Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

16 Kasım 2017

iki deli bir araya gelmemeliydi

Geldiğim bu okulda çok farklı insanlar var. Hepsinin yaşantıları, yaşanmışlıkları, yaşamak istedikleri, hayata bakış açıları, kişisel duruşları ya da duramayışları, sandalyede oturuşları, yürürken tökezlemeleri ve savurmuşlukları. 
Hepsi birbirinden çok farklı ve bu çeşitlilik çok hoşuma gidiyor.

Hoşuma gittiği için de, buraya ilk geldiğim günden bu yana durmadan yeni insanlarla tanışıyordum. Tanıştığım her insan da beni hayran bırakan bir yaşanmışlık, farklı bir duruş arayıp duruyordum ve bu yüzden olabildiğince çok insanla tanışıp, hayata nasıl baktıklarını, neyi nasıl ifade edeceklerini, ettiklerini görmek, gözlemlemek zorundaymış gibi günlerimi geçiriyordum. 
Çünkü yaşanmışlıklarını dinledikçe, başlarından geçen iyi veya kötü olayları onların kendi ağızlarından dökülen kelimelerle birinci ağızdan duydukça hayranlığım artıyor veya azalıyordu. 

Bu sürekli tanışmaların birinde ise, karşımdaki kadının da benim gibi olmasından dolayı şok yaşayınca kendime geldim. ne yapıyordum ve hatta o da, ne yapıyordu? ya da ikimiz için söylemek gerekirse; ne yapıyorduk böyle? 
kendimize ve çevremizdekilere nasıl davranıyorduk. 
çevremizde bulunan ve yeni tanıştığımız insanlara göre kendimizi konumlandırdığımız yer birer gözlemci, tanıştıklarımız ise birer deney faresi gibiydiler.

bu tanıştığım kadın, farkında olmadan bana bunu fark ettirdiği an kendimden tiksindim. midem bulandı kendimden. çünkü ben ve ona göre; tüm insanlar birer deney tüpü içindelerdi de, biz onları izlerken dinliyor gibiydik. hatta sanki onlar insan değil de, birer gerçek fare'ydiler.

onlara gösterdiğimiz ve bize göre bu farkında olmadıkları "deney faresi" muamelesini hak ediyorlar mıydı? çok acımasız değil miydik? ne yapıyorduk, ne yaptığımızı sanıyorduk, ne boktuk ki, onlara farklarında olmadan böyle davranabiliyorduk? onları böyle konumlandırabilmiştik?

hayır, bu davranışımızı hak etmiyorlardı. Çünkü onlar insandı ve biz onlara çaktırmadan, yaşanmışlıklarını dinleyip, kendilerini de, kafamızın içinde kurgulamakta olduğumuz hikâyelerin kahramanlarına dönüştürüyorduk.

yani bizim çevremizde birer fare olmak mıydı onların görevi, yoksa arkadaşımız, dostumuz, sırdaşımız, nefret ettiğimiz biri, ya da gıcık kaptığımız sıradan biri, belki aşık olacağımız kişiler mi olmalıydılar? belki de kavga ettikten sonra arkadaş olanlardan olmalıydık onlarla, ya da aynı kişiden hoşlanan, aynı okulda okuyan sıradan insancıklar olmalıydık.

ama bunların hiçbir olmamıştık ve aksine, olma şansını da geri tepiyorduk. insanlar bizim için tanışıp, hayatları hakkında bilgi alacağımız konuşan ve nefes alıp veren birer objelerdi. 
onların yaşanmışlıklarını dinlemek ve kenara atmak, bizim tek acımasız amacımızdı. bunu hep yapıyorduk, yapmıştık. belki bundan sonra da hep yapacaktık.

sonuç ne olursa olsundu, ama şu an yaptığımız şey iyi değildi. içinde saf kötülük barındıran bir şeyler vardı. insanın, saf duygusallığını, o yıpranmışlığını dinleyip kıskananlardık. karşımızdakini ruhuyla, çıplaklığıyla, samimi hüznünü, içten sevinçlerini koklaya koklaya onu sömürüp, sonrakine geçiyorduk. 
oysa bunu yapmamalıydık, bunu yapacak kadar kötüleşmemeliydik, ama yapıyorduk.
biz kötü insanlardık. biz başkasının acısını dinleyerek, onun yaşanmışlığını sömürerek mutlu olan iki asalaktık ve işte tanışmıştık.

yaşı benimkine nazaran daha genç. yani benden 10 yaş kadar genç. ama 2 yıl önce 47 yaşında bir adamla evlenmiş bile. ailesi karşı çıkmış ama ailenin hükmü 18'inden sonra kime geçerdi ki? kocasını da bırakıp, işte bu okula, istediği bölümü okumaya gelmiş  güya.
saçları kıvır kıvır, sürekli sırıtkan bir ağızla gezdiği için ve her şeye her an gülmeye hazır olduğundan dolayı samimiyetsiz. renkli giyimi, uçlarda yaşayışının en büyük göstergesi. fıldır fıldır gözleri deliliğini biraz ele versede, delileri gözönünden kaldırıp onları yüksek duvarlı bahçelerin arkasındaki binaların içinde bir yerlere hapseden toplumda, iyi rol yaparak kalabalığa adapte olmuş gerçek bir deliyi kim fark edebilirdi ki?

bence delileri hastahane adı altında, hapishanelere kapatmak iyi bir fikir değil. tüm delileri salıverip, akılları hastahanelere kapatmamızın zamanı geldi de, geçiyor.
hem biliyor musunuz, gerçek deliler ve kötüler, kendilerini en iyi saklayan ve asla yakalanmayanlardır. yakalananlar ise, kendini saklayamayan cahil aptallardı. hastahaneler onlarla dolu ve bu aptallar yüzünden bize yer kalmadı.

bence o da hafif bir deliydi ve kendine hastane olarak bu okulu bulmuştu. ben de farklı değildim tabii ve kendime burayı bulmuştum. yeni şeyler yaşamak, yeni yaşanmışlıklar biriktirmek için burdaydım. yeni insanların hayatlarının içine zerk olmak için burdaydım. biz, iki hasta insan. farklı cinsiyetlerde, aynı kafada, aynı hastalıkla boğuşan ve hasta olduğunu kabullenmeyen zavallılardık.
ama ben onunla tanıştıktan sonra, hastalığımı kabullenmiştim. kabullenince iyileşmeye de başlamıştım ve 1 ay sonra ise, yani şimdiyse hastalığımın büyük bir kısmını atlatmıştım olduğum için bunları yazıyordum.

14 Kasım 2017

Sınav maradonu başlamıştı ve zavallı öğrenci derslere asılıyordu

Bu hafta sonu ilk defa üniversite sınavlarımdan birine giricem ve böylelikle sınav haftası da başlamış olacak.
Biraz heyecanlı gibiyim ama tabii geçen haftaki kadar da değilim. Çünkü geçen hafta içimde olan şey; heyecandan çok, büyük bir korku idi ve doğrusu onu aşmak için; ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Üstelik ders çalışmama rağmen, okuduğum hiçbir şeyi de anlamıyordum ve öylece geçip gidiyordum. En sonunda bunu hocalara da söyledim. Dedim "hocam valla hiçbir şey anlamıyorum ve gittikçe stress olmaya başladım"
Önce bi yaşımdan dolayı stress olmama şaşırdılar, sonrasında çok şükürki hepsi bunun normal olduğunu, ama tabii abartılacak bir durum da olmadığını söylediler.

Öyle böyle derken de, baktım zaten stresim de dinmiyor ve hatta gittikçe artıyor, aldım kitaplardan birini, açtım derslerde aldığım notları, onlar üzerinden kütüphaneye kapanıp köpek gibi çalışmaya başladım. Harıl harıl çalışmaya başlamışken, aradan bir iki gün geçti ve zaten o arada stress de kalmadı. Geçen haftadan bu yana her gün bi derse çalışıyorum. Durum böyle olunca aslında hocaları da anlamaya başladım. Şimdiye kadar ise sadece dinleyip geçiyordum. Bugünlerde ise bazı taşlarım daha yeni yeni yerine oturmaya başladılar. Yani ilk günlerki gibi değil. (buna rağmen inşallah derslerden kalmam. çünkü ondan yana da ayrıca çok korkuyorum.)
Hocalar da iyi gibiler. Sonuçta işlerini yapıyorlar ve derslerini anlatıyorlar. sonrası ise bize kalmış. Bakalım artık.

Sadece ben değil tabii, tüm öğrenciler de elimizden geleni yapıyoruz. Valla gün içinde kütüphane tıklım tıklım öğrenci kaynıyor. Millet nefes almadan ders çalışarak sınavlara hazırlanıyor desem yeridir. Herkes kitaplarına hayvan gibi abanmış halde akşamı ediyor. Bu abananlardan biri de ben oldum ve sınav stresim de böylece bitmiş oldu.

Geçen gün ders çalışırken şunu fark ettimki, aslında tanıdığım birileriyle ders çalışamıyorum. Hatta resmen ders çalışmamak için elimden geleni de yapıyormuşuz gibi hissettim. Çünkü oturup ders çalışmak yerine fısır fısır sağdan soldan bir şeyler konuşarak zaman öldürüyoruz. Bunu fark edince de biraz gerilmedim değil. Sonra biraz düşününce çözümü buldum ve hemen hayatıma geçirdim. Çözüm basit: ders çalışma alanında, tanışmadığım birileriyle aynı masaya oturmak ve çalışmaya öyle koyulmak.

Bu yüzden tanımadığım masalardaki boş yerlere oturup ders çalışıyorum. Böylece hem daha çok çalışmış oluyorum, hem de dikkatimi toplayıp, sadece derslere vermiş oluyorum. Öteki türlüsü pek çekilmiyordu. Hatta "gıybet taym" oluyordu desem yeridir.

Hele bir de burda tanıştığım kişi sayısı artınca, iyice lafazanın teki olup çıktım. Resmen konuşmak için her fırsatı değerlendirdiğimi bile fark ettim. Sanki allah dil vermiş ve ben o dili her an kullanmalıymışım gibi yaşıyordum.
Neyse işte bunu durdurdum ve çok şükür kendimi derslere verebildim.
Hatta kendi tuttuğum ders notlarını da temize çekip, sınıftakilere dağıttım. Hepsi çok sevindiler. Ama açıkçası benim kadar da ciddiye almadılar. Bazen, sınıftakiler arasında, sadece kendimi okula gelmiş gibi hissediyorum. Sanki onlar öylesine takılıyorlar gibi. Sanki boş boş geliyorlar gibi. Çoğunun maddi durumu iyi olduğu için ve paralı gelmiş oldukları için dersleri falan da iplemiyorlar.

Ben ise, onların aksine hep en öne oturup, hocaları dikkatle dinlerken, aynı zamanda sürekli soru da soruyorum ve işte tam da bu sorularım yüzünden bana gıcık da oluyorlar.
Bazen beni sevdiklerini söyleselerde, dersteki sorularımdan sıkıldıklarını fark edebiliyorum. Arkadam "salak bu ya" dediklerinden eminim. Ama sikimde değil.

Hocalarla da bazen tartışıyoruz ve onların da sıkıldığını fark ediyorum. Ama açıkçası onların da sıkılmalarını takmıyorum Sonuç olarak robot değilim ve her söylediklerini doğru kabul etmek için okula gelmedim. Zaten tartışmalarımızın bazı bölümlerinde bana hak verdiklerini söylüyorlar. ama hoca olmanın, onlara verdiği "iktidarlıktan kaynaklı her durumda haklı olma" hallerinin ağırlığını da kaybetmek istemedikleri çok belli. Bu yüzden, bazen ben de kendi doğrumda çok ısrar etmiyor, öylece her söylediklerine "he he" deyip geçiyorum.

Ama genel olarak entelektüel anlamda çok eksikleri var ve zaten bir çoğu bunun farkında. O yüzden sadece uzmanlık alanlarında tartışmaya çalışıyorlar. Buna rağmen ise, uzmanlık alanlarındaki mantıksızlıkları üzerinden tartışmaya devam ediyorum ve o anlarda sinir olup "dersi sulandırma" diyorlar. Ben de gülüp "tamam hocam pardon" deyip konuyu geçiştiriyorum.

Bu arada erkek hocalardan biri hakkında, bugün, ikinci sınıflardan bazı kızlarla yatma karşılığında onları derslerden geçirdiği dedikodusunu duydum. Ki zaten okuldaki tek düzgün hoca tipi onda var sayılır. (Ki normalde dışarda buna sümük bile sürülmez.)
Ama okulda hoca olunca ve kızlar derslerden geri kalınca, hoca bunlara bi ihtimal önden geçirme karşılığında olayı çözüyorlarmış. Bilmiyorum, bende söyleyenin yalancısıyım ama o çocuk da pek boş biri değil. Genel de söyledikleri çıkıyor. Daha önce bir kaç dedikoduyu daha söylemişti, dediği gibi oldu.

Yalnız canımı sıkan durum şu ki; bu kızlar ailelerinin parası var diye özel okula gelip, ne diye onun bunun altında inleyerek sınıf geçmeyi kabul ediyorlarki. Madem paranız var ve özel okula geldiniz, o hocayı cebinden çıkartacak duruşu da sergilemelisiniz.

Sırf ders geçmek için yatağa girmek çok çirkin bence.
Gerçi böyle diyorum ama belki bende ilerde böyle bir şeye başvurabilirim. Çünkü ne zaman büyük konuşsam, hep çok geçmeden altında kalıp eziliyorum. Off dağlar off. İnşallah bu konuda öyle bir şey olmaz. Yani ders geçmek için, kimsenin altında kalmam. Zevk için olur da, ders geçmek için olmaz. olmasın. lütfen. pls.

"seks" dedim de, buraya geldiğimden bu yana iki sırnaşma dışında bi bok olmadı.
Hatta buraya geldiğimden bu yana, genel olarak bi cinsel isteksizlik oluştu bende. Üstelik hoş bulduğum kişiler olmasına rağmen, kimseye ısınamıyorum. yani soğuk bir nevale gibi, kendi içimde yaşayıp gidiyorum.
ki, resmen osbir çekmekten kuruycam desem yeridir. tek cinsel hayatım osbir çekmek ve yatağa sürtünerek boşalmak. her gece yatağa sürtüne sürtüne boşalıp uyuya kalmak can sıkıcı. Üstelik oda arkadaşlarım fark etmesin diye yastığı dişleyerek boşalmak da ayrı bi moral bozucu.
allahtan dikkatliyim de, henüz onlara yakalanmadım.

Ya da bilmiyorum, belki de ne bok yediğimi biliyorlar ve çaktırmıyorlardır.
Gerçi içlerinden biri, yatağa sürtünerek boşaldığımı zaten hiç fark edemez, çünkü kulaklığı sürekli takılı ve internetten film, komik videolar vs izliyor. Diğeri ise zaten gecenin bi yarısına kadar, pansiyonun işletmeciliğini yapan piç'le muhabbet ettiğinden dolayı hiç hiç göremiyor. (Zaten geçen gün, ben yokken dolabımı karıştımış ve ben fark edince de, ona fena patlamıştım. o da, o günden sonra bana daha bi mesafeli yaklaşıyor. bu yüzden de genelde gecenin bir yarısı odaya geliyor.)

Biraz dangalak bi çocuk. Saf ayağına yatan, ama piçin teki olmaktan geri kalmayan cin biri. Sürekli saflıkla karışık hareket ederek arada canımı sıkıyordu. Emin olamadığım için, nezaket kuralları içerisinde, tatlı tatlı uyarıyordum ama sonra emin olunca sıçtım ağzına.
Tabii ağzına sıçmama rağmen, ikinci defa yine dolabımı karıştırmaktan geri kalmayınca bu sefer hepten sinir oldum ve verdim veriştirdim. O günden sonra pısırdı kaldı. Pansiyoncuyu da, bu dangalağı uyarması için gidip fırçalayınca, her şey hal oldu.

