Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

25 Temmuz 2017

uyanmak ve önemli şeyler üzerine

Bu sabah da boş bir adam olarak uyandım. Gece sinekler kanımın tadına bakmasın diye üzerime attığım, tenimden daha ince çarşafı altımdan tekrar üstüme doğru çekerken uykum iyice kaçtı ve bir kaç osurmanın ardından doğrulup kıçımın üzerine oturdum.

Sabah ölmemiş olarak uyanan herkes gibi üffleye üfleye hayat sorgulaması yaptıktan sonra, gece ağzımın kenarından akmış olan tükürüğün kuruluğunu silince ayaklanıp tuvalete gittim. Klozetin tepesi, yeni ev arkadaşımla ayakta işemediğimiz için temiz olduğundan, şortumu aşağı çekip sallanan sikimin üzerine oturmamaya çalışarak klozetin kenarlara tünemiş oldum.

Sizde de olur mu bilmem ama tünendiği an çiş kendiliğinden geliyor. Hiç öyle beynime emir vermeye veya düşünmeme gerek kalmıyor. Bisiklet veya araba kullanmak gibi bir alışkanlık olsa gerek, şırıl şırıl akmaya başlıyor.

Çişim bittiğinde, sikimin kafasını yıkayıp sifonu çektikten sonra biraz daha oturmaya devam ettim. Gün içinde ne yapacağımı falan düşündüm. Hiçbir şey bulamadım. Resmen yapacak onca şey varken, benim hiçbir şeyim yoktu.
İyice avarenin teki oldum. Yemek yemek ve uyumak dışında bi bok yapmıyorum. Kitap okumayı, film izlemeyi bıraktım. Takip ettiğim dizilerden bile sıkıldım. Artık hiçbir şey beni çekmiyor.
Zaten iyice her şeyin önemsiz olduğuna inandığım bir döneme girdim.
Tüm bu koşuşturma neden ki? Neden koşturuyoruz, neden koşuyoruz. Oysa yiyeceğimiz bir lokma ekmek ve barınağımız 4 duvardan ibaret.
Zengin olmayı bile istemediğimi düşündüm. Olunca ne yapıcam ki? Kesin yine oturup bu tür şeyleri düşünürüm.

Bilmiyorum bu ara işte böyleyim ve her şey boş geliyor.
Şu önemsememe durumu aslında yeni değil. Hep vardı. İş yerinde veya sokakta, özel hayatımda veya aile ilişkimde de böyleydi.
Bence hiç kimse ve hiçbir şey önemli değil. Bu yüzden kasarak veya kastırarak yaşamaya gerek yok. Sikindirik bir dünya ve tüm bu sikindirikliğe rağmen, boşu boşuna kendimizi üzerek ölüme yaklaştırıyoruz. Gerek yok yani, anlatabiliyor muyum?


22 Temmuz 2017

Dua

biliyorsun, seninle tanıştığımızda dalından kopmak üzere olan bir yaprak gibiydim. 
rüzgârı seviyor olmama rağmen, ait olduğum ağaçtan kopmak istemiyordum ve dalıma sımsıkı tutunmak için bahaneler ararken canım o kadar farklı sebeplerle yanıyordu ki, bunu anlatamam.
zaten o acıların hepsi, hâlâ tane tane aklımdadırlar.
çünkü kalmak istememe rağmen, gitmek zorunda olduğum gerçeği tüm çıplaklığıyla önümde sere serpe uzanmış beni bekliyordu. yani; canımın yakan şey, gerçeklerin ta kendileriydi.

seninleyken, bazen kaybolmuşum gibi yapmak zorundaydım. bazen ise umursamızın teki rolünü oynuyordum. yedirdiğin küfürler, ettiğin ahlar da canımı yakıyordu ama can dediğin görünen bir şey değildi ve bu yüzden; canımın yanışını gösteremediğim için öylece donup, sana bakakalıyordum. 
evet, anlaşılmadığımı da biliyordum ve anlaşılacağım zamana henüz çok olduğunun da farkındaydım. susmaya başlarken başımı eğişim de hep bundandı. 

üzerine düşünmediğin için, farkında olmadan biliyorsun ki, kalsam daha kötü biri gibi görünecektim. eğer gidersem ise sadece dengesizin teki ilan edilecektim. sen tarafından.
doğrusu kötü biri olarak görünmektense, dengesizin biri olarak görülmeyi tercih ettim. çünkü, dengesizlik, içinde bir trajedi barındırırdı ve adıma hayıflanmanın ifadesi olan, onlarca "kendine yazık etti" cümlesi kurulacaktı arkamdan. 
bu yüzden, kalarak, kötü olmayı tercih etmedim. çünkü bilirim, kötülük de, delirmek gibi bir tercihtir. zaten giderek, sadece kendime yazık ettim gibi görünmeyi seçtim.

şimdi bunları diyorum ya, mahkemelerde, onca akıllı insanın, neden deli raporlarına başvurarak suçsuz ilan edilmek istediğini, daha iyi anlıyorum. onlar, dengesizlerin hakkını da gasp ederek, başka bir kötülük daha yapıyorlar. onlar gerçekten kötüler ve dengesizlerin hakkını gasp etmek, en büyük kötülüklerden sayılmalı.
bu yüzden olsa gerek, artık o canilere rapor verilmesini yanlış buluyorum. çünkü başkasına zarar vermemek, yani kötü olmayı tercih etmemek hakları da vardı. ama onlar kötülük yapıp pişman olduktan sonra, dengesiz rolünü tercih ettiler. işte bu davranış, aslında "saf kötülük"ün bir işaretidir. affedilme-mesi gerekenler bunlardır. o yüzden rica ediyorum; sen beni affet ve bütün beddualarını allah katında geri çek. noolur.


