına düşeni eksiksiz alıyorlardı.
Dayak yedikleri sırada, o sert kışın ortasında yalın ayak da olsa evden kaçışmaları, anlık da olsa canlarının biraz daha az yanmasını önlüyordu tabii. Ama eninde sonunda eve gitmek zorundaydılar ve gecikmeli de olsa babaları hak ettiklerine inandıkları dayağı, kendi elleriyle fazlasıyla ödüyordu.

Bazen çocukları inşaat halindeki evlerinin çatısına 3-4 gün bağladığı da olmuyor değildi. Çünkü çocukların sürekli evden kaçmalarından, sağda solda sürtmelerinden, diğer mahalledeki çocuklarla kavga etmelerinden, ana avrat dümdüz küfürler etmelerinden, itaatsiz olmalarından, belki de aslında çocukların ta kendilerinden bile bıkmıştı ve bağlamanın tek çıkar yol olduğundan emindi. 

Babalarının kendince, çocuklarını, soytarılık yapmaktan geri koymak için çatıda bağlayıp bir yerlere gitmelerini önlediğini ilk duyduğumda, çocuk halimle bile çok şaşırmıştım. Yani insan neden bağlanır ki diye düşünmüştüm. Tabii bu kadar net bir cümle ile değildi. Ama şimdi dönüp o ilk günkü şaşırmamı hatırlayınca, kafamdan geçen şaşkınlığa ait olması gereken cümlenin bu olduğundan şimdi eminim. 
Herkes o çocukların bağlı olmasının normalliğini karşılarken, ben de az sonra şaşkınlığım geçince herkes gibi bilyelerimle oynamaya devam etmiştim. Yapacak bir şey yoktu, dünya bilyeler gibi yuvarlaktı ve hâlâ dönüyordu.

Dünya hızla dönmeye devam ederken yaşımız artık 15-16 olmuştu ve o çocuk çoktan evden ayrılmıştı bile.
Bu ilk ayrılışı değildi tabii, ama ilk en uzun ayrılışıydı. Üstelik ilk en uzağa kaçışıydı da. Yani İstanbul'daydı.
Bir kaç sefer dönüp geldiği olmadı değil, ama çocuk o kadar yanarlı dönerliydi ki; İstanbul'daki arkadaşları her defasında onu ikna edip tekrar çağırıyorlardı ve o da dönüp gitmiş oluyordu.

İstanbul'da bir kaç yıl kaldıktan sonra ve artık tüm Zeytinburnu çevresinde adı küfürlerle anıldığında, Zeytinburnu'ndaki tüm karakollardaki polisler onu tanıyordu.
Yaşı da 18 olmuştu ve o güzelim dudakları, yediği dayaklardan dolayı paramparçaydı. Ön dişlerinden birini Beyoğlu Sahra Bar'dan edindiği travesti sevgilisi uğruna kaybetmişti. 26 yaşındaki kaltak, henüz 18 yaşına basan bu gencoyu evine kapatmış iyice tadına vardıktan sonra da tatlılıkla def etmişti.

Bizimki tabii travestiler arasında ünlü olmuştu bile. Çünkü nakış işler gibi sikiyordu ve ona bi cigara uzatan herkese, sağlam bir sikişten başka verecek hiçbir şeyi yoktu. Siki kalktı mı, karşısındakinde bir delik yoksa sikiyle açardı.
Adı böyle çıkmıştı ve bu yüzden tüm dönmeler hayrandı ona. Geç de boşalınca daha ne istesinlerki ondan. Şekerleri verip verip yatağa atıyorlardı çocuğu. Bizimkinde de gaz pedalından başka bir şey yoktu, kendisine "erkeğim" diye seslenildiği anda, basıyordu.

İlk dişini işte bu travesti sevgilisinin yeni doğulu erkek sevgilisinden yediği dayak sonrasında kaybetmişti. Bir sonrakini iki ay sonraki kapkaç işinde kaybetti. Ağzı biraz yamuk gezdi ama toparlandı.
 3-5 ay sonra ise diğer dişini kırdırdı ve sonraki dişlerini de, çaldığı bir arabayla kaza yaptığında kaybetti. Artık ağzı iyice yamulmuş, ergenliğimizin başındayken öptüğüm o güzelim dudakları artık kalıcı izlere teslim olmuştu.
Önceki yıl alem yaptıkları arkadaşları arasında çıkan kavga da yanağına da bir kesik almıştı. Şimdi olmayan dişleri ve yanağındaki derin kesik iziyle iyice damgalanmış oluyordu. 
İşte tam o günlerde abisi de İstanbul'a yerleşti ve onu yanına alıp, küçük bir pastane açtı, pastanenin imalatına da onu soktu. En azından yanında dururdu. En azından birbirlerine göz kulak olurlardı. En azından, en en azından.