Zaten oldum olası, saf ayağına yatıp alttan alttan dolaplar çevirenleri hiç sevemedim gitti. Buna ise ayrı gıcık olmaya başladım.
Diğer eleman ise dediğim gibi öyle kendi halinde, pislik içinde yaşıyor.

Pansiyonda sadece biz yokuz, ama burdan sıkıldığım için pek kimseyle konuşmuyorum. Çünkü tuvaletler bok içinde, mutfak tezgahı pis, odalar çöplük, banyoda ise su akmıyor derecesinde az akıyor, sahibi ve işletmeci sorumsuz, sadece paraları almakla meşguller. Açıkçası buraya geldiğime çoktan pişman oldum ama yapabileceğim bir şey yok.

Öte yandan buraya mecbur kalmayayım diye yurtkur başvurusu yaptım ama onda da 55. sıraya takılıp kaldım, bi türlü ilerlemiyor.
Bakalım bana ne zaman yurt çıkacak da bu cehennemden kurtulacağım.
allahım yardım et.
Sınavlar var diye, nerdeyse otelde hiç zaman geçirmiyorum ama gecenin bi yarısı da olsa buraya dönmek zorunda olmak fena koyuyor. Üstelik bu pis yere para vermiş olduğum aklıma gelinceyse, kendi kendime sinir oluyorum. Gerçi böyle diyorum ama bu ülkeye geldiğimde bütçeme göre en uygun bulabildiğim tek yer burasıydı. Yapabileceğim bir şey de yoktu. Buna da çok şükür. Ama şimdi daha karşılaştırmalı bakınca ve daha uygun yerler görünce, içim cısss ediyor.  Yani fena kazıklandım. Ama en azından kazığın boyutu, boyumun yarısına kadar gelebiliyor da, beni iyice dağıtıp geçmiyor. bu yüzden çok söylenmiyor, sessizce kabullenmeye çalışıyorum.

Bu hafta sonu başlayacak olan sınavlar için bana dua edin. Ben de elimden geleni yapıyor, ha bire derslere asılıyorum. Yine de kalırsam, yapacak bir şey yok.


3 Kasım 2017

hanzolarla hanzolaşma qeyfi

İçimden yazma arzusunun tamamen yok olduğu ve hatta "yazmanın kendisini" saçma bulduğum bir günlere girdim. Yaz yaz ne olacak sanki. Ne bok olacak. Hiç.
Gerçi böyle diyorum ama şu saçma yazılarım beni fazlasıyla kendime getirdi, kendimi görmemi sağladı. şimdi ise, işte dönüp baktığım zaman saçma yazılar topluluğu olup çıktılar.

saçma olarak geliyor olsada, tüm bu saçmalıkları karalarken geçmişe yönelik olarak kendimi görmemi sağladı, nerde bok yememem gerektiği halde, yediğimi, nerde sıçmamam gerektiği halde sıçtığımı falan filan gösterdi. iyi de oldu.

doğrusu bazen tüm o, olup bitmiş şeyleri (yani bokları) yemesem, şimdi belki daha büyük  boklar yiyor olabilirdim. çünkü insan, hatadan kaçarak daha büyük bir hata yapar. bu yüzden, bazen bok da olsa "iyiki" yemişim, diyorum.
ama yine de "acaba daha büyük boklar yememek için mi o küçük bokları yedim, yoksa gerçekten canım sadece bok yemek istediği için mi yedim" diye düşünmüyor değilim. sonuç olarak, yediğime odaklanıyor ve öyle ilerliyorum.

zaten insan sürekli ileri akan bir su'dan oluştuğu için, geçmişdeki boklar şimdi yeni yeni midesini bulandırsa da, yürümeye devam etmek zorunda. duracak zamanı yok insanın. çünkü insan ancak kendini öldürerek durabilir. yani; yaşarken, zamanı durdurmak imkansız. zaman ancak, ölerek durdurulabilir. tabii bu da sadece kendi zamanımızdan ibarettir. yani herkes kendi zamanının sahibidir. efendisidir. yönetim ona aittir.

yönetime sahip olan bu aciz insan, zamanla beraber akıp gitmek zorunda. akıp gitmek istemediği zaman, durduğu an, ölüm başlar. ölüm zamanı yok eder, zamansızlığı başlatır. yani aslında, belki de; başka bir zaman algısını hayata geçirir. ona da "zaman" demek gerekir mi bilmiyorum. ama şu bir gerçekki; hayatı kendi konuşmalarımızdaki basitlikte yaşayarak anlayabiliriz. başka türlüsü için gökten indirilen kitap var. onda da zaman konusu çok derin işlenmiyor diye düşünüyorum. yani zaman kavramımız, bu dünya için geçerli ve bu dünyaya ait kelimelerden cümleler kurarak onunla beraber yaşayıp gidiyoruz.

off neler anlatıyorum. neler yazıyorum. kafayı mı yedim acaba. dur başka şeyler yazayım.

Eskiden yazdıkça coşuyordum, kendi kendime kurduğum o saçma cümlelerin üzerinde, bazen o kadar çok oynuyordumki, 1 hafta boyunca takılıp kaldığım yerler olurdu. Hele bazen de birilerinin yaşadığı o çok üzücü bir olayı kendi başımdan geçmiş gibi anlatırken yaşadığım zorlanmayı sanırım hiç bir şeyde yaşamazdım ve bu beni çok yorardı. şimdi ise tüm bunların hiçbiri yapmak istemiyorum.
hepsi bok gibi geliyor.

pansiyondaki insanların hepsinin benden daha salak olduğuna inanmaya başladım. ve inanmaya başladığım günden bu yana, pansiyondan nefret ediyorum. içindekilere ise (başta kendim olmak üzere) acıyorum. allah'ım neden her gittiğim yerde, benden daha salak insan topluluğuyla yaşamak zorunda bırakıyorum kendimi. lütfen benden daha akıllı ve ahlaklı insanlarla tanışayım ve hep o toplulukla beraber yaşayayayım.
evet benden daha ahlaksız insanları da sevmiyorum.
yani kısaca; her şeyde üst çıta benim. benim altımda olunmamalı. hep benim üstümde olunmalı. aksi takdirde, kendimi kötü hissediyorum.

pansiyondaki oda arkadaşlarımdan biri sürekli dolabı karıştırıyor. diğer ise zaten 18 saat bilgisayar önünde oyun oynayarak teknolojik trans yaşıyor. bazen onun için "keşke dolabı mı karıştırarark sosyalleşse" demiyor değilim.
adamın sosyal hayatı yok. oturduğu koltuk, bilgisayar masası olarak kullandığı masa falan bok götürüyor. geçen gün "şunu azcık temizle artık hihihihihi" dedim de, utandı kalktı temizledi. ama ne yazıkki masa yine aynı halde. o da hiç şikayetçi değil ve açıkçası ben de bi daha söylemem.
çünkü onun sınırları sadece onu ilgilendirir. o gün söylemeye de hakkım yoktu. sadece onun, benim selamımı gülerek almasından cesaret alarak, dilimi tutamamış, söylemiştim.

işte görüyorsunuz, gülümsemeyi bile hemen kullanan acizin biriyim. belki de hepimiz böyleyizdir. biri suratımıza güldü mü artık onun tüm sınırları aşabiliriz sanıyor ve öyle davranmayı kendimizde hak görmeye başlıyoruz. bu çok ayıp bir şey. bunu yapmamalıyız. yapmamalıyım.

diğer oda arkadaşım da öyle biri. yüzüne gülümsediğin an, tüm sınırları aşıyor. sınırlara pek takık değil. sadece kendi sınırları var o kadar. böyle olmasının nedeni, entelektüelliğinden değil de, daha çok hanzoluğundan ve bunu anlattığınızda da anlamıyor. defalarca denedim, olmadı. adam mal olarak doğmuş ve mal olarak ölecek.

öte yandan, burda o kadar çok hanzo varki, sanki; hayatım boyunca kaçtığım tüm hanzoların toplamı burdaymış gibi hissediyorum ve bu yüzden artık hanzoluğun da bir yaşam şekli olduğuna karar verip saygı duyuyorum.
"keşke ölseler" diycem ama dememek için kendimi zor tutuyorum. çünkü "hanzolar ölsün" dersem, faşist bir söylemde bulunmuş olurum ki, hayatım boyunca faşizmden kaçtım, faşistlerle dilim döndükçe ağız kavgası yaptım. şimdi kalkıp böyle dersem, hayatım boyunca ağzımdan çıkan tükürükleri yalamış olucam. 

neyse hadi bugünlük bu kadar. sonra bi ara yine gelir saçmalarım.



31 Ekim 2017

Garson Bey işi bıraktı. Bakalım yeni işi ne olacak

Geçen hata başladığım Kutsal Garsonluk mesleğini dün bıraktım. Çünkü gece saat 23:00'e kadar koştur koştur, gecenin sonunda ise gün boyunca çalıştığın saat başına 5 TL almak benlik bir hareket değildi. Bunu bilmeden 1 hafta çalıştım. Aslında ücretin böyle olduğunu bilsem daha ilk günden çalışmazdım ama ne yazıkki çalışmaya başladığım günden itibaren ısrarla sormama rağmen bana bi türlü ücreti söylemediler ve ben de içimden "galiba çok verecekler" diye düşünerek hafta boyunca köpppppek gibi çalıştım.

Çalışırken diğer elemanlara da ücret konusunu sordum ama hiçbiri net cevap vermedi. Hepsi sallabaş gibi yaptılar ve ben de bugün çıktıktan sonra elemanlardan ikisini kenarda yakalayıp ne kadar aldıklarını sordum "5 TL" dediler. Bunu çok az bulduğumu ve aslında bu ücrete çalışmalarının yanlış olduğunu söyledim. Karşılık olarak bana "yapacak bir şey yok" anlamında omuz kaldırıp indirdiler.

Tabii bu elemanlardan 4'ü Hintli, 3'si Pakistanlı, 3'ü Azerbaycanlı, bir kaçı Türkiyeli, diğer geri kalanları Kıbrıs'lı.
işletme sahipleri, Hintli ve Pakistanlı olanları ayakta sikerek çalıştırıyorlarki adamlar bu işi bulduklarına bile şükrediyorlar. Oysa bu kadar yoğun bir iş ortamında saat başı çalışma ücretinin 10-15 TL'den aşağı olması kölelik sistemine dahil edilmiş olmak oluyorki, bu konuda kimse bir şey demiyor. Diyebilecek  kimse de yok gibi. Bunu işletmeciye de söyledim ve hatta diğer elemanlarada söylemekten geri kalmadım.
Bu söylemlerine karşılık, Çorumlu bir eleman "yapacak bir şey yok" dediğinde "valla yapacak tek şeyin, bu ücrete çalışmazsın olur biter" dedim ama karşılık olarak "ne yapıyım açlıktan mı öleyim" dedi ve bende "2017 yılındayız ve senin yaşın henüz 20. eğer 20 yaşında biri, burada köle olarak çalışmadığı için açlıktan öleceğini düşünüyorsa, zaten ölmüştür" dedim ve çocuk bi şok geçirdi.

Sonra baktım yüzü çok asıldı "dostum öyle düşünme, ama eğer ücretlerden şikayet etmene rağmen bunu onlara söylemeyip, böyle gelmiş böyle gider diyerek çalışmaya devam edersen, ücretler de hep böyle kalacak. ben kendi üstüme düşeni yapıp, ücretlerin yükseltmesi gerektiğini ve eğer yükselmeyecekse bu kadar ağır çalışma şartları içerisinde saati 5 TL'ye çalışmamın imkansız olduğunu söyledim. çünkü görüyorsun hiç oturamıyoruz ve sürekli ayakta koştura koştura çalışıyoruz. boş durduğumuz bir an da, dolapları kontrol ediyoruz, eksikse dolap eksikliklerini tamamlıyoruz. eğer dolapta eksik yoksa çöpleri kontrol edip boşaltıyoruz, çöpler bitince, mutafağa gidip yardım ediyoruz, mutfak tamamlanınca, kül tablalarını yıkıyoruz, bütün masaları siliyoruz, depoya yük taşıyoruz. tüm bunların yanında gidip gelirken masaları ve müşterileri kontrol ediyor, servisi de aradan çıkarıyoruz" diye ekledim.
uzun cümlem bittiğinde "abi haklısın. o zaman iş bulursan bana da söyle. ben de çıkarım" dedi ve ben onun beyninin içindeki salaklığa bakakaldım.

İnsanlar haklarını savunmaktan neden bu kadar geri kalıyor, neden kendi ayakları üzerinde durmak için illa birinin desteğine ihtiyaç duyduklarını anlamıyorum. illaki birinin desteğiyle ayakta duracaksanız da bu Allah'tan başkası değil. En azından ben öyle yapıyorum ve elimden gelen her şeyi yaptıktan sonra "allahım elimden geleni yaptım olmadı. yardım et bana" diyorum ve gerçekten de işlerim yoluna girmeye başlıyor. en kötü anımda bile, bi şekilde hayatım ben hiç farkında değilken bi bakıyorum normalleşmiş, güzelleşmiş ve benim iç huzurum tamamlanmış bile.

Böyle yaşamak varken, neden birilerine sürekli boyun eğerek yaşayayım ve bu kölelik sistemini devam ettirecek şekilde davranayımki? en azından, burada (kafe ortamında "ki bence fabrikadan farkı yok") kendi elimden geleni yaparak, patronların hepsine de bu işin çok ağır olduğunu, saat başı ücretin beni kurtaracağı miktarın en az 10 TL olması, aksi takdirde bu yoğunluğa göre aldığım ücretin beni kurtarmadığını söyledim ve işten öyle çıktım.

Böylece patronlar, bir arıza olduğunu anlamışlardır. Ki sürekli diğer elemanları da uyarıyorum ve bu ücrete çalışılmaz, çalışmayın falan deyip duruyorum. Zaten 2 gündür işi bıraktım ve yine de gelip burada kahvaltı yapıyorum. Kahvaltı yaparken, masama gelip neden işi bıraktığımı soruyorlar, ben de ücretin çok çok az olduğunu hepsine tek tek defalarca söylemekten geri kalmıyorum.
İnşallah bu hareketim işe yarar ve burada ücretlerin artmasına neden olurum. Olmazsa da, önümüzdeki günlerde sigortasız eleman çalıştırdıkları için (ki çalışanlardan 3'ü 5'i hariç hiç kimsenin sigortası da yok) şikayet etmeyi düşünüyorum. Hayrlısıyla bakalım önümüzeki günler neye gebe olacak.
Allahım ne olur yardım et, güzel şeyler olsun. İnsanların kötü şartları iyileşsin. Yardım et allahım. Seni çok seviyorum.

30 Ekim 2017

Garson Beğ Bağa biler misınız?

Bu ara çalışmaya başladığım için ve çalışırken sürekli ayakta olduğum için akşam iş çıkışı, ayaklarımı artık öyle bir ağırlaşmış olarak hissediyorum ki, bir yere koyduğum zaman kaldıramıyorum ve bacaklarım kaskatı kesiliyor. O an istediğim tek şey, birinin ayaklarıma öpe koklaya masaj yapması. Başka hiçbir isteğim olmuyor. Bunun karşılığında ben ise, o kişinin kölesi olurum. Ama tabii kimse gelmiyor ve biz de canım ayaklarımla ayaklarımla bi süre bakışıyoruz, sonra sike sike yatağa girip ölür gibi uyuya kalıyorum.

Sabah uyandığımda ise, çalan alarmı defalarca erteleyip, kaldığım yerden uyumaya devam ettiğim için okul servisini kaçırmış olduğumdan, okula yol üstüne çıkıp otostop çekerek gidiyorum.

Genelde arabasına alanlar, ya çok yaşlı insanlar oluyor, ya da okulda çalışan memurlardan birileri oluyor. Onun dışında pek kimse durmuyor ve bu otostop sırasında zaten yolun bir bölümünü de yürüyerek kat etmiş oluyorum.