20 Temmuz 2017

nokta.

bir kaç aydır çalışmıyor oluşumdan dolayı iyice boş biri olup çıktım. kendimi işe yaramaz olarak görüyorum ve bunu nasıl üzerimden atabileceğimi hiç bilmiyorum.
Neden çalışmak istemediğimi de tam anlamış değilim. Hatta, sorun aslında çalışmamak istemem mi yoksa başka bir şey mi ondan da emin değilim. Ama şunu biliyorum ki öylesine sırf çalışmak için çalışmaktan sıkıldım ve daha dişe dokunur bi iş yapmak istiyorum.

evet, sonuçta hepimizin paraya ihtiyacı var ve ölünceye kadar çalışmak zorundayız ama doğrusu şu ki; ölünce, ah ulan keşke şu işi yapsaydım demek istemiyorum.
o yüzden bu ara ne iş yapmam gerektiği üzerine düşünüyor ve bu doğrultuda bi fikir bulmaya çalışıyorum.
bakalım zaman ne gösterecek.

zamanın ne göstereceğini beklerken de boş durmayayım diye bu yıl üniversite sınavlarına girdim. tabii sonraki sınavda uyuya kalıp da hatta sınava tamamen unutmuş olunca sadece LYS tercihi yapabilecek kıvamda kala kaldım.
Bu yüzden bu ara üniversitelere falan bakındım, hâlâ bakınıyorum.
ama geçen yılkinin aksine bu sefer, psikoloji veya dramatik yazarlık gibi bölümlerle ilgilenmedim ve işe yarayan birine dönüşmek için hukuk alanına yönelmeye karar verdim.

hukuk alanına yönlenirken de sadece 2 yıllıkları tercih edebileceğim için gittim bir kaç özel üniversiteden bilgi aldım. hepsi cebimde olmayan paraya göz dikmiş halde hazır nazır bekliyorlardı. Bilgi alıp çıktım ve sonra iyice düşününce bugün şundan yana karar kıldım: 2 yıllık açıköğretim adalet meslek yüksek okulu tercihi yapacağım. hem fiyatı çok cüzi, hemde sınıfta kalsam bile, götüme giren şemsiye canımı yakamayacak.
ama tabii bu sefer kararlı bi şekilde yırtınarak derslere de çalışmayı düşünüyorum. allahım inşallah çalışırım ve dersleri hep en yüksek puanlarla geçerim amin.

bunun dışında pek bi bok yaptığım yok ve işte günlerim de zaten film, kitap, makalelerle geçiyor. bir de işte Öküz Herif ile kavgalar falan var. Bi küs, bi barış yapa yapa artık küstüğümüzde de birbirimizi ciddiye almıyoruz ve bu durum iyice laçkalaştı.
bilmiyorum bizim durum her halde hep böyle gidecek. yani durum bunu gösteriyor. yani belkide biz kavga etmek için beraberizdir.

onun dışında ne olacak, ne olması gerek pek sikimde değil ve gün içinde eğer evde değilsem dışarda gezinip, hiç girmediğim istanbul sokaklarına dadanıyorum.
böyle yaşamak bazen çok sıkıcı, bazen çok güzel ama her hâlükârda istanbul'un çekiciliği hiç bitmiyor. hep böyle gezip şaşırmalık şeylerle karşılaşabiliyorsun.

geçen gün yine sokaklarda finklerken, bi caddede 5-6 ergenin 25-30 yaşında bi adamı tekme tokat dövdüklerini gördüğümde zor yetiştim. piçler adamı fena benzetmişlerdi ve ağzı burnu iç içe girmişti.
çocuklara "yapmayın etmeyin diye yalvarırken" çok şükür uzaklaştılar ve adamı alıp bi kenara çektim. bi üst sokağa gidecekmiş ve bu yüzden beraber gitmeye karar verdim.

bu arada çocuklardan biri de bi kaç adım uzağımdaydı ve bu yüzden ona "olm yazık değil mi adama, niye böyle yapıyorsunuz" diye sorduğumda "abii gelmiş bizden bonzai istiyor, gidin bulun diyor" diye karşılık verdi. bunun üzerine "tamam, neyse karışmayın gitsin" dedim ve adamı kaldırırken, bu sefer adam "yalan söylüyorlar ya" gibisinden bir şeyler söyledi.
oysa ergenin yalan söylemediği çok belirgindi ve eregenin aksine, adamın yalan söylediği daha çok belli oluyordu. neyse "hadi kalk gidelim, seni gideceğin yere bırakayım" dedim ayyaşa. beraber yürürken, çocuklar yine gelmeye kalkıştılar ama tabii "tamam, gidiyor işte, karışmayın" diyerek durdurdum ve sağ olsunlar piçler durdu.
adamı bi üst sokağa bırakıp yoluma devam ettim ve diğer sokaktaki orospularla göz kırptık birbirimize.

orospulardan biri onu 5-10 lira karşılığında sikmem için çağırdı, ama "senin işine yaramam" dedim "niyeee" diye sordu. "ibneyim" diye cevap verdiğinde "aaa" deyip kahkaha attı.

bu arada sıkıldım yazmaktan. ve zaten her şeyden sıkılmaya başladığım günlerdeyim.
hiçbir şeyi ciddiye de alamıyorum. çok denedim ama olmadı.
noıkta.


16 Temmuz 2017

bi kaç günlük sahte cennet ve öküz herif'in dönüşümü

Öküz Herif geçen pazar gecesi Amerika'dan döndü. Gittim havaalanından aldım getirdim eve.
Uzak kaldığımız bu süre içerisinde taşakları baya büyümüş. Bundan dolayı olsa gerek, benimle konuşurken cümleleri ağır aksak bir şekilde tane tane ağzından çıkmaya başlamış. Sanırım uzak kaldığımız süre içerisinde, beni yine eski ben olarak görmeye başlamış ve bundan dolayı da taşşaklarının ağırlığını üzerime koymaya çalışıyor.