Aradan bir kaç ay geçtiğinde küçük kardeşleri de geldi yanlarına, birkaç ay bu şekilde devam ettiler. Güzel para kazandılar, babalarının onları çatısına bağladığı evi tamamladılar ve ev 4 katlı bir apartmana dönüştü.
ev bittiğinde babaları artık inşaatlarda çalışmıyordu çünkü yaşlanmıştı ve annelerinde ise kemik hastalığı ortaya çıkmıştı. Ablaları da evlenip gittiği için bakacak kimsesi yoktu. Babası eşine bakmaya, kırılan dökülen kemikleriyle hastane hastane gezmeye başladılar. bi kaç yıl bu şekilde acı çektikten sonra kadın iyileşti ama eskisi gibi güçlü değildi. Babalarının saçları da artık bembeyazdı.

Çocuk bu sırada askere gitti, vatan borcunu ödedi geldi ve Zeytinburnu ortamlarına geri döndü.
Artık abisi ona gözkulak olamıyordu da. Çocuk kapkaççılıktan, torbacılığa yükselmişti bile.
Daha önceleri de başkalarının malını alıp sattığı oluyormuş ama şimdi kendi işine yapıyormuş. bir iki defa rahat rahat sattıktan sonra çat diye yakalandı ve bir kaç ayı hapiste geçirdi. Sonrasında polisle anlaşma mı yaptı ne yaptıysa bi şekilde dışarıya saldılar. Onu saldıklarında ise içeriye 5-10 kişiyi aldılar.

Bu olaydan sonra toparladı, biraz da olsa kendine geldi ve bu yüzden artık İstanbul'da yaşamak istemiyordu. Babalarının onları dövdüğü apartmana döndü. Yanında da bi kız arkadaşını götürmüştü. Üstelik kız arkadaşıyla memlekete dönmeden önce İstanbul'da düğün yaparak evlendiler. Düğünlerine ben de gitmiştim, çok mutlu olmuştu, gözlerindeki o ışıltı hala aklımdadır. Beraber halay çekmiş, sağdan soldan konuşmuştuk. Sanki benim gelişimle her şey tamamlanmış gibi, mutluydu. Bir kaç sefer üst üstte sarılıp durmuştu. Böyle içten davranmasıyla ben de mutlu olmuştum.

Zaten o gün demişti bana; gidicem burdan, yoruldum diye.
Memlekete döndüğünde bir pastanenin imalatında işe girmişti. Poğaça, börek ve unlu mamüller yapıyor, aldığı 3 kuruş sayesinde de eşiyle beraber yuvarlanıp gidiyorlardı. Onlar yuvarlanırken bir de çocukları oldu. sonra bir tane daha.
Bu sıralarda pastane kapandı, o işsiz kaldı ve işsiz kalmadan önce de zaten cigaralık kullandıkları yeni arkadaşlarla tanışmıştı. Çünkü huylu huyundan vazgeçmezdi, o istese bile; onu huyundan vazgeçirmezlerdi.
ve bu yüzden olsa gerek o artık çoktaaaan bir bağımlıya dönüşmüştü.
sadece cigaralık vs kullanmıyordu. Her boku kullanıyordu ve bunları temin etmek için de torbacılığa da başlamıştı.

Zaten kuzeni de demişti; burda herkes birbirinin ne bok olduğunu bilir ve caddeyi bi sefer turladı mı birbirini bulur. Öyle de olmuştu.
Öyle olmaması için kuzeni çok uğraşmış, sürekli onunla arkadaşlık etmiş, evden işe, işten eve bile götürüp getirmişti. Hatta kullanmayacağına ve kullanan arkadaşlarıyla bir daha buluşmayacağına dair yeminler ettirmiş ama nerdeee...
5-6 yıllık mücadeleden sonra artık o da pes etmişti. Ne hali varsa görsündü.

Çocukluk arkadaşım, şehrin yeni torbacısıyken, karısı evde doğum sancıları çekiyordu. bir çocukları daha olacaktı.
Kuzeni de söyledi; karısı bu piçi o kadar seviyormuşki, bazen dayak yemesine rağmen sesini bile çıkarmazmış. Başkası olsaymış çoktan İstanbul'daki ailesine döner gidermiş. ama bu kız öyle değilmiş, belki de gerçek aşk bi tek onunkiymiş.
Tüm bunlar,  polisle dolu küçük şehirde olup biterken, o geçen aylarda yine tutuklandı içeri atıldı.

En son geçen yaz memlekete gittiğimde gördüm. Saçları bembeyaz olmuştu, gözleri solgun, yüzü kırış kırış. Suratı adeta bir naylon parçasını üzerinde taşıyormuş gibi bir deriyle kaplıydı, zayıflıktan bitap düşmüştü.
Sımsıkı sarıldım, kafası yine iyiydi. Sakallarının yarısı da bembeyaz

1 yorum:

Norki dedi ki...

Film gibi anlatılmış enteresan bir hayat hikayesi, kalemine sağlık. Ne acayip ki gay duyguların da sirayet ettiği içten içe acaba ilgisi var mıydı bu adama dediğimiz bir derin hikaye olmuş:)