Dün beni alan adam, okulda şöförlük yapıyormuş ve işinden memnunmuş. Burası küçük, tatlı bir belde olduğu için de mutluymuş. Ama tabii benim gibi İstanbul'lardan gelen biri için burası köy gibiymiş ve böyle hissetmem normalmiş.
Ayrıca kendisi İstanbul'a tatil için bir iki defa gitmişmiş, ama 2 yıl önceki tatilinde arkadaşıyla gezerken, birileri tarafından çarpılmış ve kimlik, cüzdan vs vs çalındığı için ertesi günkü uçağı kaçırmışlarmış. Böyle şeyler olmasaymış, belki istanbul'u daha çok sevebilirmiş.
Genel olarak, olumlu cümleler kullansa da, istanbul'daki hırsızlar tarafından söğüşlenmesi esnasında biraz kızgın ve sivri kelimeler kullandı. Oysa ben burda hırsızlar tarafından değil, direkt yerli halkı tarafından öğrenci olduğum için söğüşlenirken pek takmadı.
Canım bu konuya sıkılmadı değil, ama adama da hesap soramazdım. Sadece kiraları yükselterek ayıp etmişsiniz dedim, gülümsedi.

Bugünkü otostopumda beni alan kişi ise bir kadındı ve okulda öğretmenlik yaptığını söyledi. Okula beraber gittik ve gidinceye kadar da lak lak ettik. Meğer buraya gelen öğrenciler amı götü dağıtıyorlarmış ve dağıttıkları için ailelerinin yüzüne nasıl baktıklarını anlayamıyormuş.
Hatta geçen yıl bir kız öğrencisi o kadar dağıtmışki, en son parası bitip de okul harcını da yatıramayınca, kulüplerde Çıplak Show yapmaya başladığı dedikodusu bile yayılmış. ama öğretmen hanım dedikodulara pek inanan biri olmadığı için, bir hafta sonu kalkıp bahsedilen kulübe gitmiş ve öğrencisini show yaparken izleyip, dedikoduların hepsine inanmış. Yazıkmış, günahmış, insanlara ne oluyormuş, anlamıyormuş. Ben de anlamıyorum.

Geçen haftalarda tanıştığım Pakistanlı gayimsi çocukla da dün gece otobüsde karşılaştık. Alkolü fazla kaçırdığı için olsa gerek fena dağıtmıştı ve millete salça oluyordu. Onu böyle gördüğümde sadece selam verdim, ama bana salça olmasın diye de o ve yanındaki gruptan uzak durdum. Gerçekten bu insanlara ne oluyor böyle. Yani kıbrıs'a okumaya gelip, kendi canlarına mı okuyorlar ne yapıyorlar.

Çünkü geçen haftalarda da öğrencilerden bir kaçıyla samimiyet kurduktan sonra, bi arkadaşları hakkında "sence, Erol'da, Ayşe'yi satıyor mudur?" diye kendi aralarında konuşmaya başladılar. Konu dikkatimi çektiği için bir kaç soru üst üste sordum ve anladımki; meğer parasız kalan sevgililerden erkek olanı, kız arkadaşını diğer arkadaşlarına satıyormuş. Tabii bunlar arasında, aslında gönülsüzce bu işi yapanlarda varmış ve onların gönlünü ikna etmek için de, gizliden seks videoları çekilip "eğer orospum olmayacaksan, okuldaki whatsapp gruplarına, ailene ve tüm çevrene videonu göndeririz" diye tehdit ediyorlarmış.
Bu muhabbeti yaptığımız kızlara "erkek arkadaşınız videonuzu çekip sizi satmaya kalkışırsa mutlaka hemen polise gidin ve ailenizden en güvendiğiniz ve her şeye rağmen sizi siz olduğunuz için seven birine durumu anlatıp, yardım isteyin" diye uyarmaktan geri kalmadım.

Öte yandan, gerçekten de herkes çok çabuk sevgili olup çok çabuk ayrılıyor. Ben bu hemen sevgili olup, ayrılma durumlarını, sadece biz biseksüellere ve ibnelere özgü sanıyordum. Meğer öyle değilmiş ve buna birinci gözden şahit olunca içim rahatladı. Yani en azından gayet normal ilişkiler yaşıyoruz ve hatta tüm bu rezillikleri insani bulmaya başladığımı söyleyebilirim.

Sınıfımızdaki çiftte bu hafta ayrıldılar. Oysa ne güzel sürekli koklaşıyor, sürekli elele dolaşıyorlardı. Ama şimdi sınıfın farklı köşelerinde öylesine dersi dinleyip, sonra iplemeden dışarı çıkıyorlar. Erkek olan hala bir şeyler olur diye üsteliyor, ama kız pek iplemiyor.
Bu gece otobüsde kız'la karşılaştık ve durumları sordum "ya abi baksana onun hareketlerine çok saçma sapan davranıyor, hiç çekemiycem" dedi. Biraz daha üsteleyince de "aramızda özel bir problem daha çıktı ve zaten bunu da ona çok açık bir dille söyleyip öyle ayrıldım" diye ekledi. Özel nedeni sordum, ama söylemedi. O söylemeyince ben de "hayrlısı o zaman. zaten daha neler neler yaşıycaksınız" deyip o sırada durağa gelmiş olduğumuz için de inip ayrıldık.

Geçen hafta "Hukuka Giriş" dersinde de yanımdaki iki kadından biri, diğerine "aahhhh ulan ah ben 1 haftada aldatılıp kenara atılacak kadın mıyım" diye söyleniyordu. Ben de dönüp "valla fıstık gibisin ve seni aldatan çok yanlış yapmış" dedim. Kıkırdamalarımız bittiğinde "ama işte oldu" dedi hemen yanımda olanı ve konuşmaya başladık. Meğer önceki hafta biriyle aşna fişna olmaya başlamışlar ve canım cicimli günlerin ardından gelen sevişme ile boşalma sonrasında, çocuk, kızımızı bırakıp, ertesi gün başkasıyla okul yollarında aşna fişna olmaya başlamış.
Kız "beni kullandı" dediğinde, karşılık olarak "sen de onu kullanmış oldun" dedim ve durup bir an yüzüme baktı ve ben de "yani olaya sadece senin kullanılmışlığın penceresinden bakma, sen de onu kullanmışsın gibi düşün. zaten çocuk gitmişse de artık çok ipleme" demek zorunda kaldım. İkisi birden "aslında haklısın" dediklerinde ders başladı ve dersin ortalarında bi yerde, ben hoca'nın oturduğu yerden, kitabı okuma yöntemiyle ders anlatmasından sıkıldığım için "inşallah bundan sonra seni üzmeyecek insanlarla tanışır, sadece mutlu olursun" deyip çıkmıştım.

Zaten şu oturduğu yerden ders anlatan üniversite hocalarından da gına geldi. Adamların ayaklarının altında yumurta varda, düşmesin diye mi yerinden kalkıp ders anlatmıyorlar, yoksa başka bi sıkıntı mı var anlamadım.
Üstelik ders kitabından okumalarına da fena gıcık oluyorum. Yahu ben zaten ders kitabını okuyorum, sen ne diye baa okuyup ders işemiş oluyorsun ki?
Bu konudaki sıkıntılarımı, diğer hocalara da sık sık söylediğim için ve bu hocalardan biri de, okul yönetiminde olduğu için, sanırım hocaların kulaklarını çekmişler ve bundan dolayı olsa gerekki, bu haftaki tüm ders anlatımlarına can gelmişti. Bütün hocalar, arada bir otursalar da, genel olarak hep ayakta ders işlediler ve hatta bazıları, tahtaya bir şeyler bile yazdılar.
bunu diğer Hukuk 1'de okuyan Karpuzcu'da fark etmiş ve hatta o gelip bana "lan senin gidip hocalara bunu söylemen işe yaramış, Medeni Hukuk anlatan hoca normalde ders boyunca yerinden hiç kalkmazdı, ama bu hafta nerdeyse hiç oturmadı ve sürekli tahtaya bir şeyler yazdı" dedi. Açıkçası o böyle söyleyince, bende hemen bu haftaki dersleri gözümün önüne getirdim ve gördümki, evet, bu haftaki dersler bi başka işlenmeye başlamıştı.
Sanırım iyi şeylere sebep olucam. Tabii beni mimleyip, sene sonunda da bilerek sınıfta bırakırlarsa boku yiycem o ayrı konu. Ama her şeye rağmen, güzel bir deneyim oldu. Demekki bazen çomağı sokmak lazım bi yerlere...

öğrencilerin gönül işlerine dönecek olursak; Cafe'de de çalışmaya başladığımdan bu yana, masalarına gidip de, kap kacakları alırken bir çok hayal kırıklığı, bir çok mutlu haber ve aldatma, aldatılma konularına da kulak misafiri oluyorum. Üstelik insanlar masalarında olmama rağmen konuyu yarıda falan da kesmiyorlar, gayet devam edip detaylı detaylı anlatmaya devam ediyorlar. Yani garson olduğum için sağır olduğumu mu sanıyorlar, yoksa ben garsonluk mesaisine başladığımda, direkt olarak görünmez mi oluyorum, nedir anlamadım gitti.

Dedikodulardan bazıları, kimin kimi siktiği, kimin kimden hoşlandığı, kimin kimi kıskandırmak için ne yaptığı, ne zaman kimle görüşüp ayrıldığı falan gibi konular. Yani hepsi ergence ve doğrusu, bunların okul okumaya gelip sadece bu tür şeylere zaman ayırmalarına acımıyor değilim. ama hayat onların hayatı ve giren çıkan beni ilgilendirmez. yanlız bazen "keşke içlerinden biri de bana girse, ya da ben girip çıksam" demiyor değilim. acaba bunun için mi kıskanıyorum?
tüüü bana.

tüm bunlar bir yana işe geri dönecek olursak. İş çok ağır bir koşuşturma içinde geçiyor ve sürekli ayakta durmak zorunda olmak insanın iflahını kesiyor. buna dayanarakktan şunu söyleyip yazıyı noktalayayım; meğer garsonluk kutsal meslekmiş. bilememişim. affedin garson kardeşlerim.

26 Ekim 2017

Çalışmak ayıp değil mi? Kim demiş ayıp değil diye? Valla ben çok utandım

Kalacak yer ararken girdiğim bu Pansiyonumsu bok gibi yerden sıkıldım. Çünkü önünü tutamadığım o leş muhabbetlerin arasında saklanan ve şaka mahiyetine sürekli tekrarlanan rezil cümlelerden artık gına geldi. Hiç bitmeyen o sikim sokumlu cümleler, ağızdan düşmeyen pipi ve popo kelimelerinin pornografik halleri, sike olan hayranlığımı bile yok edecek gibi.

İlk zamanlar belki önünü tutarım diye, kendimin ibne olduğunu alttan alttan söyledim. Biraz sakinleştiler ve arada bir "acaba" şüphesiyle dolu cümleler kurdular ama sonrasında yine eski hallerine dönüp, komik olduklarını düşündükleri konuşmalarını devam ettirip, anıra anıra gülerek sonraki iğrenç esprilerine geçtiler.

Çok da haksızlık etmiyeyim, bi kaç gün normalleştiler ve sadece insan taklidi yaptılar. Ama bilirsiniz, bi kaç gün çabuk geçer. Bu hep böyledir ve günler geçmek için yaratılmışlardır.

Sonraki günlerde "ciddi misin?" diye sorduklarından ciddi olduğumu ama konunun detaylarını konuşabileceğim, kültür seviyesinde olmadıkları için konuyu kapamamızın daha iyi olacağını belirttim ve konu laylaylom eşliğinde kapandı.

Ama bunun ardından gelen saatlerin bir araya toplanıp oluşturduğu günlerde, bazen aşırı homofobik laf sokmalı ve "utanmıyor musun" gibi açık cümleli konuşma balonları da kurdular. Karşılık olarak bunun utanılacak bir şey olmadığını ve hayatımın bana ait olduğunu, dolayısıyla bu yaşa kadar ne yaptığım ve bundan sonra da ne yapacağımın sadece beni ilgilendirdiğini belirttim.

Tabii ben belirttim ama ağızlar torba değilki büzediğinde susturulsunlar. işte o kahrolasıca ağızlar susmadı ve sonraki günlerde, hepsinin ağzına homofobik yorumlarını tıkayıp, üstüne bir de "ben müslümanım ve allahın verdiği bu hayatın hesabını sadece allah'a veririm. alah bu bedeni bana vermiş ve onunla ne yapacağımı da bana bırakmış. hiçbir zaman kalkıp sizi zorla sikmeyeceğim veya kendimi asla kimseye zorla siktirmeyeceğim. aramızda bir şeylerin olması için birbirimizden hoşlanmamız lazım. ama ne yazıkki aranızda beğendiğim hiç kimse yok. erkek olarak bende daha çirkinsiniz ve ne yazıkki, seks yapmayacağımız için, geceleri osbir çekmeye devam edeceğiz.

Böyle konuştuğumda biraz bozulmadılar değil ama açıkçası yüzlerindeki ifadeyi gördüğümde içimin yağları eridi ve o anda sanırım, en rahatından bi 5 kilo vermiş oldum.

Sonraki günlerde olaylar duruldu, homofobik esprilerine gülmediğim için konuşmaları düzeldi ve şimdi arada bazen beni yoklamak için mal mal konuşsalar da tongaya düşmeyince, konuşmaları havada kala kalıyor.

Tüm bunlar olurken, geçen hafta fark ettimki, aslında uzun zamandır küfür etmeyi bırakmış olsamda, bu küfürlü muhabbetlere muhatap kala kala, benim de ağzım bozulmuş ve yine bol küfür etmeye başlamıştım.
Bundan dolayı canım sıkıldı ve o yüzden, dağılan ağzımı toplamak için, burdakilerle olan muhabbetimi azami seviyeye çekmeye başladım. Yaklaşık 5 gündür ise konuşmalarımızı "günaydın, iyi akşamlar, afiyet olsun, selam" seviyesine indirdim.
Artık fazla konuşmuyor ve olabildiğince onlardan uzak durmaya çalışıyorum.

Uzak durma işlemlerini ise, kütüphaneye giderek ve okul çevresinden arkadaşlar edinerek sağladım.
Hele bir de şu geçtiğimiz 3 gün önce garsonluk işi bulunca da, iyice muhabbetlerim kapandı ve gerçekten sadece "günaydın" ile "iyi akşamlar" yalnız kaldı. bu cümleleri de zaten ben gece geç gelip, sabah erken gittiğimde karşılaştıklarıma kullanıyorum. onun dışında kimseyle muhataplığım olmayınca, kafam daha da rahatladı.

ayrıca ben yokken arkamdan konuştuklarını ve hatta birinin ağzından kaçırdığı espriye göre ise "ibne olduğum için, arada götümü parmakladığım" ve "belki birileriyle para karşılığı beraber olduğum" gibi kendi fantezilerini dile getirdiklerini anladım. bu espriyi yapan arkadaşa gayet sakin bir ses tonu, ama direkt olarak, sadece gözlerinin içine bakarak "yoo götümü parmaklamıyorum" dediğimde yüzü beyaz kesildi ve sonra da alelacele saçma salak başka bi konuya geçti. utandığı belliydi ve ben de onu çok utandırmamak için, açtığı konuya devam ettim. aradan bi kaç dakika geçtikten sonra da, yanımdan kaçarcasına kayboldu gitti. galiba anasının ammına.