Bu durumuna ilk bi kaç gün bir şey demedim. Biraz alttan aldım, o da benim ona olan bu sakinliğimi kendince anlamlandırmaya çalışıyordu. Ya da ben sabırlı olduğum için, onun beni anlamaya çalıştığını düşünerek sakin kalabildim.

Sakinliğimi koruyup ona sabırla yaklaştıkça, o da bana, ağırlığını daha fazla hissettirmeye başladı. 
Ağırlığının dozunu artırmaya başladığında "biraz daha sabredeyim" dedim ama baktım değişeceği yok ve işte o anda verdim veriştirdim. Dedim "bak şimdi gittin eğlendin falan filan, bu yüzden olsa gerek götün kalktı ve benimle konuşurken çok fazla emir kipi kullanıyorsun. ben senin uşağın, hizmetçin, lalan veya dadın değilim. kendine gel. yatağa girdiğimizde de senin dildon değilim. seni canın sikişmek istediğinde hazır ve nazır bi şekilde seni bekliyor muşum gibi davranma. ikimiz bi hayatı paylaşıyoruz ve sen amerika tatilinden yeni geldin diye benimle konuşurken terbiyesizleşemezsin. ya kendini bi an önce topla, ya da bi dahaki sefere bu şekilde uyarmam, ağzına sıçarım"

Sağ olsun, kem küm, ehem öhöm yaparak pişkinliğe verip kendini biraz topladı ve daha terbiyeli davranmayı tercih etti. 
Bu "pişkinliğe vererek alttan alma tavrı"nı sevmesem de, sonuç olarak bu davranışıyla geri adım atmış olmasını gösterirki ve bu da; bi anlamda iyiye yorulması gereken bir davranış olduğundan dolayı, beni sakinleştirdi.
ama en fazla yarım saat sonra yine emirler verip, beni, eğitimden yeni çıkmış köpeğiymişim gibi gördüğünü belli etmekten de geri kalmadı. yine çok takmadım. güldüm geçtim. hehehehe.

Ama sonraki günlerde de bu halinden pek taviz vermeden devam etti. Resmen adamda, Amerika dönüşü bi tepeden bakma hastalığı hasıl olmuşki anlatamam. Batı hayranlığının en güzel örneğini, bu kadar yakınımda bulabileceğimi hiç sanmazdım. Adamın gözlerinde, amerikan bayrağı gururla dalgalanıyor. 
Ağzına sıçtığımın salağı iki gün amerika'ya gitti, dönüşte kişiliği tamamen değişmiş olarak geldi. Ya madem çok seviyorsun, işte imkanın da var, siktir git orda yaşa değil mi? Bunu ona da dedim, ama güldü geçti.

Tabii bu kadar şımarmasının ve hayran olmuş olarak dönmüş olmasının derindeki nedenini de biliyorum ama o konu çok daha çetrefilli ve derin bir mevzu. Onu ilerde belki daha detaylı olarak anlatırım.
Şimdi bu kadar parlamasının, hayranlığının bu kadar çabuk su yüzüne çıkmasının basit nedenine gelirsek durum şu ki; orda onu misafir eden Ecnebi arkadaşı. 
Çünkü Ecnebi arkadaşı, tatil boyunca harcamaları da kendine ait olmak üzere belli bir program yapmıştı ve benim Öküz'de o programa uyarak tatilini yaptı geldi. 

Ecnebi dediğim de, işte yaşlı bi adam. Geçtiğimiz 2-3 yıl önce bizim öküz'le türkiye'de tanışmışlardı ve bi kaç seferdir birlikte tatil yapıyorlar.
Tabii ecnebi buna abayı yaktığı için bi yandan da bunu şımartmaktan geri kalmıyor. Geçen gün de ona "sana göre biri olmadığımı biliyorum, çünkü yaşlı biriyim. ama yine de buna rağmen, keşke türkiye'yi bırakıp buraya gelsen. zaten bi kaç yıllık ömrüm kaldı. evi sana veririm, ben ölünceye kadar da bana bakarsın" demiş.

Öküz'de yemeden içmeden hemen bunu bana whatsapp'den yazdı. İlk duyduğumda üzülmedim değil. Çünkü bence bu cümleler, gerçekten çok ama çok hüzünlü duruyorlar. 
Adamın kimsesizliğinin ve sevgiye açlığının en büyük göstergesiydiler.

Bunu Öküz'le de konuştuk ve ona "ya bu durum çok hüzünlü, adama üzüldüm valla. baksana demek güvenebileceği hiç kimsesi de yok. oysa ben, en azından uzak bile olsa bi akrabası falan vardır diye düşünüyordum. yazık ya" falan gibi cümlelerle düşüncelerimi ifade ettiğimde, o "evi bana bırakacakmış, seni de alırım yanıma" diye karşılık verdi. Midem bulandığı için konuyu değiştirdim ve gün geçmeye devam etti.

Gün geçerken, Yaşlı Ecnebi'yi düşündüm. Çünkü daha önce en azından 1 kişi de olsa bi kuzeni-muzeni bir şeyciği vardır diye düşünüyordum. Ama meğer bildiğimin tam tersiymiş ve adam ölse, soyu yer yüzünden tamamen silinmiş olacak. 
Bence bu şekilde ölmek, bir insanın sanırım yaşayabileceği en hüzünlü durumdur. Daha başka ne olabilir ki? Şu an aklıma da gelmiyor. 
Zaten annesi-babası da, o henüz 20'li yaşlarındayken, onun ibne olduğunu öğrendikleri için, depresyona girip beraber intihar etmişler. Adam yıllarca anne-baba'sının, kendisi yüzünden intihar ettiği gerçeğiyle tek başına yaşamış gelmiş.