İş'i ise, geldiğimden bu yana okulun bahçesinde olan büyük bi kafeteryaya sürekli gidip, kasadaki adama "abi elamana ihtiyacın var mı" diyerek buldum. Adam da benim her soruşuma, karşılık "yok" deyip, sonrasında da "numaranı bırak, lazım olursa sana haber edeyim" diyordu. Ama tabii bunun bi atlatma taktiği olduğunu, artık nerdeyse her defasında numaramı küçük bi kâğıda yazdığında anladım. Ayrıca bu çevrede iş için gidip de numaramı vermediğim esnaf da kalmamıştı.
En son artık geçen hafta adamı yine kafenin önünde etrafa aval aval bakarken, bulduğum bi anda hemen gidip bi çay aldım geldim ve sanki karşılaşmışız gibi yaparak "nasılsın abi, nasıl gidiyor" gibisinden muhabbet açtım ve aradan bi kaç kelime daha gelip geçtiğinde "ya sürekli numaramı alıyorsun ama bi türlü dönüş yapmadın" deyiverdim. Adamın yüzü kızardığında, pişmiş kelle gibi sırttım ve o da biraz rahatlayınca "ya valla kardeş bura çok yoğun, yapabilir misin? bilmiyorum ki?" dedi ve ben de hemen atlayıp "niye yapmıyım abi, yaparım ya. sonuçta senin iş yapacak elemana ihtiyacın var, benim de para kazanacak işe. merak etme iyi çalışırım" dedim ve "adam bi anda ciddileşip, tamam sen yine versene numaranı" dediğinde "vereyim tekrar" deyip, hemen bi kağıda numaramı yazıp uzattım. elimdeki kağıdı alıp kafeye doğru giderken "seni çağırdığımda hemen gel, patronla da bi konuşun" dedi ve kasaya geçip oturdu, ben de o sırada onunla beraber kafeye girmiştim ve "tamamdır, abi. zaten buralardayım" dedim ve tekrar dışarı çıktım.

Gerçekten de, 1 saat kadar sonra whatsapp'den "hemen gel, patron geldi" yazdı ve ben o sırada dersteyken, dersten çıkıp hemen kafeye geçtim. Patron bi kadındı ve kocasının da onayını alacağını söyleyerek "aa evet, iyi bi çocuksun, benim için sıkıntı yok. tamamsın" dedi. 1 saat kadar sonra ise kocası geldi ve car car car konuşmaya başladı. Offf beyin yakan cinsten adamlardan biriydi. Gıcıklık diploması bile vardır. Ne dediyse tamam dedim ve o da "tamam yarın gel başla" dedi.

Ertesi gün gittim çalışmaya başladım ve günlük 7 saat çalışma ile ayaklarımı artık hissedemez durumdayım. Ama her şeye rağmen çok şükür, çünkü en azından ay sonunda elime toplu para geçicek, ayrıca yemeğe para verme derdinden de kurtuldum. Bunlar insanlık için küçük, benim için büyük şeyler ve pansiyonumdaki bokum gibi adamların, hayatımı, götünü siktirerek kazandığım yanılgılarına da iyi cevap oldu. Gerçi benim zaten cevap verme veya vermeme gibi bir düşüncem yoktu ama onlar her hâlükârda böyle düşünecekler. Ben de, onlar kafeye gelip oturduklarında, masalarına özellikle gidip "bir şey yemeycekseniz kalkın gidin, masalarımızı işgal etmeyin ahahahahaha" diye dalga geçip biraz rahatlamadım değil.

bu hafta çalışmaya başlamışken, bir kaç kitabımı daha aldım. Yani bi yandan da derslere asılıyorum. Dersleri ilk zamanlar anlamıyordum ve hatta hocanın ağzına bakmaktan, kaşını gözünü incelemekten başka bir şey de yaptığım yoktu. ama şimdi sürekli kütüphaneye gidip kitap karıştırınca ve aldığım kitaplara da daha sık göz atınca, olayları kavramaya, hocaları anlamaya başladım.
Bakalım inşallah yanlış anlamıyorumdur. Zaten sınav sonrasında görürüz, nasıl anladığımı.

Hocalarla da bazen tartışıyorum ve hatta bazen üstlerine fazla gittiğim oluyor. Bunu fark ettiğim zaman duruyorum ama bazen onlar da, hoca olduklarını çok belli ederek beni susturmuş oluyorlar.
Açıkçası çok da sivrilmek istemiyorum, çünkü bana takarlarsa fena takarlar ki, bunu hiç istemiyorum.

Okul da taş gibi çocuklar, fıstık gibi kızlar da var. Sürekli yiyişen yiyişene, bi ben de iş yok. Geçen ay yeni geldiğim günlerde inşaat mühendisliği okuyan Pakistan'lı bi çocukla biraz yakınlaştık, hava kararmış olduğu için kırlara uzandık ama sonraki günlerde bunun mal olduğunu anlayınca uzak durdum. Aklı fikri de "gel sikeyim"den başka bi şeye çalışmıyor. Gerizekalı zaten doğru dürüst türkçesi yok, ingilizcesi çat pat ve bildiği tek şey "fak fa fak"
Bazen karşılaşıyoruz ama sadece "selam, selam" onun dışında bi halta yaramaz. Yani osbire devam.

Bu yeni geçlikte ben iş var sanıyordum ama sanırım pek yok. Ya da ben içlerinde olup sürekli salaklıklarına birinci gözden şahit olduğum için olsa gerek bunlarda pek iş göremiyorum.
Hayata bakış açıları sığ, konuşma biçimleri sik sok'tan öteye gitmiyor, entelektüel bilgi birikiminden haberleri yok ve tüm bunların sonunda ise, bazen bu kadar salak oldukları için canım sıkılıyor.
Arada tek tük iyi olanlar da çıkıyor ama istisnalar, kaideyi bozmuyor işte.

Belki de ben kendimden gençlere pek takılmamalı, daha kendi seviyemde birilerine odaklanmalıyım. Diğerleriyle ise sadece selamlaşmak yeterli.

Bunlar olurken, geçen gün Karpuzcu'nun İzmir'deki kız arkadaşı onu görmeye geldi. Gelmişken geldi benimle de tanıştı. Çünkü Karpuzcu benden bahsedince oda merak ediyormuş ve hatta "ya öff sende, ilişkin olma ihtimali olan bi erkekle tanışmışsın" demiş. Bunu dediğince baya gülmüştüm ve hatta hâlâ aklıma geldikçe gülüyorum.
Kız geldiğinde oturduk konuştuk, muhabbet sohbet falan derken saatler geçti ve sonra onlar kalkıp gittiler. ama açıkçası ben kızı çok sevdim ve hatta Karpuzcu ile de birbirlerine çok yakıştırdım. mini mini talı bi çift olmuşlar.
allahım ikisini de birbirlerine bağışlasın ve kötü nazarladan korusun.
ya kızın tatlılığı çok şekerdi. şekerliğinden dolayı bi kaç sefer öpüp, sarılmadan edemedim. beni de İzmir'e onlara davet etti. Tamam dedim :)
bıcırık şey.

Bir de ben sanırım burda kadın erkek karma ortamda çok kala kala, kadın cinsel partner edinme hevesine de kapıldım. ama ne yazıkki, pek kendi kulvarımda kimseyi bulamadım. hepsinin memesi kocaman ama yaşları 20-23 arası. Bana göre küçük oldukları için şöyle ağız tadıyla dönüp bakamıyorum da. Resmen bakarken, yaşları aklıma geliyor ve rahat rahat sulanamıyorum da.
Pöfff buna da bi çözüm bulmak lazım. Böyle olmayacak.
Öte yandan bazen çok hoşlandığım kadınlarda olmuyor değil. Onlarla bazen gözgöze gelip, birbirimizi uzun uzun süzüyoruz. Ama bu ara kafetaryada çalışmaya başlayınca ve bu süzüştüklerimin masalarına gidince, artık süzmüyorlar. Sanırım kimse bir garsonla gönül ilişkisi yaşamak istemiyor. Ya da başka bir şey var bu işde. Onu da zamanla görücez.

Bu arada şu garsonluk işine başladığım ilk gün çok utandım. Resmen masalardan bir şeyleri alırken falan çok zorlanıyordum. Çünkü şimdiye kadar, gayet rahat rahat garsonluk yapabileceğimi sanıyordum. ama işe başladığımın ilk dakikasında hiç de öyle olmadı. Hatta çalışırken utanıyordum ve doğrusu ilk bi kaç saat bu utancı hissetmemek için elimden gelen her şeyi yaptım ama nafile. Akşama doğru ise "paraya ihtiyacın var, başka bir şeye değil. utanılacak bir şey yapmıyorsun. sakin ol ve çalışmaya devam et" diye diye kendimi motive ederek çalışmaya devam ettim.
Böylece motivasyonumu bi gıdımcık yükseltmiş olsamda, geçen haftalarda yanlarından geçerken hava attığım insanların masalarını elimdeki bezle silerken motivasyon falan kalmadı. Düşmez kalkmaz bi allah.

Neyse işte, hava attığım insanların masalarındaki boşları topladım, önlerindeki kül tablalarını falan alıp sildim böyle böyle kendime iyice geliverdim. Gece paydos ederken, çöp poşetleriylede ortalıkta göründüğümde de artık iyice alışmıştım. Hele birde kırık bi arabamız var, ben o arabaya çöpleri doldurup, skaince kimse görmeden kenardan gidip geleyim derken, bu kırık arabanın çıkardığı bi takırtı sesi varki, dönüp bakmayan kalmadı. Kalmayınca da, benim kenardan gitmeme de gerek kalmadı.
Neyse işte bu da böyle anı oldu. Bakalım utanılacak işler yapmadan, yaşamadan daha neler görcez, neler yaşıycaz.
Sevgili murat övüç'ün de dediği gibi "hepppiniz öpüyoreeeee"


19 Ekim 2017

Yamuk insanların yamuklukları arasında bir ömür

Öğrencilik hayatının zorlu olduğunu biliyordum ama bu kadar zorlu olabileceğini hiç düşünmemiştim. açıkçası beni ters köşe yaptı diyebilirim. ama zorluklara alışkın bünyem bunu da iplemiyor ve öylesine yaşayıp gidiyor.

İstanbul'daki evimi teslim ettiğim ev arkadaşlarımdan biri olan Harbiyeli Fetö'cü piç, yamuk yaptı ve whatsapp'den "2 güne kadar evden çıkıcam" yazıp, ağzına sıçmama fırsat vermeden ortadan kayboldu. Oysa onunla olan karşılıklı ağız sözleşmemizde "evden çıkmadan 1 ay önce beni haberdar edeceği"ne dair yemin etmişti. Ama şimdi ise dan diye çıktı ve ben göt gibi ortada kalıcam.

Yahudi asıllı Müslüman olan ev arkadaşım ise kirasını ödedikten 3-4 gün sonra "ben kendi başıma eve çıkıcam" diye yazıp, ay sonunda da evden çıkacağını belirttiği için gayet normal ve insani bir iletişimde kalarak konuşmaya devam ettik. Hafta sonuna kadar da yeni tuttuğu eve taşınacakmış. Planı hafta sonunu kendi evinde geçirmekmiş. Bu yüzden "hayrlı olsun, çok sevindim. inşallah çok mutlu, güzel bir evin olur. istanbul'a geldiğimde çayını içmeye gelicem" dedim, "Beklerim" dedi.

Bu yine iyi ve bazen yamuk yapsada, genel olarak sözlerine sadık kalıyor. Ama diğer piç dansöz gibi kıvırıyor da kıvırıyor. Kıvırdıkça ne dediği birbirini tutuyor, ne tuttuğu diğer söylediklerini bağlıyor. Bu hali ise beni deli ediyor. Şimdi de ortadan kayboldu. Ama bir kaç ay sonra istanbul'a döndüğümde eğer olurda onunla karşılaşırsak, gördüğüm yerde tokat manyağı yapmak istiyorum. O derece sinirliyim. Çünkü faturaları da ödememiş. Yani resmen faturalar ve kira derken götüme giren girene. Allahtan biseksüelim de canım fazla yanmıyor. Aksi durumunu düşünsenize! Eğer saf kan heteroseksüel olsaydım, erkekliğimden dolayı yerimde duramaz, ilk uçakla istanbul'a dönüp, onu gördüğüm yerde sikmeye kalkışırdım. Çünkü saf kan heteroseksüel erkeklik bunu gerektirir.

Off sinirlendim iyice ve bu piçlerle uğraşmak da fena yorucu.
Yani oysa insan olsalar ve insanca iletişim kurmaya devam etseler ne olacakki. ama olmuyor. çünkü insan olmanın, sadece iki ayak üzerinde yaşamak demek olduğunu sanıyorlar.

Bu piçlerin beni yarı yolda bırakmalarından 2 saat sonra eski ev arkadaşlarımdan biri olan ve mesleği Fotoğrafçı'lık olanı "kanka senin ev ne oldu, benim önümüzdeki ay kalacak yere ihtiyacım var" diye mesaj attı ve ben de "önümüzdeki ay değil, şimdi bile taşınabilirsin" yazdım. Böyle denk gelmesi güzel oldu, ama yine de bu stress fena yordu beni.
Bakalım inşallah önümüzdeki ay, kazasız belasız bunu da atlatırsam artık ne maceralar yaşıycam.

Öte yandan kendime biraz para buldum. Çünkü geçen yıllarda çalışırken açtığım Bireysel Emeklilik Sigortası aklıma geldi ve hemen bozdurdum. Orda biriken 6.000 TL kadar para ile kredi kartı borcumu, önümüzdeki ay başıma patlayacak ev kirası ve faturaları vs ödedikten sonra, yine açıkta kalıcam ama en azından bir süre rahatlamış olacağım.

Bu bireysel emeklilik hesabını da geçen yıllarda açmış ve her ay cüzi miktarda para yatırıyordum. ama yılın başlarından bu yana işsiz kalınca durdurmuştum ve bu hesabımı da tamamen unutmuşum. Hatta aklımdan bile çıkmıştı.

Geçen gün burda hukuk okuyan arkadaşlarımdan biri olan Karpuzcu ile konuşmalarımızda o "kendime kumbara yapmış, oraya 3-5 kuruş elime geçtikçe atarak biriktiriyordum" dediği anda aklıma benim hesabım geldi ve çaaaat diye bankayla iletişime geçip hesabımı bozdurdum.

bozdurdum bozdurmasına da, bankalar şerefsiz oldukları için, bunca birikimimden kâr olarak bana sadece 250 TL verdiler. Geri kalanı ise farklı bahanelerle kesinti adı altında cukkaladılar. Yine de her şeye rağmen kafam rahatlayacağı için, paramı alıyor oluşumdan dolayı sevinçliyim. (vay be hakkımı aldığım için sevinmek de girdi lügatıma. oysa insan hakkını aldığı için sevinmemeli. çünkü o zaten kendi hakkı!!!)

Neyse, sonuç olarak ise bankalarla çalışmak konusunda şunu söylemek isterim ki; bankaların paranızda gözü var ve bu yüzden onlarda yaptırdığınız veya yaptıracağınız Bireysel Emeklilik Sigortası bi boka yaramıyor. Yani boşuna gidip hesap açtırmayın.
Hatta bankalardaki hesaplar yerine kendi evinizde paranızı her ay biriktirin, hatta her ay çeyrek altın alıp kenara atmak gibi köylü yöntemlerine başvurun daha iyi olur. Çünkü yarın öbür gün kimse sizden, afra tafralarla paranızı almaya, kesinti yapmaya kalkışmıyor. Üstelik birikiminiz de altın olduğu için zamanla daha fazla değerlenmiş oluyor.
Şahsen olurda tekrar toparlanırsam, bu seferki birikim yöntemim bu olacak. Artık bankalara tövbeliyim Kâmil.

Öte yandan hesabımı kapattırmış olsam bile, banka henüz paramı vermedi. Meğer kapattığınızda da, paranızı hemen vermek yerine yaklaşık olarak 1 ay sonra alabiliyorsunuz. Bakalım paramı bana ne zaman verecek. Zaten para elime geçtiği gibi de borçlarımı kapatıp, şöyle sakince arakama yaslanıcam.
Çünkü şu 1 aydır yaşadığım stresi hiç yaşamadım gibi. O neydi ya öyle ben baya kendimi siktim gibi bir duruma girdim.

Bir de çok şükürki, ay başında param bittiğinde dert yandığım bir canım arkadaşım bana para gönderdi de rahatladım. ki ben o aralar sağda solda, mantar gibi türemiş gereksiz vakıfların bursları peşinde koşturduğum için ona da bunu anlatıyordum ve o bana "ben sana burs vereyim" deyip, bana 300 TL ateşledi.
Var ya o 300 TL resmen, bana ilaç gibi geldi. Sanki günlerdir çölde susuz geziyorken, bulunan su gibiydi ve iyice götü başı dağıtmadan toparlandım.
Hem önceki gün KYK Bursu ile Kredisi için başvurular başladı ve dakkasını geçirmeden hemen başvurdum. KYK bursu'da çıkarsa baya götü düzeltmiş olurum.
Ama neyseki şimdi, her şeye rağmen çok daha iyiyim ve derslere odaklanmaya çalışıyorum. Siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz?


16 Ekim 2017

Siyahlar, Beyazlar, Kahverengiler ve geri kalan diller

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

Sucu'da aslında Türkiye'li ama Antalya'da yaşadığı dönemde 400.000 TL bütçeli beyaz eşya işindeki başarısızlığından dolayı iflas edince, zar zor kendini buraya atmış. Buraya geldiğinde de, bir süre sağda solda çalışmış sonrasında ise işte bu işi bulunca devam etmiş, bir süre sonra da su işini tamamen alıp, ticarete devam etmiş.
Bazen Türkiye'ye gidip geliyor ama artık orayla gönül bağını tam kopardığı için gitmek istemiyor. Yani tam da buralı olmuş çıkmış ve hatta konuşması falan da klasik Türkiye Türkçe'sinden Kıbrıs Türkçesi'ne evrilmiş bile.

Kıbrıs Türkçesi'ni daha önce duydunuz mu bilmem ama bana çok tatlı geliyor. Eski osmanlıca türkçesinin, zamanla rumca ile karışımı gibi bir şiveleri var ve ilk duyduğumda ne konuştuklarını anlamak için küçük beynimin bütün hücrelerini kullanmak zorunda kalıyordum. Şimdi ise yavaş konuştukları müddetçe anlıyor ama tepki verme sürem eskisi gibi uzun kalıyor. Yine de bazen tatlı bulduğumu söylemeliyim. Gerçi tatlı konuşanlarınkini tatlı buluyorum desem daha doğru olur. Tatlı konuşamayanların ise ne yazıkki bir şey bulamıyorum.

burda iş olarak da pek iş sahası yok. Öğrenci olarak ise sıfır derecesinde işler var. Çünkü okumaya geldiyseniz, zamanınızı ya okula, ya da işe vermeniz lazım. İş yerleri de çoğu saat 17:00'ye kadar açık olduğu için, sizi çalışmak istediğiniz saatlerle, onların sizi çalıştırmak istediği saatler uyuşmuyor ve işte böyle benim gibi beş parasız kala kalıyorsunuz.
Sucu dışında başka kalıcı işlere de baktım ama bulamadım. Dediğim gibi zaten küçük bi yer olduğu için iş alanı yok gibi bir şey. Olanlarda ise yine öğrencileri, günlük yevmiye karşılığında çalıştırıp geçiniyorlar. 
Mesela bu hafta iki farklı günlük iş'te daha çalıştım. Biri bahçıvanlıktı ve bahçıvanla birlikte serasını ekip biçtik, akşama kadar toprak taşıdım, ot yoldum, saksıları ayırdım. Akşam ise 70 TL yevmiye aldım.

Diğer iş ise zeytin bahçesin olan yaşlı bi adamla zeytin toplamaya gittik ve olgunlaşmakta olan zeytinleri, ağaçlardan, küçük bir çıpa türü alet ile yere serdiğimiz brandaların üzerine döktürüp, sonrasında da kasalara doldurduk.
Akşama kadar yaptığım bu iş karşılığında da 70 TL adım ve nihayet şu bi kaç gündür karnımı doyurabiliyorum.

Zeytin bahçesinin sahibi, Kıbrıs Barış Harekatı'ndan önce Rum Tarafı'nda yaşıyormuş ve anlattığına göre okuldayken, öğretmenler her zaman bir savaş çıkabileceği üzerine öğütlerde bulunup "savaş çıktığında ne olursa olsun, sakın teslim olmayın. son kurşununuza kadar çarpışın ve son kurşunu sizi almaya geldiklerinde kafanıza sıkın. kendinizi öldürün ama Rumlara teslim olmayın" diyorlarmış. O zamaki çocuk, şimdiki bu yaşlı adam, okulda aldığı "sakın teslim olmayın" öğütleriyle yaşarken, bi gün Barış Harekatı altında kendi yaşamakta olduğu toprakları karşı tarafa bırakılınca sinirlenmiş ve o siniri hâlâ geçmiş değil. Bana dedi ki;
o ibneler geldi, hiçbir şey yapmadan ülkemizi bu gâvura verdiler. oysa biz bütün halk ölmeye çoktan razıydık. şimdi ne oldu, topraklarımız hep orada kaldı. bak bu küçük bahçeyi bana verdiler. oysa orada binlerce dönüm arazimiz vardı. annem beni zeytin tarlamızda doğurmuştu. ben gözümü açtığımda zeytinleri gördüm ama şimdi benim değiller...

İçi yanıyordu ve hâlâ devletin, barış imzalamasını saçma buluyordu. Bir aralar artık her şeyi bırakıp dünyayı gezmiş, bir kaç farklı ülkede yaşamış ve en sonunda yine Kıbrıs'a dönmek zorunda kalmış ama özünde doğduğu topraktan daha sıcak bir toprak olmadığını da iyice bellemiş.
Kıbrıs'a döndüğünde evlenip, karısıyla beraber, o yıllardaki modaya uyarak 2 çocuk yapmış ama şimdi çok pişmanmış. "Moda ne bokki. Başkasına uyarak çok büyük yanlış yaptık. Şimdi iki çocuk tek var, zaten onlarda büyüdü başka yerlerde yaşıyorlar" deyip durdu.

Öğle yemeği olarak, karısının hazırladığı patetes haşlaması, domates, ekmek ve kendi tarlasının mahsulü olan dünyanın en güzel salamura yeşil zeytinlerinden yedik. Akşam saat 17:00'de zeytinleri kamyonetinin kasasına yükledik ve eve döndük. Bir kaç hafta sonra yine arayacak, yine zeytin toplamaya gideceğiz. O güne kadar, elimdeki su toplamış yaraların iyileşmesini, çiziklerin kabuk bağlayıp dökülmesini, omzum, sırtım ve bacak ağrılarımın geçmesini diliyorum.

Bu iki iş diğer işlere nazaran ağır olsalar da daha keyifli gibiler ama güneş altında saatlerce çalışmak insanı fena bıktırıyor. Neyseki zeytin topladığımız günün öğleden sonrasında, yağmur yüklü bulutlar, güneşi saklayıp beni mutlu ettiler. Zeytinci'de bulutlara bakıp "bu yağmurda bizi adam yerine koymaz, hep gavura yağar" dedi. Akşam iş çıkışında 70 TL verdi. Teşekkür ettim.

Saati 5 tl olan diğer çalışmaların çoğuysa fazla yorucu ve ağır işler.
Bu işleri yapanlar ise genelde Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden buraya okumaya gelen fakir aile çocukları. Hepsi hayvan gibi çalışıp, gün sonunda 2 kuruş paralarıyla mutlu mesut uyuyorlar. burada mecburi bir "sömürünün alası durumu" yaşanılıyor ve kimsenin buna ses çıkardığı yok. açıkçası karnım açken, ben de sömürülmeye hazırım. Çünkü aç ayı, bale yapmaz.

siyah öğrenciler ve pakistanlı öğrenciler, genelde inşaatlarda çalışıyorlar. Türkiye'nin doğusundan (özellikle Şanlıurfa, Mardin, Şırnak, Batman'dan)gelenler ise biraz daha hafif hizmet sektöründeler. Garsonluk falan işte. Çoğu birbirini kolluyor da ve bunu gördüğüm zaman mutlu oluyorum.
Zaten uzun zamandır bu kadar fazla doğulu'yu bir arada görmemiş ve bu kadar sık iletişime geçmemiştim.

Teni yanık, gözleri yeşilin bilmem kaçıncı tonu, elleri nasırlı, kaşları kalın ve tek, burunları her an öfkeden kabarmaya hazır gibi suratlarına oturmuş bi şekilde öylece gülümsemeleri ve sürekli her an her yerde Kürtçe konuşmaları güzel. Tıpkı siyah öğrencilerin de, birbirlerini gördükleri her an sıcak bi kahkaha patlatıp, İngilizce veya Afrika'nın bilmem hangi bölgesindeki hangi dili konuşmaları gibi.
Ama doğrusu çoğu enetelektüel anlamda yetersiz ve bir iki muhabbet sonrasının devamını getiremiyorlar. Bu üzücü bir durum ve çoğu bunun farkında olmasına rağmen, akşam çakacağı İzmirli, Aydınlı, Hataylı, Adanalı kızlardan başka hiçbir şey düşünmüyorlar.
Umarım çakmak, tüm eksiklikleri kapatır...

Burdaki yerel halkla biraz içli dışlı olduktan sonra, size geçmiş yıllarda parasızlıktan dolayı kerhaneye düşen öğrencilerden, okurken bi yandan da oruspuluk mesleğine başlayan genç kadınlardan, okul okumaya geldiği halde, bir süre sonra kumar batağına düşen zengin öğrencilerden, içki bağımlılığına yakalanıp okulu bırakanlardan bolca bahsederler.
Bir çoğu artık bu hikayeleri duymaya alıştıkları için sanki olması gereken şey bu olayların ta kendisiymiş gibi konuşurlar. Çünkü hayat onların değildir ve dağılan kendi hayatları değildir. Yani her şey olması gerektiği gibi ilerliyordur.

Buranın insanlarının temizlik konusunda büyük bir sorunları olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Temizlikten anladıkları sadece ellerini yıkamak. Onun dışında yaşadıkları yerler, çalıştıkları alanlar falan pek pis.
Geçen gün bir şeyler almak için gittiğim marketin raflarındaki kat kat tozu gördüğümde, işletmeci kadına, onu aşağılayan bir ses tonuyla "abla neden her şey bu kadar pis" dedim ama kadın hiç oralı bile olmadan "pis değil, sadece biraz tozlu" dedi.
Cevabı karşılığından hiçbir şey diyemedim ve 1-2 saniyelik boş boş baktıktan sonra, marketten çıkıp hayatıma devam ettim.

Çevresi düzenli bir kaçı dışında diğer evlerin etrafı toz toprak. Anladığım kadarıyla bir çoğu çiçek bile ekmekten acizler. Ağaçlar ise kendiliğinden çıkıp büyüdükleri için oralarda öylece salınıyorlar. yoksa bunların ağaç dikeceği de yok. Bu durumu dile getirdiğim yerel bir kadın, bana burada yaşayan yerel halkı kötülediğimi söylemişti ama bunun kötülemek olmadığını, sadece ilk defa buraya gelmiş birinin gözlemleri olduğunu ısrarla anlatmaya çalıştım, tabiki anlamadı.
Çünkü henüz tam anlamıyla medenileşmiş sayılmazdı ve zaten evrimsel süreç içerisindeki sıcak havaların insanı mayıştırması etkisi burada hala geçerliliğini koruyor. Büyük ihtimal genel olarak pis ve basit yaşıyor olmalarının nedeni de akdeniz havası olsa gerek. (konu hakkında detaylı bildi için: Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabı okuyabilirsiniz.)
Kitabın giriş sayfalarında özetle; sıcak iklimde yaşayan insanların, hayatta kalmak için çok fazla çaba göstermedikleri ve ruhsal olarak da göstermek istemedikleri vs vs gibi konulardan bahsediliyor. Yani aslında böyle pis olmalarının nedeni, akdeniz'de yaşıyor olmaları olabilir.
Öte yandan soğuk yerlerde yaşayan insanların daha fazla icat çıkardıkları falan da varsayılıyor.

Böyle bilimsel ve evrimsel şeyler hakkında yazmayı çok sevmiyorum çünkü bu konuda çok bilgili biri değilim. bildiklerim ise henüz nokta babında sayılırki, o yüzden bu konuyu, nokta koyarak kapatıyorum.

Okulun kendi içindeki öğrenci popülasyonunun karmaşık olması hoşuma gidiyor. En azından ingilizce konuşacak çok fazla insan var ve her gün 3-5 kelime konuşuyoruz. Geçen fark ettim de, eğer konuşmalarımız böyle devam ederse 2-3 yıla kadar sular seller gibi ingilizce şakırım. demedi demeyin.
Şimdi ingilizce dedim de, aslında kürtçe'yi sevsem, okulda Kürtçe öğrenmek de zor değil. Çünkü okulun yarısı Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelen öğrencilerden oluşurken, diğer yarısı Türkiye'nin Güneydoğu'sundan gelen öğrencilerden oluşuyor ve yukarılarda bi yerlerde de dediğim gibi, çoğu kendi aralarında zaman mekan yer mer fark etmeksizin Kürtçe konuşuyorlar. Bazen ne konuştuklarını tek tük anlasam da ger kalanların ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmuyor.

Kürtçe'yi ise çocukluğumdan bu yana hiç sevmedim ve ilgi de duymadım. Bu yüzden de Türkçe konuştum ve hayatıma da öyle devam ettim. Ama bazen keşke Kürtçe'de öğrenseydim demiyor değilim. Malum; 1 dil bilen 1 insan, 2 dil bilen 2 insandır. Ben azla yetinmişim o ayrı.

O da arkadaşlarımdan biri Batmanlı Kürt'tü ve geçen kavga ettik. Kavgadan sonra ise, o diğer odalardan birine taşındı gitti. Onun yerine ise Bilgisayar mühendisliği okuyan biri geldi. Bu yeni gelen adam ise bilgisayardan okey oynamak dışında bir şey yapmıyor. Ben ilk zamanlar "helal olsun adama, hep çalışıyor. hep iş yapıyor" diyerek kendi kendime içimden söyleniyordum ama sonra, odaya her giriş çıkışta çaktırmadan göz ucuyla bilgisayarına bakınca, onkine okey oynadığını görüp kahroldum. Yazık.
Diğer oda arkadaşım (ığdırlı)ise piç'in önde gideni. Arada kavga etsek de, geçinip gidiyoruz.

Pansiyon tam olarak doldu. diğer odalar da da farklı insanlar kalıyor. Afrikalı Siyah Müslüman ve Siyah Hristiyanlar, Hataylı Araplar, Doğulu Kürtler, Adanalı Belirsizler, Mersinli Türkler falan fistan. Bir de 1 adet ben varım. Yani hepimiz ayrı bi dünyayız ve birbirimize çarpmadan dönmeye devam edip gidiyoruz.


13 Ekim 2017

Suculuk, Hukukçuluk, Kankacılık Müesseseleri

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

...Güzel, hoş, mütevazi bir havası var. mütevazi havasına yakışır şekilde bir de gülümsemesi var. Güldüğü zaman ağzı eciş bücüş oluyor ama inanılmaz tatlı bir şekilde yakışıyor da. Gözlerinin rengi de çok güzel. ela gibi ama aslında insanın kalbini, gözlerinin yeşil renkte olduğuna inandırıyor.

Uzağı görme problemi olduğu için her derste, en öne geçip oturuyor. Çünkü hocayı 5-6 adım uzakta olsa bile net göremiyor ve hocanın tahtaya yazdığı yazıları da iyi okuyamıyor. bunu önlemek için her dersin başlamasından bir kaç dakika önce gidip çantasını en öndeki koltuklardan birine bırakıp kendine yer ayırıyor. Sonrasında da hocayı dinleyerek not tutuyor.
Not tutma yöntemi de çok iyi, baktım birazcık, hatta baya iyiydi.