Tabi tek kalmış ama uslu durmamış ve 70'lerin sonunda, yani sanırım tam olarak 80'lerin başında da AIDS kapmış ve o günden bu yana AIDS'li olarak yaşıyor. 
Onunki sadece taşıyıcılık olduğu için olsa gerek, ona pek bi zararı yok. Düzenli ilaçlarını vs kullanıyor, kontrollerini oluyor falan. Ama diğer insanlarla ilişkisinde ne yapıyor, nasıl yapıyor bunu bilmiyorum.
Bu konu kafamı kurcalamıyor da değil.

Ecnebi'nin hayatında kan bağı olarak hiç kimsenin kalmaması üzücü. Zaten normalde de sadece 3-4 arkadaşı var o kadar. Onlar ise onun gibi yaşlı ve içlerinden biri sakat. Ayrıca hepsi de obez. 
"işte kendi kendilerine yuvarlanıp gidiyorlar" tabiri onlar için hüzünlü bir cümle olur ama öte yandan gerçekliği de tartışılmaz derecede sert bi şekilde karşımızda duruyor. Bu yüzden bu cümleyi kurmadan edemeyeceğim. Ama "komik olsun diye kurmadığımı belirtmek"ten de kendimi alamıyorum.

Öte yandan, ecnebi grubun, Öküz Herif'in tatil süresi boyunca attıkları fotoğraflarda, sadece yalnız insanlara has olan o durgun derin bakışlar ve zoraki gülümsemeleri gözümden hiç kaçmadı. Hepsi de mutsuzluğun en etkili tarafına çoktan geçmişler. Yani, ellerinden gelen hiçbir şey olmadığını kabullendikleri LEVEL'ı çoktan aşmışlar ve derin durgun bakışlarıyla poz keserken, sessizce diyorlarki;
"Biz mutsuz, 50'sini çoktan geçmiş yaşlı, şişko, amerikalılar'ız. Bir kaç günlük ömrümüz kaldı ve ölmeden önce, birinin bize bakmasına, bizi merhamet göstererek sevmesine çok ihtiyacımız var. Paramız var ama güvenebilecek arkadaşlarımız yok.  Ailelerimizi de yıllar önce terkettik, zaten tek çocuktuk ve onlarda başka çocuk yapmadan öldüler. O zamanlar bu tür şeyler sikimizde değildi. Çünkü çok gençtik ve sadece kendi hayatımızı yaşamaya and içmiştik. 

İşte görüyorsun, hayatımızı yaşadık, sevdiğimizden emin olduğumuz kadın ve erkeklerle yatıp kalktık, sevdiğimizi sandığımız işlerde çalıştık ve tüm bu yaşamımız süresince de deliler gibi eğlendik. Deliler gibi. Anlıyor musun?
Çünkü yaşarken para kazanmaya biraz fazla odaklanmışız ve çevremizde kimse olmadığını şimdi anlıyoruz. Geriye kala kala bu 4 kişilik ekip kaldık ve işte son günlerimizi böyle oyalanarak geçiriyoruz. 

Birimiz 10 yıl önce trafik kazası geçirdi, kimsesi olmadığı için biz baktık. Ama çok şükürki kazadan önce çok para biriktirip, üzerimize sadece bedensel olarak yük oldu. Yoksa ona bakar mıydık, inan biz de bilmiyoruz. lütfen bizi yargılamayı kes, çünkü bunu sen de bilemezsin. 

Geçen yıl bir arkadaşımız öldü. Parası da vardı aslında ama parası umrumuzda değildi ve ona çok iyi baktık. Ölürken kimsesi olmadığı için her birimize 600 bin dolar bıraktı. Bu paralarla ne yapacağımız hakkında en ufak bir fikrimiz yok. banka hesaplarımızda öylece duruyorlar. 

Yani anlayacağın sadece yaşıyoruz ve hala 0,30 sent'lik hamburgerlerden yiyoruz, en ucuz marketlerden alışveriş yapıyor, en kötü kahveyi en güzel kahveymiş gibi yudumlayarak içiyoruz.
Üstümüzdeki en marka kıyafetin değeri 13 dolar ve bu durum umrumuzda değil. Paralarımız hala yerinde duruyor. tek lüksümüz ise yıllar önce alıp taşındığımız Golden Gate Köprüsüne bakan küçük şirin bahçeli evlerimiz.

Peki sen ne yapıyorsun ortadoğu'da?
Selamlarımızı alıyor musun? sana gönderdiğimiz sahte tebessümlere inanmış gibi yaptığını biliyoruz, çünkü bir zamanlar bizde senin yaşındaydık ve nasıl rol yapılır, ne zaman rol yapılır çok iyi biliyoruz. ama elimizden gelen bir şey yok. sen bizi, biz seni anlıyoruz. Farklı coğrafyalarda, aynı yanlışlıkları yaptığımız için olsa gerek aynı yalnızlıkla boğuşuyoruz.

Gördüğün gibi biriktirdiğimiz paralar hiçbir işimize yaramıyor. Ailelerimiz yok, bize bakacak kimse yok, bize yaşlı olduğumuz için merhamet gösterecek kimse yok. Sığ maddi zenginliğimizin de bir işe yaramadığını şimdi anladık. Yıllarca farklı ülkelerdeki büyük şirketlerde sürünürcesine çalışıp, biriktirdiğimiz parayla sadece Golden Gate Köprüsü'ne bakan evler alıp kendimizi hapsettik. şu an tüm kafalarımız karışık. 

Biliyorsun akşam saatlerinde köpeklerimizi gezdirmeye çıkıyoruz. Hepimizin köpekleri var. Çocuk sahibi olmamayı yıllar önce tercih etmiştik, çünkü köpek bakmak daha kolaydı. Çünkü çocuklar değil, köpekler modaydı. 
Şu an bu köpekler bizi sosyalleştiren varlıklardan başkası değil. Yani aslında onlar, nefes alıp veren birer modern meta. 
Her akşam köprüye yakın parklarda köpeklerimizle gezinirken, birbirimizin köpeklerini seviyor ve ne kadar tatlı olduklarına dair yeminler ediyoruz. Oysa yaptığımızın "yalnızlığımızı yok etme" çabasından başka bi anlamı yok. Köpeklerin de canı cehenneme. Bize bakacak kimse yok! Anlıyor musun? Çünlü yaşlandık ve ölmek için gün sayıyoruz. Paralarımız bankalarda faiz hesaplarında işlemeye devam ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, neden o paralarla şu kalan bi kaç günlük ömrümüzü de daha iyi geçirmek için çabalamadığımızı da bilmiyoruz. Bi fikrimiz de yok.
Lanet olasıca dolarlarla ne yapılabilir ki? Köpeğiniz çok tatlı bayım."

İşte durum böyle. Öküz Herif ise ecnebilerin bu acıklı durumunu okuyamadığı ve okuyamayınca da,  şımartıldığı için beni "gel" dediğinde "gelen", "git" dediğinde "giden" bir köpek olarak görüyor. Bunu bir kaç sefer anlattım ama cık anlamadı. Geldiği günden bu yana kavga ediyoruz ve bu sabah da kavga ettik, o da giyindikten sonra bilgisayarını vs alıp gitti. 
Artık Öküz Herif'in kavgalarını o kadar normal ve sıkıcı görüyorum ki, onun bağrış çağrışını siklemiyorum bile. 
Bu tekrarlardan da sıkıldım. İyice.

30 Haziran 2017

Ramazan Bayramı ve Ailece Bayramlaşmak

Bu bayram bir değişiklik yapıp memlekete geldim. Zaten işsiz güçsüzken, Öküz Herif'de geçtiğimiz aylarda biz kavga ettiğimizde, kendine bayram planı da dahil olmak üzere 2 haftalık Amerika tatili ayarlayıp şimdi San Francisco'ya gitmişken, ben de bayram boyunca oturup günlerimi "kimsem yok ühühühühü" diye ağlayıp zırlayarak geçirmek istemedim.

Durum böyle olunca da Öküz Herif'in arabasını aldım çıktım yola. Ak Parti'nin, yani Reis'in, yani Erdoğan'ın, yani şu an rakipsiz olan tek iyi liderin yaptırdığı yüzlerce kilometrelik duble yolları kâh durup dinlenerek, kâh uyuyarak aştım geldim. Yollar da bayaaa havalı ve güzel. Aştığım her kilometrede "HİZMET BEEE" dedim durdum.

(Bu arada, şu yol mevzuları, türkiye'nin batısında (özellikle bir anda vecde düşmüş gibi akp eleştirisi yapan çomarlar arasında) önemsiz gibi görülerek eleştiriliyor ama yani doğu'da büyümüş, çocukluğunu fakirlik içinde orda geçirmiş benim gibi insanlar için bu yol mevzusu hiç ama hiç önemsiz değil. Zaten ne derler bilirsiniz: yol medeniyettir.

son cümleyi; bunu unutanlar olduğu için yazmak zorunda kaldım. herkstn özr dilrim.
ve yeri gelmişken söyliyeyim; Allahım, diğerleriyle karşılaştırdığımda ben tayyip'den razıyım, sen de razı ol. doğu'yu pislikten tamamen kurtaracağı güne kadar onun canını alma, onu dünya'da biz doğuluların esiri olarak tut. amin.)

Memlekete geldiğimde, gözüme çarpan ilk şey Toki, Kürt ve Laz müteahhitlerin kardeş kardeş elele verip, koca beton binalar dikmiş olması oldu. Üstelik hepsi de dolmuş.
Gerçi zaten bizim oralarda her evlenenin en az 13 çocuk yapma takıntısı olduğundan dolayı dolmamaları da imkansız ya neyse.
Ama buna rağmen hâlâ yapılmaya devam ediyorlar. Üstelik büyük şehirlerdeki, kutu gibi küçük küçük kümesler halinde yapılan evlerin kopyası da değil. Gayet 130-150 metrekarelik devasa evler bunlar.

En sevdiğim yanları ise zaten her taraf boş arsa olduğu için, dikilen binanın10 katı kadar boş alan bırakmak zorundalar. bu yüzden her tarafta irili ufaklı binalar bitmeye başlamışken, aynı zamanda koca koca park ve bahçelere de kavuşuyorlar.


Geçen yıl şehir geneline doğalgaz geldiği için artık tezek ve kömür yakmaktan da kurtulmuşlar. Millet şimdi yavaş yavaş doğalgaz'a geçerken, kış aylarında şehrin üstünde biriken kömür dumanındaki şeytan silueti de yok olmaya başlamış.

Şehrim gittikçe güzelleşiyor. Sanırım biraz para biriktirince (ki ben asla biriktiremeyeceğimi adım gibi biliyorum) dönüp şehrime gidicem ve kendime küçük bi arsa alıp, ortasına 2 katlı bi ev yapıp, kalan boş alana da domatesimi ve kendi hıyarımı ekip kalan ölümlü günlerimi de öyle geçiricem. (Bakalım artık. İnşallah nasip olur. (ya dua etsenize. amin.)