Neyse işte bu kısımları çok uzattım. Bitireyim; Durum böyle olunca, onunla da arkadaş olmuştuk. Arada bazen buluşup çay içip sağdan soldan muhabbet ediyoruz. LGBT falan filan gibi şeyler konusunda bilgisi var. Özellikle son 2 yıldır çok fazla boş zamanı olduğundan dolayı biraz bu konuları araştırmış. Hatta LGBT belgesellerini özellikle izlemiş. Bana bunu birazcık gururla söylediğinde, ona "lgbt falan sikimde değil. ben insanım ve doğrusu anlaşılmak için basit bir tanımlamayla anılmayı sevmiyorum. çünkü tanımlamalar, faşizmin başlangıcıdır. faşizme dönüşecek olan gölün ilk damlalarıdır. zaten bilirsin damlaya damlaya göl olur. tüm bunlardan bağımsız olarak sevdiğim şey ise, hoşlandığım ve benden hoşlanan kişilerle olmak. bu kadın veya erkek olmuş çok önemli değil. ama evet erkekleri daha çok beğeniyorum" dedim gözlerine bakarak.
cümlem üzerine o başını hafifçe eğip başka bi tarafa bakarken, yine eciş bücüş gülümsemesinden bir tane patlattı. konuyu ibnelikten başka yerlere çektim, mevzular derinleşti, bizde içine daldık gittik.

-hiç sevgilin oldu mu" diye sorduğunda;
-evet, arada bol bol ayrılıp tekrar barışsak da, 5-6 yıllık bi sevgilim oldu. buraya gelmeden 2 ay önce falan yine denemiştik ama olmadı. doğrusu tüm bu süreçte de kendimizi çok yıprattık. çünkü birbirimizin ağzına sıçmaktan mutlu olmaya fırsat bulamıyorduk" dedim. o da bu cevabım üzerine;
-ilginç. ben aslında 2 erkeğin ilişkisinde, her zaman mutlu olunacağını düşünürdüm
-yok sen baya yanılıyorsun. çünkü "gay olunca, sadece mutlu olunur" diye bir şey yok. aksine daha fazla mutsuz bile olabiliyorsun. çünkü her şeyi sadece duvarların arkasına gizlenerek yaşayınca, bu gizlenme durumu taraflara baskı oluşturup gereksiz tartışmaların yaşanmasına neden oluyor. durum böyle oluna da görünürde yaşayabileceğin tek şey mutsuzluk oluyor.
-haklı olabilirsin" dedi, konumuz da gay ilişkilerden ve tarafların yaklaşımlarından devam ederek uzadı gitti. Sonra da zaten "görüşürüz" deyip ayrıldık.

Geçen gün kafeteryada karşılaştığımızda da, çok yakışıklı başka bi İzmir'li arkadaşıyla tanıştırdı. Ki zaten ikisi 2-3 yıldır, izmir'den arkadaşmışlar ve birbirlerinden habersiz burayı tercih edip, kazanınca da ortak arkadaşlar vasıtasıyla haberdar edilip tekrar görüşmeye başlamışlar. Bu yeni tanıştığım çocuk yazılım mühendisliği okuyor. Gözleri donuk mavi, kumral tenli ve dudakları mat pembe. yani enfes :)
Neyse o konuya girmiyim. Zaten "25 yaş altına dönüp bakmıycam" adında bi yeminim var. o yemini bozmıycem üleeen. O yüzden bu konuyu da hemen atlıyorum...

İşte ben, İdealist Hukukçu Kız ve Karpuzcu, yani üçümüz öyle arada buluşup muhabbet ediyor, ortak derslere giriyoruz. Sevdim bu kafaları. Sanırım hukuk sınıfından insanlarla arkadaş olursam daha iyi olur. Çünkü bizim adalet sınıfındakiler henüz çok fazla çocuk kafasındalar ve doğrusu, zeka seviyeleri iyi olsa da, pratik hayat zekaları ve bakış açıları beni boğacak kadar sığ. Onlarla konuşamamak ve hatta yer yer bir konuyu defalarca konuşmak gibi sorunlarımız oluyor.

Geçen gün içlerinden biri, ders arasında telefonundan arabesk müzik açmış dinliyordu. Böyle tatlı tatlı uyardığımda (ki o arada ben de telefonumdan kitap okuyordum)
-ne olacak ya, dinleyelim işte" dedi.
-Sanki kulaklık takarak dinlesen daha iyi olur" dedim ama baktım konuyu uzattıkça uzattı. Basit bir olay bi anda tartışma havasına dönecekken durdum ve zaten bir iki dakika sonra hoca gelmiş oldu, ders başlayınca da olay kapandı gitti.

Sonraki ders arasında kalabalığa rağmen yine müziğini açtı ve ben de, tekrar söylenmek yerine kalkıp sınıftan çıktım, tuvalate gidip pisuvarda onun ağzına ediyormuşum gibi işeyip geldim. Sınıfta ondan başka kimse kalmıştı ve;
-kalabalıkta uyarmam ayıp olur diye bir şey demedim ama cidden, bazen insanlar senin müzik tarzını dinleyebilecek ruh halini yaşayamıyor olabilirler. belki bu yüzden birazcık dikkat etsen daha şık olur" dedim. pişmiş kelle gibi sırıtarak;
-tamam ya, sen de çok uzatıyorsun haaa" dedi.

Kafa yapısı bu olunca "en iyisi çok takmamak" diye düşündüm ve bu yüzden muhabbeti azaltmaya karar verdim. Zaten derslere odaklanıp, ilerlesem yeterli. Onun dışında ise hukuk derslerine gireyim, ve böylece kendime ne katabilirsem katayım diye kasmak en doğrusu. Geriye kalan ise yalan dolan gibi görünüyor.

Çünkü bazen dönüp tüm bu okul olaylarına daha dikkatli bakarak gözlemleyince, aslında öğrencilerin çoğunun, sakalı çıkmış erkek veya mini etek giymiş kız çocukları olduklarını görüyorum. Evden ipini koparmış, anası babası başında olmadığı için, artık özgür olduklarını düşündükleri bir yanılgıya kapılmışlar.
Bunların her yüzlercesinin içerisinde bir kaçı dışında dersleri ipleyen yok gibi. Cayır cayır yanan bedenlerine uyup, bi an önce sevgili edinme ve o sevgili ile yiyiştikleri azdırıcı anılar biriktirme derdindeler. Bu iyi veya kötü değil. Bu yanıltıcı bir durum. Bu trajikomik bi durum. Bu insanlık için zaman kaybı.

Tüm bu düşüncelerime rağmen, bunu herkes için genelleyemem. Zaten bu durumun farkında olanlar da kendilerine çeki düzen verip hayatlarını öyle yaşamaya başlıyorlar. ama bunun farkında olmayanların daha ilk günlerden dağıttığını söyleyebilirim.

Öte yandan biliyorsunuz Kıbrıs demek; kumar demek, Kıbrıs demek; disko olarak görünen ama genelev olarak çalışan kerhaneler demek.
Bu kerhanelerdeki pezevenklere 150-200 TL bayıldın mı, bütün kadınlarının minileri 3 parmak daha yukarı çekilip girişe açık hâle getiriliyor. Henüz gitmedim ama açıkçası bu kerhanelerin içini ve iç işleyişlerini merak etmiyor da değilim.

Özellikle geçen hafta yanında hamal olarak çalıştığım Sucu'nun anlattığı aşk hikayesinden sonra iyice merak etmeye başladım. Çünkü bir komşusu 8 yıl önce kerhaneye ilk gittiğinde kadınlardan birine aşık olmuş ve hâlâ aynı kadın için haftanın 2-3 günü o disko görünümlü kerhaneye gidip geliyormuş.

Adamın dediğine göre, ilk gördüğü zamanlardaki dışında bir daha hiç ilişkiye de girmemiş. Sadece kadını alıp odalarına çekilip saatlerce konuşuyorlarmış. Böylece başka erkeklerin, o kadının bedenine daha az dokunmasını ve kendisi için daha temiz kalmasını sağlıyormuş.
Böyle bahsedilince adamı inanılmaz merak ettim ve bu yüzden nerde oturduğunu, ne iş yaptığını vs sordum. Sucu "şu caddenin aşağısındaki berber ya" dedi.
Önümüzdeki ay param olursa saçımı kendim kesmek yerine, bu sefer gidip ona kestirmeyi düşünüyorum. Böylece belki adama bir yardımım dokunur, vicdanım daha rahat olur.

Sucu'yla da param bittiğinde tanıştık. Çünkü bu ay param tamamen bitti ve bilgisayarımla, telefonumu satılığa çıkarmama rağmen kimse almadı. durum böyle olunca da kredi kartından çektiğim otel parasının ektresini de ödeyemedim ve her şey patlayıp ters gitti. Ben de yoğurt ve kuru ekmek doğrayıp yemekten bıktığım için günlük işler aramaya başladım. Sucu'yu da öyle buldum. Ama iş çok ağır. Çünkü burdaki apartmanların çoğunda asansör yok ve 2-3 katı elinde iki tane 20 kiloluk damacana sularla çıkmak zor oluyor. bu işin sonunda günlük (10 saat çalışma karşılığında)yevmiye olarak 50 TL aldım ama doğrusu akşam yatağa uzandığımda sırtım, omzum her tarafım ağrıyınca yapamayacağıma karar verip, Sucu'ya da "işin ağırlığından dolayı gelemeyeceğim"i söyledim, anlayışla karşıladı.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/siyahlar-beyazlar-kahverengiler-ve-geri.html

10 Ekim 2017

Toprak toprağı çeker mi?

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

...okulu bitirdikten sonra hakim, savcı vs olmak gibi hedefleri var ama ne yazıkki, ailesinin siyasi sabıkasından dolayı, o tür meslekleri yapamayacakmış. Hukuk okumaya da geçen yıl karar vermiş ve bu yüzden okumakta olduğu Edebiyat Fakültesi'ni 3üncü sınıftan terk edip, burayı kazanınca da gelmiş, çok ilerde de kendi avukatlık bürosunu açmak istiyormuş.

Bana "neden bu bölüm" diye sorduğunda "ya aslında ilerde ne olmak istediğimi bilmiyorum. hukuk'a ilgim var o kadar. hazır bir kaç aydır işsizken ve beleş okul kazanmışken de, gelip okumak istedim. ama açıkçası eğer seversem zaten hukuk alanında ilerliycem. sevmezsem de okulu bırakıp tekrar istanbul'a dönücem" dedim, güldü :)

"aaa ne güzel. nasıl bu kadar rahat düşünebiliyorsun, düşündüğün gibi de rahat yaşayabiliyorsun" gibi yorumlar da bulundu. sonra lafımız diğer lafları açtı ve 1-2 saat sonra telefonlarımızı birbirimize verip ayrıldık.

geçenlerde onu, yine benim doğduğum ilin nufusuna kayıtlı (hatta onunla aynı ilçeden olan), ama İzmir'de doğup, orada yaşayan genç bir erkekle tanıştırdım. (bu izmir'li çocuğun ailesi de, 90'larda köyleri yakıldığı için izmir'e göç etmek zorunda kalan doğulu ailelerden sadece 1'i. şimdi üçümüz böyle farkında olmadan, doğal bir şekilde tanışmışken düşünüyorum da; insan ait doğduğu yerden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın. aslında yaptığı şey yine kendinden olana yakınlaşmaktan başka bir şey değil. yani insan bi şekilde kendine benzeyeni, ortak geçmişi olanları kendine çekiyor. buna "toprak çekimi" demeye başladım.) üçümüz beraber derslere girip çıkıyoruz.

İzmirli çocukla, bu genç kadın gibi dersten dolayı tanışmasak da, onunla da fena tanıştık sayılmayız. Dur onunla nasıl tanıştığımızı anlatayım;
Geçenlerde kendi dersim sonrasında, koşa koşa tuvalete girip çıktığımda, baktım genç yakışıklı bir erkek lavaboda burnunu sümkürüyor. "Belki tavlarım" diye düşünerek hemen yanına gidip, sümkürüşlerine kulak tıkayıp ellerimi yıkadım. O da, bu sırada sümkürme işini bitirmiş, fazlasıyla sert ve kısa olan saçlarını yana doğru yatırmaya çalıştığı el hareketleri yapıyordu. Ben de onun bu haline bakıp "yeter yeter, ayna çatladı" dedim ve o, aynadan bana bakıp gülümseyince laflamaya başladık.

"Nerdensin, ordansın, burdansın, şöyle yapıyorsun, böyle yapıyorum" derken de, muhabbet başını alıp gitmişti. Ders sonrası beraber gidip kafeteryada oturmuş, böylece muhabbetimizi daha da ilerletmiştik. Efendi, düzgün bi çocuk. Akp'li bir yarı ibne olduğumu öğrendiğinde çok şaşırdı ve "hayatım boyunca (ki çocuk daha 22 yaşında) hiç akp'li bir ibne ile tanışmadım" dedi.
O bu cümleyi kurduğunda gülerek "aslında akp'li değilim, ama şu anki partiler arasında en doğru parti olarak Ak Parti'yi görüyorum. bu yüzden de oyumu akp'ye veriyorum" dedim.
Bu konu üzerinde, bir iki muhabbet ettik ve sonrasında da işte diğer konulara geçiş yaparak muhabbetimiz devam edip gitti.

Buraya gelmeden önceye kadar ailesiyle beraber pazarcılık yapıyormuş. Genel olarak ise Karpuz satan esnaflardanmış. Çocukluğunda bile ailesi ona para vermek yerine "git şu minibüsdeki karpuzları sat, kendi harçlığını çıkar" diyerek çalıştırmış. Böyle bir harçlık kazanma anlayışı edinince de, işin içinde büyümüş.

Yıllardır, ailece pazarcılık yaptıkları için, çok şükür durumları şimdi iyiymiş. Ama o henüz küçük bir çocukken, yani zenginlik ve fakirlik kavramlarından habersiz ve yazı yazmayı bilmeyen insan yavrusu'yken, ailesinin dehşet bir zenginliği varmış. Yanlış ticari yatırımlar yapa yapa zamanla tamamen iflas etmişler, bir kaç yıl sonra ise pazarcılığa başlayıp, bu işi yaparak toparlanabilmişler.
O ise bebeklik çağı dışında zenginlikten nasibini alamamış. Ama buna da şükürmüş. Hayatı, yaz sıcağının kaynağı olan güneş'in altında, akşama kadar karpuz satarak kendi parasını kazanmasına rağmen çok güzelmiş.....

Bir de kız arkadaşı var. Fotoğrafını gösterdi. Gayet ortalamanın üzerinde güzel mini mini bir kız. 5 yıldır ilişkileri varmış. Ama önceki yıl yaşadıkları küçük bir tartışma esnasında kız arkadaşı ona "gerizekâlı" dediğinde, kızıp ilişkilerini bitirmiş ve 1,5 yıl boyunca bir daha da onunla görüşmemiş.

Bu arada seks ihtiyacını, Alsancak'taki, ailesinden sürekli para isteyemeyen liseli ve üniversiteli tiki orospularla gidermeye çalışmış ama duygusal birlikteliğin olmadığı biriyle yapılan seksin zevksizliği onu fena düşüncelere sevk etmiş. Hatta yaptığının seks değil de, aslında iki kişilik bir osbir gösterisi olmasından pek de farkı olmayan bir boşalma eylemi olduğunu düşünmüş. Üstelik kendi başına çektiği osbirlerin, bu tek gecelik gösterişli sekslerden daha fazla zevk verdiğine bile inanmaya başlamış.

Ki bence bu konuda haklıydı da. Çünkü zevk, beyinde başlayıp biten bir eylemdir. dolayısıyla farkında olmadan bilinçsizce doğru düşünmeye başlamıştı.
Hem günü birlik ilişkilerin hiçbiri, kız arkadaşıyla olan ilişkilerinin yerini tutmamış ve aslında tutmayacağını da iyice anlamış. Ama kız arkadaşının ona söylediği "gerizekâlı" lafı aklına geldiği için ona dönmemiş ve dönmeyi de aklından geçirmemiş.