Ev arsa olaylarını aşıp, diğer insani olaylarıma dönersek; son bi kaç yıldır, yeniden inşa etmeye kalkıştığım aile bağlarımı bu bayram vesilesi ile biraz daha iyileştirdim gibi. Çünkü onların da bakış açıları gittikçe değişiyor ve artık herkes birbirine daha mütevazı ve daha tahammülkâr davranarak iletişim kuruyor.
Buna şahit olmak ve değişimin içinde yer almak ve hatta; (sanırım) değişimi tetikleyenin kendisi olmak hoşuma gidiyor.
Ailemdeki herkesin beni bir birey olarak görmeye başlaması ve aslında bi yandan da kendi bireyselliklerini fark etmelerini sağlamak çok hoş.

Bu hissi, gerçek insani yaşamın duygularından yoksun, kuru harflerden ibaret kelimelerin bir araya geldiği cümlelerle anlatmak imkânsız. Henüz o duyguların yüklendiği kelimeler, yazdığım dile kazandırılmadı. Kazandırılmadıkları için de o hissin anlatılabileceği cümleler kurulmaya müsait değil. O kelimeler icat edildiğinde, elbette bir bahane ile cümlelerimi kurmak işine canla başla girişip, içimi rahatlatacağım. Şimdilik kendimi akarak anlaşılmak için, tekrar kum saatinin içine alıyorum.

Ailemin yanına geldiğim günden bu yana hep bi şekilde bir şeylerin ağız dalaşında buluşuveriyoruz. Bu elimizde olan bir şey değil. Belki de biz ailece kavga ederek iletişim kuruyoruz. İletişim şeklimiz budur ve aslında normaldir de. Ama doğrusu bu normalse bile geriliyorum ve çok üstüme geldikleri anda hepsinin ağzına sıçıveriyorum. Etraf sakinleştiğinde bi bakıyorum ki; herkes bana keskin gözlerle bakıyor. Sanki hepsinin ellerini kollarını bağlayıp falaka atmışım gibi düşman ve yabancı gözlerle beni süzüyorlar.

Belki de onlara kelimelerimle acımasız bir şekilde davranmamı kabullenmek zor geliyor ama bi yandan da "işte sen busun ve böyle olduğun için senin için endişeleniyoruz" adlı bakışlarıyla beni süzüp duruyorlar.
öyle baktıklarında üzülüyorum ve derin derin nefes alıp, burun deliklerimi şişirebildiğim kadar şişirdikten sonra yavaaaaşça dışarı veriyorum.

Önceki gün yine bir tartışma içindeyken küçük ablam "artık bende hakkımı savunuyorum, eskisi gibi değilim" dediğinde içimde bi anda sevinçten çiçekler açmış gibi oldu. Ama bi yandan da henüz yolun başında olduğu o kadar belli ki. Ama yine de buna şükür demekten başka yapacak bir şey yok.
İnsanlık için büyük, kendisi için küçük bir adım atmış. Diğer ablamlar da şimdi daha farklılar ve bu fraklılıkları konuşurken hemen anlaşılıyor.

Annem bir kaç kelime de olsa Türkçe konuşmayı öğrenmiş. Bazen benimle konuşurken, farkında olmadan sarf ettiğinde gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Çünkü komik bir türkçesi var.

Ortanca ablam, sanırım biriyle flört ediyor ve flörtleşmesinin sonunun da evlilikle biteceğini düşünüyor. Oysa eskiden evliliğe karşıydı ve onu istemeye gelen onca kişiye her seferinde "hayır" demekten dilinde tüy bitmişti.
"Hayır" demesinin nedeni, henüz 12 yaşındayken, karşı köydeki adamın 13 yaşındaki oğluyla evlendirilen, şimdi ise yaşı 53 olan ablamdı.
53 yaşındaki bu ablam kocasından da, kumasından çok çekti. Bu bayram, farklı bir ilde yaşamakta olan onu da görmeye gittim. Çok yaşlanmış, iyice zayıflayıp ufalmış, ön dişlerinden biri düşünce gülümsemesi daha samimi olmuş. Türkçe konuşmayı bir kaç kelime bile olsa öğrene-memiş.

Ana dilimi unutmadığımı annem ve 53 yaşındaki ablamla konuşurken fark ettim. Çok da zorlanmadan gayet iyi iletişim kurduk. İçim huzur doldu, vicdanım rahatladı.
İşte bir bayram da böyle geldi geçti. Nice bayramlarda buluşmak dileğiyle.

21 Haziran 2017

bu ay aldığım yeni ev arkadaşım hakkında bir iki şey

Geçen hafta, daha önce tanıştığım bir gay arkadaşı, yeni ev arkadaşı olmak üzere evime aldım. Yani bu seferki ev arkadaşım, önceki ev arkadaşlarımın aksine, erkeklerle yatan bir erkek.
Böylece gay ev arkadaşı edinmeme yeminimi de bozdum. (gerçi böyle bir yeminim yoktu, ama gay ev arkadaşı almamaya özen gösteriyordum. malum, herkes gibi bende içten içe homofobik bir homoyum)

Geçen onunla, sağdan soldan, havadan cıvadan, kıldan tüyden şeyler hakkında konuşurken, gay ev arkadaşı almama konusunu ona da "ya aslında gay ev arkadaşı almamaya dikkat ettim hep" dedim ve bunun üzerine o "ya allah seni inandırsın, aslında bende hep gay ev arkadaşlarından kaçtım. zaten bugüne kadar da hiç gay ev arkadaşıyla aynı evde kalmadım" dedi.