"dönmek aklıma bile gelmiyordu" dediğinde onu anlayabiliyordum. Çünkü kendini değersiz hissetmişti. İnsan birinin yanında kendini değersiz hissetti mi, bir daha dönüp ona bakmazdı, bakamazdı. Hatta aynı evin içinde olsalar bile, sanki evde kimse yokmuş gibi davranmaya başlardı. Bunun nedeni, o atışma esnasında karşı tarafa yaşatılan sert değersizlik hissiydi.
Bu his, insanın kalbini yerinden söküp alır, sessizce, bedeninin dışında karanlık bir yere bırakır, boş kalan yere ise renksiz bir siyah yerleşirdi...

O da bunları yaşamıştı. Uzun bir süre yaşamaya da devam etmişti. Hatta ondan sonra kendisine deliler gibi aşık başka bi kızla yalnız yatıp kalkmasına rağmen, ona "gerizekâlı" diyen kızı unutamamış ve zaman geçip de, belki bi ihtimal diye yanlış yaptığını düşündüğü günlerde, kızın mesaj atmasıyla buluşup, tekrar çıkmaya başlamışlardı.

O buluşmadan sonraki tekrar başlayan ilişki dönemlerinde, ikisi de, birbirlerinin aileleriyle tanışmışlar. Ama bizim karpuzcu, kızın babasıyla henüz tanışmamış. Çünkü nedenini bilmiyormuş. Belki utancından, belki başka bir sebepten. Ama kız babasıyla olan tanışmamazlığa rağmen, anne-hala-teyze vs herkesle tanışmış. Sevgilisi de, karpuzcunun anne, baba vs dahil ailesinden herkesle tanışmış.

Hatta kadın, karpuzcu okul nedeniyle İzmir'den ayrılmadan önce, ailelerden insanların da olduğu küçük bir rakı gecesi düzenlemiş. Herkes oturup o gece bi güzel içip, gecenin sonunda da ayrı ayrı sıçmışlar. Rakılı veda gecesinde herkes çok mutluymuş.
O böyle anlattığında nedense ben de çok mutlu oldum. Sanki doğru olan tek şey onların tekrar barışmalarıydı ve işte barışıp, mutlu mutlu görüşmeye devam etmişlerdi...

Karpuzcu boş zamanlardında kickbox yapıyormuş ve bi ara sporu bıraktığında 1.75cm boyuna rağmen, 90 kiloya kadar da çıktığı olmuş. Sonra inat edip, kiloları vermiş ve sarkan vücudunu da spor yaparak tekrar toplamış. Ben kollarına bakıp, hafifçe yılışarak "pek sporcu birine benzemiyorsun" dediğimde sadece gülümsedi ve gözümün içine bakıp sonrada yavaşça gözlerini kaçırdı.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/suculuk-hukukculuk-kankaclk-muesseseleri.html

8 Ekim 2017

Ensest ilişki ve pedofili konusundaki karışıklık

Şurdan devam ediyor:  http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

..Bu tür zorlukları çok yaşamamak için, kendi zorunlu derslerim olmadığı günler veya boş kaldığım saatlerde, Hukuk 1. sınıf'ların derslerine girmeye başladım. Böylece, hukuk'la iyice aşna fişna olup, öğrenebileceğim kadar çok hukuk bilgisi edinmek istiyorum.
Umarım planım işe yarar ve okul bitinceye kadar, hukukun her bokuyla iyice içli dışlı olmuş olurum.

Pazartesi günü girdiğim 1.sınıf hukuk öğrencilerinin "hukuka giriş" dersinde, geçen aylarda ülke medyasını meşgul eden ensest olayını tartıştık.
Hoca'nın "yasak olan ilişkiler" başlığı altında "ensest" ilişkileri de saymasından 10 dakika sonra "hocam az önce ensest ilişki yasak dediniz, geçen aylarda yaşları 35 ve 48' olan, iki yetişkin insanın ilişkisinin söz konusu olduğu bir olay gündeme geldi. kendi rızasıyla ilişkiye yetişkinlerin ilişkisi neden yasak olsun" dememle ortalık karıştı. Sınıftaki bir çok kafa hırıltılar eşliğinde bana döndüğünde "sanki içlerinden birini zorla sikmişim" gibi hissetsem de, hoca'nın "çok güzel bir soru" deyip sazı çalmaya başlamasıyla dikkatler hocaya döndü.

Açıkçası öğrencilerin bana öküz gibi bakmasını da normal görüyorum. Çünkü genelinin yaşı henüz taş patlasın 23-24'tür. Yaşları henüz bu kadar genç olan insanlardan, ensest konusundaki rıza'yı bilmelerini beklemem yanlış olurdu. zaten başlarını çevirip bakmalarının, kendi fikirleri olduğunu da sanmıyorum. fikirleri olmadığı için de, toplumun sürekli "tü kaka" dediği bir şeye, onlarda "tü kaka" diyenlerdir ve hırıltılar eşliğinde başlarını çevirip bakmaları bundandır diye düşünüyorum...

Hoca'nın saz çalmaya başlamasından sonra, benim soruma cevap vermek yerine, olayı baya uzatıp pedofiliye bağlayarak yorumlamaya devam etmesi ve en sonunda da sadece pedofiliyi detaylandırarak anlatmaya devam etmesiyle konu hava da kapatılmış oldu.
Oysa pedofili ve ensest bambaşka iki vakadır ve ikisini aynı soru altında cevaplamak bile yanlıştır.
Çünkü birinde yetişkin iki insanın karşılıklı rızasıyla yaşanmış olan bir cinsel yakınlaşma vardır. Diğerinde ise (pedofili'de)reşit olmayanla cinsel ilişkiye girmek, onu cinsel olarak istismar etmek gibi saldırılar vardır. Bu yüzden ikisini aynı konu başlığı altında cevaplamak yanlıştı.

Hocanın cevabı çok uzadığı için olsa gerek (ki bu konu özelinde olmasa bile, genel ders anlatımı çok iyi ve fazlasıyla rahat, aynı zamanda anlaşılır cümleler kurmaya özen göstermesiyle ilerledi) en sonunda "kısa bi ara verelim" diyerek konuyu kapadı.

Hoca konuyu "kısa bir ara verelim" diyerek kapattığında, şunu anladım ki; toplumdaki bireyler (bunlara çoğu bilim adamları ve bilim kadınları da dahil olmak üzere) yer yer ensest ilişki ile pedofiliyi ya karıştırıyor, ya da aynı görüyor. Durum böyle oluncada ensest konusu, açık bir şekilde konuşulamıyor.
İlerleyen günlerde belki yine, bu konu özelinde soruyu daha özel bir şekilde Hoca'nın kendisine sorup net bir cevap alacağım ama şimdilik sıkıştırıyormuşum gibi yapmak ve çok fazla parmakla gösterilmek istemiyorum...

Ara verilip de, tüm öğrenciler kocaman bir kütleye dönüşüp dışarı çıktığımızda, onlardan ayrılan bir parça haline gelerek, fakültenin deniz manzarasını görebileceğim kısmına oturdum.
Oturduğum da, ayaklarımın spor ayakkabının içinde piştiğini hissediyor olduğum için, havalandırmak amacıyla ayakkabılarımı çıkarıp öylece tatlı tatlı esen rüzgara teslim ettim. Ohhh be, nihayet rüzgar ayaklarımı yalayarak serinletmeye başlamıştı.

Serinliği ayak parmaklarımın mantar kaplı derisinde hissetmeye başlamamdan 2 dakika sonra, genç bi kadın gelip "oturabilir miyim" dedi ve bende "tabii lütfen buyrun" diyerek yan tarafıma buyur ettim. Genç kadın sanki kot pantolon değil de etek giyiniyormuş gibi bir toplama hareketiyle poposunu tutarak yarım adım yanıma oturduğu sırada, ben de ayak kokumdan rahatsız olmasın diye, ayakkabılarımı giyinmeye başlamış olduğum için "kusura bakma, ayaklarım pişmiş gibi hissediyorum. sabahtan bu yana havasız kaldılar da" dedim. Kadın güldü ve "yok yok, önemli" değil dedi ve bizim muhabbetimiz başladı.

Üniversitede ilk defa konuşmaya başlayan iki insanın kurduğu cümlelerden farklı bir şekilde konuşmaya başlamış olmamız iyiydi. Çünkü okula başladığımdan bu yana herkesin ilk kurduğu "nerelisin? hangi bölümdensin?" cümlelerinden gına geldi. İçim şişti. öff oldum. Bunu fark ettiğim andan bu yana ise hiç kimseye "nerelisin" veya "hangi bölümü okuyorsun" gibi bir soru cümlesiyle muhabbete başlamadım. Adeta gizli bir yemin etmişim gibi de başlamamaya özen gösteriyorum.
Onunla olan bu çoraplı muhabbetimiz sonrasında ise şu an tam hatırlayamadığım bir şekilde konuşmamız devam edip gitti. Ama kısa bir süre sonra tabiki doğla olarak,  nereli olduğumuzdan, nerede yaşadığımıza, hangi bölümü okuduğumuzdan,  neler yaptığımıza, onun neleri sevdiğinden, benim neden bu okulda olduğuma gibi konulardan konulara atlayarak konuşmaya devam ettik..

Meğer derste sorduğum soruyu çok zekice bulmuş ve bu yüzden tanışmak için gelip konuşmak istemiş. Böyle düşündüğü için "çok sevindiğimi" söylediğimde, artık derse verilen "kısa ara"nın bitmiş olabileceğini ve bu yüzden içeri girmemizin daha doğru olabileceğini ikimizde dile getirip sınıfa döndük.

Ders işlenmeye başlayıp da, öğrenciler de sorularını ard arda sorduklarında 1 saat daha geçmişti ve hoca kısa bi ara daha verdi. Ben o sırada hoca'nın yanına gidip kendimi tanıttım ve hoca'ya bu bölümün öğrencisi olmadığımı ama onun derslerine girmek istediğimi söyleyip, kendisinden izin almış oldum.

Hoca'nın bana yaklaşımı tatlıydı. Zaten genel ders anlatımında da biraz esprili bir dille ve öğrencilerin dikkatini sürekli canlı tutmak hedefli bir stratejiyle ilerlemişti. Tatlı, mütevazi yaklaşımıyla bana, ne yapmak istediğimi vs sorduğunda "aslında ne yapmak istediğimi bilmiyorum. hukuk'a biraz ilgim vardı ama puanım hukuk'a yetmediği için %100 burslu adalet yazdım. eğer olurda adalet meslek yüksek okulunda, hukuk'u seversem, okulumun bitiminde dgs ile hukuk'a geçiş yapabileceğimi, sonrasında ise son bi kaç aydır felsefeye olan ilgimden dolayı da belki "hukuk felsefesi"ne yöneleceğimi söyledim" ve hoca "ow ow yavaş. güzel şeyler düşünüyorsun ama şimdilik sadece derslerine odaklan. ortalamanı falan mutlaka yüksek tut. sonrasında ise zor değil kesin yaparsın" dedi.
Ayrıca sorduğum soru için teşekkür edip "öğrenciler ilk zamanlar soru sormaya çekinirler, ama sen daha ilk derste soru sorunca, herkese cesaret verip onların da soru sormasını sağladın" dedi ve işte bunun gibi konular ve genel ders yaklaşımları üzerine bir kaç soru eşliğinde daha muhabbet etmiş olarak sohbeti noktalamış olduk.

üçüncü ders başladığında, diğer derste yanıma gelip tanışan genç kadınla yan yana oturduk ve ders çıkışı da, gidip kafede çay içtik.
Meğer onun kütüğü de benim doğduğum ildeymiş. ama ailesi 20-30 yıl önceki siyasi olaylardan dolayı batıya göç etmek zorunda kaldıkları için o Tekirdağ'da doğmuş.

devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/surdan-devam-ediyor_8.html

7 Ekim 2017

okul başladı

Sevgili okulumuz nihayet bu hafta itibariyle, tamamen başlamış oldu. Benimle aynı bölüme kayıt olan 23 kişi var, ama derslere gelen öğrenci sayısı en fazla 15 olunca, kayıtlı olan kişi sayısını bir türlü yakalayamadık gitti.

Hafta sonunda ise 23'ünden 1'i Urfaya dönüp, dershaneye gideceğini ve sıkı bi çalışmanın ardından gireceği sınav sonrasında yerleştirmelerde hukuk tercihi yapıp, okumaya öyle devam edeceğini söyleyerek okulu bıraktı gitti. Resmen, sınıfça azalarak bitiyoruz.

Sınıfta yaş olarak en büyükleri benim, bana en yakın olan kişinin yaşı ise 31. O ise Marmara Üniversitesi'nden mezun olup avukatlığa başlayan nişanlısının etkisiyle bu bölümü tercih etmiş. Zaten işi gücü de yerinde olunca, en azından bi değişiklik olur diye derslere katılıyor. Haftaya ise tekrar Türkiye'ye dönüp, işlerinin başına geçecekmiş. Sonrasında ise zaten derslere devam zorunluluğu olmadığı için, sınavdan sınava okula gelerek, okulu bu şekilde bitirip DGS ile Türkiye'deki okullardan birine yerleşmeyi planlıyormuş

Diğer öğrencilerin ise benim yaşımla alakası yok. Sadece beyin yaşlarımız aynı o kadar.
Ruhsal ve bedensel olarak ise hepsi ufak çatır çutur ergenler. Bir çoğu liseden mezun olduğu gibi sınavlara girip, işte bu okulu kazanmışlar ve yarı burslu oldukları için parasını ödeyip gelmişler.

Herkes ayrı bir yerden geldiği için bakış açıları da çok farklı. Geldikleri yörenin şivesinden, giyimlerinden, hareketlerinden, birbirlerine karşı olan jestlerinin farklılıklarından dolayı nereli oldukları da yer yer rahatça anlaşılabiliyor.
Bazıları konuştukları şiveye o kadar sahip çıkıyorlarki, farklı olduklarını göstermek yerine, şiveleriyle üstün oldukları algısıyla hareket ettiklerinin farkında değiller.
Giyim ve hareketleri de yine aynı şekilde, güya kendilerince çok önemliymiş gibi bir algıyla yansıtmaya çalışıyorlar. Oysa tüm bu tırt uğraşların bi sikim kıymeti olmadığını, önemli olanın ise karşısındakiyle doğru bir iletişim kurmak olduğunu çok sonra anlayacaklar. O güne kadar beklemedeyim.

Kadın ve erkek sayısına baktığımızda, kadınlar 6 kişi ile kalmışken, erkek sayısı taşşak kokusu eşliğinde kendini fazlasıyla belli ediyor.
Bu erkek ve kadınlardan ikisi, geçen hafta çok fena atışıyorlardı ve sürekli birbirilerine laf soka soka günlerini geçirdiler. Bir ara kapışmaları fenalaştığında dönüp onlara baktım ve gördüğüm şey, aslında ikisinin de birbirlerinden fena halde hoşlandığı gerçeğiydi. Aralarındaki çekim o kadar güçlüydüki bu dışardan kavga ediyor gibi görünmelerine rağmen, aslında birbirlerini istediklerini gösteriyordu.
Kavga eşliğinde geçen ilk haftadan sonraki Pazartesi günü ise okula elele geldiler ve sınıfa girdiklerinde de yan yana oturup ders aralarında da sürekli mıç mıç yapıp yapıp durdular.

Sınıfın hepsi arada onlara bakıp bakıp güldüler, bir ara gıybetlerini de çevirdiler. onlara göre yeni çiftimiz "en fazla iki ay sonra kavga edip ayrılacaklardı ve aynı sınıfta olmalarından dolayı, büyük sıkıntı yaşayacaklardı"
Ama şunu söylemem gerekki, doğrusu ikisi birbirlerine çok yakışıyorlar. Birbirlerini daha ilk andan itibaren sevdikleri de çok açık. İkisinin de gözlerinde büyük bir ışıltı var ve bu ışıltı hiç sönecek gibi değil. Dileğim o ki; birbirleriyle beraber oldukları için, çok çok uzun yıllar sadece mutlu olsunlar...