O böyle söyleyince ben kendimce nedenlerimi;
"gay olsun veya olmasın gibi bir takıntım yok. ama daha önce bir iki sefer gay arkadaşlık sitelerinde, ev arkadaşı ilanı verdiğimde, ilana cevap verenler adeta yatağa girecek birine bakıyorlarmış gibi hep seks odaklı bir beklentiyle yazdılar ve bende bu yüzden, gay ev arkadaşı almaya tövbe ettim. bir de biliyorsun, biz gayler sürekli sikişiyoruz ve yaşadığımız yerler çok kısa bir süre içinde doğal kerhanelere dönüşüyor. sanırım bunu da sevmiyorum. hatta bu huyumuzdan nefret bile ediyorum diyebilirim." dedim.

güldü ve gülüşünden cesaret almış olarak devam ettim:
yani sonuçta ibneyiz diye, tavşanlaşmaya gerek yokki. iki erkek yalnız kalınca seks yapmak zorunda değillerki. ama bizim alemi biliyorsun. çok fazla seks yapıyoruz ve hatta yapmak zorundaymışız gibi yaşıyoruz. kendi cinsimizden biriyle tanıştığımızda, seks yapmacayacaksak muhatap bile olmuyoruz" gibi bir davranışla yaklaşıyoruz. ki bu da bana iğrenç geliyor." dedim.

cümlem üzerine ve zaten cümlelerimi kurarken o yine gülümsüyordu. cümlemin biteceğini ve artık gülümsemeyi kesip, konuşma sırasının olan geldiğini ses tonumdan anladığı için o şöyle konuşmaya başladı:
"evet ya biraz öyleyiz. bunu bende sevmiyorum. bu yüzden gay arkadaşlar bile edinmiyorum. sanırım biraz tuhafız ve seks'e takıntılı olduğumuzun farkında değiliz. ya da kabul etmek istemiyoruz. bilmiyorum ve açıkçası bende bundan rahatsızlık duyuyorum." dedi.

onunla olan bu gizli homofobik tadında konuşmamızdan sonra, kafalarımızın hemen hemen aynı olmasına sevindim. yani sonuçta tanıştığımız her erkekle yatmak zorunda olmadığını bilen eşcinsel bir erkekle karşılaşmaktan uzun zamandır ümit kesmiştim.
zaten kalp, kanı sadece sike pompalıyormuş gibi yaşamak sıkıcı. oysa kalp, kanı beyne de pompalar. yıllardır tüm bilimsel veriler böyle diyor. ama hayat gay'lere farklı bir deneyim yaşatıyor. bu da ayrı tabii..

ev arkadaşım iyi bir çocuk. benden 2 yaş küçük. boyu ise benden 18 cm uzun. hafif cüsseli bir tip, ama spor yapmadığı için, vücudundaki yağlarının çokluğundan dolayı meme uçları aşağı doğru sarkmış. bazen atlet giydiği zaman alıcı gözle bakıp, onu seksi bulduğum olmuyor değil. ama hemen sonrasında omzundan sırtına doğru inen kılları gördüğümde, soğuyuveriyorum.

burnu ve ağız yapısı da hoş. konuşurken sürekli ağzından tükürük sıçratıyor ve bu yüzden ilk günlerde yaptığım tükrük banyolarından sonra çok fazla yakın olmamaya özen gösteriyorum. o konuşurken ben genelde salonun öteki ucunda oluyorum ve böylece o konuşurken ağzından tükürük sıçrasa bile, ben göremeyeceğim için yüzü de kızarmamış oluyor.

onun dışında esmer bir teni var. çok tatlı ve insanda, hemen dokunma hissi veren bir esmerlik bu. gözlerinin hafif şehlasından dolayı da, sempatik bir hali var. kirli sakal da yakışıyor piçe. hafif kırlaşmaya başlayan saçı, sürekli gülmeye hazır duran yüzüyle, insanda güvenilir, zararsız ve iyi biri intibası yaratıyor. bu iyiye delalet.

eğitimli biri de. daha önce okuduğu okulla ilgili olarak, 2 yıl öğretmenlik yapmış ama sonrasında yapmak istediğinin öğretmenlik olmadığına karar verip istifa etmiş. sınavlara girip istediği bölüm olan ingiliz dili ve edebiyatı'nı kazanmış ve şimdi o bölümü okuyor. ingilizcesi çok iyi olduğu için de, okul okurken, aynı zamanda ingilizce dersleri de verip, ailesine yük olmadan kendi hayatını yaşayıp gidiyor.

ailesi dedim de, babası bir kaç yıl önce ölmüş müslüman bir inşaat amelesiymiş. annesi ise bir yahudi. babası ve annesin tanışması ise; babasının, annesinin evlerinin inşaatında çalışmaya başladıklarında tanışmışlar. yani teeee 35-40 yıl önce falan.

annesi ve babası birbirlerini ilk gördüklerinde hemen aşık olmuşlar ve gizli gizli buluşmaya başlamışlar. sonra evlenmek istediklerinde, bunu ailelerine söylemişler ve aileler karşı çıkmış. çünkü biri müslüman aile, diğeri yahudi aile. iki aile de birbirlerini istememişler ve çocuklarının birbirleriyle konuşmasını, buluşmasını yasaklamışlar. bir süre sonra çocuklar bakmışlarki, aileleri ikna edemiyorlar, onlar da evden kaçmışlar. her iki aile de bunları reddetmiş ve böylece onlar da kendi hayatlarını kurup 3 çocuk dünyaya getirmişler. çocuklardan en küçüğü, işte benim ev arkadaşım.

annesi, kocası öldükten 1-2 yıl sonra müslüman olmuş. yahudi'liği sevmiyor ve saçma yahudi inançlarının bir çoğunun, müslümanlığa da karıştığını gözlemlediği için, gerçek müslümanlığın yaşanılmadığının ve hatta müslümanlık inancı diye yaşanılmakta olan bir çok ibadet'in yahudilik kaynaklı olduğunu dile getiriyormuş.