Sınıfın hepsi yaşımı öğrendiğinden bu yana bana "abi" diyorlar. İlk günler fena bozuluyordum ama şimdi pek takmıyorum. Sanırım alıştım. Zaten insanın alışamadığı tek şey yalnızlık.
Abi kelimesini duymayalı uzun zaman olmuş. 20'li yaşlarından henüz gün almışların abi demesine ise çok alışkın değilim.
Hepsi  genel olarak iyi, efendi çocuklar. Bazen çok fazla salak salak konuştukları olmuyor değil ama bunu normal görmeye de başladım. Çünkü ben onların yaşlardayken, onlardan daha salaktım. Biliyorum, hatırlıyorum kendimi.

İnsan 20 yaşındayken bol bol hata yapıyor, sadece salakça muhabbetlere dalıyor. yani 20'li yaşlarınıza gelmiş olmanıza rağmen hata yapmadıysanız, kendi hayatınızı yaşamış sayılmazsınız. Yaşamıyorsunuzdur. Şimdi sakin olun ve o hayatı yavaaaaşşşşça yere bırakın...

Kendi bölümümden almak zorunda olduğum ders sayısı 10 tane. Bunlar zaten kaba taslak olarak hazırlanmış üstün körü hukuka giriş bilgilerinden ibaret. Bu yüzden çok zorlamıyorlar sanki. Daha doğrusu anlamakta pek güçlük çekmiyorum.
Ama tabii derslerin kendi ağırlığını anlamakta ve kafama sokmakta zorluk yaşıyorum. Dersleri kendi deyimleriyle, kelimeleriyle olduğu gibi anlamak için henüz yolun başındayım. Zamanla daha iyi olacağını ve ilk söyleneni, üzerinde çok düşünmeden, direkt anlayabileceğimi umuyorum. Eğer umduğum gibi olmazsa sıçtım. Ayıkla pirincin taşını.

devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/surdan-devam-ediyor_8.html


1 Ekim 2017

olmek, ya da olmemek. işte bütün meğğsele bu!

Sabah uyuya kaldığım için koştura koştura okula geldim ve derse geç kalmış olmama rağmen hızla sınıfa girmiştimki bi grup heyecanlı genç ineğin benden önce geldiği için öylece oturduklarını gördüm. Meğer hoca derse gelmemiş. Bu yüzden biraz daha bekledik ve sonra dayanamayıp üst katlardaki sekretercağızın yanına çıkıp, hocanın ne zaman geleceğini sordum, o da "eğer bu saate kadar gelmediyse, artık gelmeyeceğini ve dolayısıyla bu hafta da ders olmadığını" söyledi. İçimden "hocam ağzına sıçayım" diyerek dönüp sınıfa gittim ve "hoca gelmediği için bu haftaki ingilizce dersi komple iptal" dedim ve sınıf dağıldı.

Dağılan sınıftan sonra okulun meydanındaki kafeye geçip oturdum. Kıçım tahta oturakla iyice birleşince, sınıftan bir iki çocuk daha masama geldiği için laflamaya başladık ve bi saat kadar bol zaman öylece geçip gitti.

İneklerden biri hemen de gıcır gıcır kitaplarını almış olduğu için arada kitapları karıştırıp duruyordu. Ben ve diğer fakircikler ise hala kitap almadık. Diğer fakirciklerin acelesi olmadığından dolayı almadıklarını düşünüyorum, ama benim kitap almak için bir de kaynak bulmak zorunda olmam gibi bir sıkıntım var.
Öte yandan, çocukların kitap alma dertlerinin en fazla bir kaç gün sonra ailelerinin ataklarının ardından yok edileceğini biliyor olmam, onları kıskanmama neden oldu. Yani evet 32 yaşımda olmama rağmen 20 yaşındaki çocukları kıskandım. Kıskanmak kötü ve hatta her türlüsü.
(oysa yaş aldıkça kimseyi kıskanmayan, önceki yaşlarına göre daha bilge, basit sinir bozucu olaylara karşı çok sabırlı, kaba insanlara bile kibar davranmak gibi daha nice güzel özellikler kazanmış olarak olgunlaşacağımı sanıyordum ama pek öyle olmadı. sanırım bir insan olarak, olgunlaşmanın meyve ve sebzelere göre olduğunu kabullenmeliyim.)

Parasızlığa alışkın biri olarak, meteliksizlikten dolayı eğitim yılımın bu kadar da zorlu başlayacağını düşünmemiştim. Çünkü dediğim gibi buna alıştım ve zaten uzun zamandır da, kervan yolda sikilir mantığıyla yaşıyorum. Bu yaşam şeklini henüz tam içselleştirmemiş olsam da, böyle yaşamayı heyecanlı bulduğum için yaşamayı seçtiğimi de sanmaya devam ediyorum. ettim. edeceğim.

Bakalım ya, neyse zaten dediğim gibi "kitapları hemen alma zorunluluğum yok ve 1 ay sonraya kadar alabilirim" Tüm bu zaman sayesinde belki paracık da bulabilirim.
Aslında kitaplar çok para tutmuyor. Zaten hocalardan biri "kitabı almaya gerek yok, bende dersin konuları var, onları fotokopiciye bırakıcam, isteyen ordan fotokopi olarak alabilir. sizin bileceğiniz bir iş bu" dedi.
Canım hocam. En sevdiğim hoca oldu bile. kendisi Yardımcı Doçent Daktır'mış. Ön dişleri çarpık çurpuk, saçları siyah ve uzun, göğüsleri sütyen desteğiyle dimdik duruyor. Şu an yazarken merak ettim de; acaba memeleri sütyensizken nasıl duruyor?
Gerçi çekici bulduğum bir kadın olmamasına rağmen neden böyle düşündüğüm hakkında bi fikrim yok.
Galiba bir ihtimal Hukuk falan filan dersi veriyor olmasıyla bağlantılı olarak, gözümüzde sert bi mizaç çizmeye çalışırken, hiç gülmemesinden dolayı böyle düşünüyor olabilirim. bilmiyorum yani, neyse. canı hocam.

Öte yandan geçen hafta pansiyonun parasını (2200 TL) kredi kartından çektim ve doğrusu bankaya ödeme günü de haftaya denk geliyor. Onu nasıl ödemem gerektiği hakkında bir bilgim yok ve bunun için de para arıyorum. Dün gece gidip okulun içineki ve çevresindeki kafelerde iş baktım, gittiğim her yerin patronu "şimdilik ihtiyacımız yok, numaranı bırak olursa sana dönelim" dediler. Numaramı bırakıp çıktım.
Okul kantinleri, yemekhane ve çevresindeki kafeteryalardan iş çıkmayınca gidip sahil tarafındaki restoranlara baktım ama bi bok olmadı. Bunlar da diğerleri gibi "numaranı bırak, ihtiyaç olursa biz sana döneriz" inceliğinde bulundukları kibar cümleler kurdular. İçimden "he yarrağım he" deyip onlara da numaramı bırakıp çıktım. Şu küçücük şehirde, numaramı vermediğim esnaf kalmadı.

Onlar "numaranı bırak" derken, ben de kredi kartımın son ödeme gününü düşünüyordum.
Kapısına sıçtığımın bankaları, zaten aç olanın peşinde koşup, boynuna ipi geçirdiği gibi, başına resmi birer bela olarak kesiliyorlar.
Üstelik bu durum herkese o kadar normal geliyorki, tefeciliğin ahlaki olarak kabul görmüş olması durumu mide bulandırıcı geliyor. Belki de yapmamız gereken tek şey tüm bankaları ateşe verip, şarap, soda, zemzem eşliğinde yanışlarını izlemektir.........

Bankaların beni köşeye sıkıştırmalarını önlemek için, arkadaşlardan dilensem mi diye düşünmedim değil, ama dilenince de bi bok olmuyor. Zaten arkadaş dediğin şey, insanın seks yapmadığı için ona yakınlık duyduğunu sandığı ve bu yüzden boş zamanlarını ona verdiği birinden başkası değil.

Tüm bu şeycikleri geçip tekrar kitap konusuna gelirsek; geçen üst sınıflardan çocuklarla konuşurken söylediler, kitaplar falan toplamda 200-300 lira falan tutuyormuş. He iyi ya, azmış dedim geçtim.
Nasılsa hiç para yok ve cebimde 8 TL'em yalnız kaldı ://

Aslında çok dert eğil, sonuçta zaten sıkıntıları hiç bitmeyen biri olarak, biraz zaman geçtikten sonra bunun da üstesinden gelebileceğimi ve şu an kocaman görünen, ama aslında sikim kadar değeri olmayan sorunumu çözebileceğimi düşünüyorum. Başka da düşündüğüm ve yapabileceğim bir şey yok zaten. Başımı kara tahtaya vursam ne olacak......

Bu arada pansiyona da iyice yerleştim, çünkü yapacak başka bir şey yok.
Benim oda 3 kişilikti ve dün itibariyle 2 işi daha gelmiş oldu. Böylece o da 3 kişiye tamamladı. Çocuklardan biri Batmanlı ve doğrusu Kürtçesi çok güzel ve akıcı. Türkçesi ise tutuk ve çok çirkin. Benimle (ki onun söylediğine göre çok sosyetik bi türkçem varmış) Türkçe konuşurken utandığı çok belli oluyor ve zaten yaşı henüz 19 olduğu için konuşmasından dolayı utanıyor olması normal. Sonuçta doğu da (hatta özellikle tüm Türkiye'de) insanlar aşağılık kompleksiyle yetiştiriliyorlar. Böyle bir çocuk yetiştirme durumu varken de, o çocuğun olduğu durumdan utanmasını normal görüyorum. Umarım konuşmasından önce utanması gereken çok daha önemli şeylerin olduğunu anlar ve konuşmasından dolayı utanma durumunu aşar......

Okula gelmeden önce ailesiyle beraber Batman'ın bilmem ne ilçesinin, ne köyünde yaşıyormuş. Ek tercihlerine bu okulu yazmasını söyleyen dershane arkadaşına uyup bu okulu %75 burslu yazmış ve okul çıkınca da, o arkadaşına güvenerek çıkmış buraya gelmiş.

Ama tabii  Evren Anayasası'nın Toprak Toprağı Gurbette Siker maddesi gereğince arkadaşı onu satmış ve çocuk buraya geldiğinin ikinci gününde, sokakta kalacak kıvamı yakalamış. O tüm bunları anlattığında "amaaaan ya boşver" dedim ama küfür edip duruyordu.

Çünkü "insanlar neden böyle yaparlarmış, insanlar neden memleketteyken farklı, burdayken farklı davranırlarmış" aklı almıyormuş.
ona dönüp sert bi şekilde "o küçücük aklına soğıyım" dememek için kendimi zor tuttum ve çok şükür ki başarılı da oldum.
Söylememekte başarılı olduğum cümlenin yerine ise "aklın olsa zaten dershane arkadaşına uyarak bir tercihde bulunmazdın" dedim ve bu cümleme fena şekilde bozuldu ya neyse.

Oysa ben herkesin, zaten başkasının aklıyla yaşamaması gerektiğini biliyor olduğunu sanıyordum. Çünkü başkasının aklıyla yaşamak Hayat'la olan maça 1-0 yenik başlamak demektir. Bu durum, insanın hep sıkıntı yaşamasına, garip hallere girmesine neden olan bir durumdur. Öteki türlü ise, sorumluluğunu ve sorununu hep başkasının üstüne atmakla hayatını devam ettirir ki bu; kişinin, bireyselliğini geç, kişisel olarak toplumsalaşmasını da önler tutar.

Öte yandan; arkadaşının onu satmış olması durumunun olmadığını ve aslında satmış olsa bile bunun normal olduğunu ve bu durumu mantıklı olarak aklının alması için 5-6 seneye ihtiyacı olduğunu söyledim. Güldü ve "dalga geçiyorsun, öyğğğle deyyil mi?" dedi.
"Hayır 32 yaşındayım ve gerçekten bu iş böyle yürüyor. İnsan, tek başına olduğunu anca 30'lu yaşlarına gelince iyice anlamış oluyor. Sen de anlayacaksın. Gerçi ben daha erken yaşlarda anladım ama olsun. senin henüz ailene bağlılığın ve arkadaşlığa yüklediğin anlam fazla olduğundan dolayı, sömürüye dayalı güvenin tazeyken, bunu aşman için sınırın 30'larda falan" dedim.

Cümlelerim üzerine, önceki bakışına oranla bana biraz daha durgun bakmaya başlayıp, arkadaşına bir kaç taze küfür ettikten sonra, kızmadığı konular hakkında konuştuk. Ama sorumluluğunu başkalarına atmaya alışkın olduğu ve böyle alıştırılarak büyütüldüğü için, benimle; sürekli birilerinin "ona cevapları sunması gerekiyormuş" gibi bir havayla konuştu.

O sıralarda kendimi toplamıştım ve biraz da bu yüzden olsa gerekki, daha sakin bir havayla konuşuyorduk. Ama o benim sakinliğimin aksine, durup dururken kaba cümleler kurmaya başladı ve üstelik bir kaç defa "hihihihi" adlı yavşak tebessümlü alttan almalarıma rağmen, cümlelerine devam etti.

Tabii o mal mal konuşunca benim şalterler attı, ama atan şalterimi ona çaktırmadan sakince indirip "artık tek başınasın ve sürekli sorunlarının kaynağı olarak başkalarını suçlamaktan vaz geç. yani 19 yaşındasın abi. küçük değilsin. kendini küçük görmekten vaz geç. cidden kocaman adamsın. bunu kabullen. hem bak farklı bi ülkedesin ve sırf bu yüzden bile artık hayatının iplerini eline almanın zamanı geldi. hatta biraz geç kalmış bile sayılırsın. yani diyeceğim o ki, başkalarının seni yolda bırakmış olmasına kızmaya hakkın yok. kızıyorsan bile bunu sürekli dile getirmekten vazgeç. çünkü insanlar seni anlayışla karşılayıp, beklentilerini karşılamak zorunda değiller. yükünü karşındaki insanların omzuna bindirme. kimseye, kurduğun arkadaşlık bağı üzerinden yük olmaya çalışma" deyip uzun, yer yer sert bi nutuk çektim.

Nutkum bittiğinde, yüzünün iyice beyazlamış olduğunu fark ettiğim için susmam gerektiğini düşünerek sustum. bunun üzerine o, düzgün konuşamadığı çarpık çurpuk türkçesiyle bana;
"sanki sen çoğğ zorlığğ yaşamışsın ihihihihi sana hiç kimse yardım etmemiş gibi konuştıın ihihihihi küçükken hep yalnız kalmışsın ihihihihi" dedi.

1 saniyelik ama saatler gibi gelen o anki şok durgunluğumun ardından kekeleyerek bir şeyler söyledim ama doğrusu ne söylediğimi şimdi bende hatırlamıyorum. "amına koduğumun salağı sen Batman'ın bilmem ne ilçesinin, teee ne siktiri boktan köyünden gelmiş bi denyosun. nasıl olurda bana böyle dersin?" demek isterdim ama diyemedim. içimde bir manda olduğu yere oturmuş da gitmek bilmiyormuş gibi olan havamı saklamaya çalışarak "üff saçmalama, sadece senin kendi hayatının sorumluluğunu alman lazım" gibilerinden cümleler kurmaya devam edip konuyu değiştirdim ve sonra da zaten saat geç olduğu için yataklarımıza girip uyuyor numarası yaptık........

Ertesi gün, pansiyonun işletmecisi, odamıza başka bir çocuk getirip, boşta kalan yatağı da ona verdi.
Iğdırlı olan bu arkadaş 22 yaşında ve hemşirelik kazanmış. Batmanlı denyoya oranla daha efendi birine benziyor ama bakalım ileriki günlerde o nasıl ağzıma sıçacak.