çocuklarını da bu yüzden yahudi olarak değil, kocasının gerçek müslümanlığı yaşamasından dolayı, müslüman olarak yetiştirmiş. diğer çocukları bilmiyorum ama ev arkadaşım olan çocuğu, gerçekten müslümanlığı araştıran ve araştırdıktan sonra kendine müslüman demeye başlayan biri. son bi kaç yıldır bende müslümanlığı kur'an kaynaklı öğrenmeye başlayan biri olarak söyleyebilirim ki; onunla islam'a olan bakış açımız da aynı.

bu arada sevmediğim yönlerinden biri de sadece ingilizce kitaplar alıp okuyor ki buna sinir oluyorum. türk edebiyatına hiç ilgisi yok ve hatta "hiç olmayacak"ını da söylüyor. çünkü onu çeken şey ingiliz edebiyatı. özellikle ilk eserlere bayılıyor.

ibranice, fransızca, ingilizce, biraz da ispanyolca ve ana dili türkçe de olmak üzere 5-6 dil biliyor. bu çok güzel bir şey. onunla gurur duyuyorum :)

19 Haziran 2017

aileden nefret etmek veya aileyi özlemek

ailemi özledim. sevmesem de özledim.
insan özlüyor yani. çünkü, ot bok püsür gibi yerden bitmedim, gökten düşmedim, ya da bir kimyager tarafından laboratuvarda yaratılmadım. tüm insanlar gibi bir anne doğurdu beni.
kardeşlerim var. sevmesem de varlar. eğer onlardan önce ölmezsem, yaşamım boyunca hep var olacaklar. onları da özledim.

ailemle kavga etmeyi özledim. birbirimize düşman düşman bakmayı ve sanki düellodaymışız gibi hep tetikte olmayı özledim.
evet, onlardan nefret ediyorum ama elimden olmadan da özlüyorum. bunu önleyemem, önleyemiyorum.

zaten sıkıldım bu şehirden, bu kalabalıktan, bitmeyen koşuşturmadan, denizden, havadan, sudan. hepsinden, her şeyden sıkıldım.
bir müddet uzaklaşmak istiyorum, bir müddet yok olmak istiyorum istanbul'dan.


16 Haziran 2017

yalancının mumu

bir kaç aydır işsizim ve bu yüzden evde göt büyütüyorum. ilk istifa ettiğim günden bu yana, birikmiş paramın verdiği o huzurla yaşadım geldim. ama sanırım önümüzdeki ay param bitecek ve huzur denilen o şeyi mum ışığıyla arayacağım. 

ilk cümleden yola çıkarak şunu da söylemeliyim ki; hayat romantik, tatlı, seksi veya başka bir şey değil. hayat başlı başına sıkıcı bir macera. 
tabii insan olmanın verdiği gereklilikten dolayı da; hep ne olacak adlı bir gizemle örülü.

ne olacağını hepimiz merak ediyoruz ve son nefesimize kadar da merak edeceğiz. 
bu yüzden olsa gerek, yaşarken plan yapamıyorum. hatta planlı yaptığım hiçbir şey yok, yapmaya çalışınca da olmuyor. ya da ben yapamıyorum. 
aslında doğrusu bu olsa gerek. yani benim yapamamam. çünkü, hayatım biraz düzene girince hemen panikliyorum. sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi, sanki bi yere kapanmışım veya kapatılmışım gibi bir hisle dolup taşıyorum ve öyle olunca da her şeyi dağıtıyorum.

tabii bundan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki; sadece düzene girmekle alakası yok. genelde işi, beraber çalıştığım insanların benden yalan söylememi beklemeleri ve hizmet verdiğimiz insanların gözünü yalan söyleyerek boyamamı istediklerinde bırakıyorum. evet bundan rahatsızlık duyuyorum ve o yüzden işi bırakıyorum. 
çünkü para kazanırken yalan söylemek zorunda olmayı 25 yaşımda bıraktım ve tamamen yalansız olacak bir hayat kurmaya kalkıştım. hem rızkı veren allahtır ve temiz bir rızık için doğruluk üzere olmak yeterdir. buna iman ettim.

yalan söylemeden yaşamaya karar verdiğimde 25 yaşındaydım. sonraki 3 yıl boyunca yine yalan söylemeye devam ettim ama en azından eskisi gibi değildi. bu süre içerisinde yalan söyleme sayımı gittikçe düşürdüm ve öyleki artık nerdeyse aylardır hiç yalan söylemediğim günleri bile yaşamaya başlamıştım.
son 4 yıldır ise arada ağzımdan kaçırdığım 1-2 yalan dışında, (çoğunlukla eski alışkanlığımdan dolayı) hayatımda olan insanlara hiç yalan söylemiyorum. söylemedim de.

zaten beni yalan söylemeye iten veya yalan söylemek zorunda bırakan insanları uyarıyorum ve ne olursa olsun, yalan söylemeyeceğimi söylüyorum. bu yüzden farklı işlerimdeki 2 patronumda da azar işittiğim olmuştur. ama sikimde değildi. her ikisinde de bastım istifayı çıktım. 
işten çıktıktan sonraki süreç biraz zorluydu ama sonuçta doğru yaptığını bilmenin verdiği huzur hissi insanı sakinleştiriyor. bir kaç aylık işizlik macerasından sonra ise, eski işlerime oranla daha iyi işlerde, daha iyi maaşlarda çalıştım. çünkü allahın eli yoktu ve bu yüzden olsa gerek hemen iş bulunmuyordu.

yalan söyleyerek çalışmama durumunu "zorlu bir duruş" olarak görüyorum. evet zorlu, ama aynı zamanda karşındakine de bi soğuk duş etkisi yaratarak kendisine gelmesini sağlıyor. mesela daha önce çalıştığım bir ofisteki patronum müşterilerimizden birine yalan söylememi istediğinde "ben olmayan bir şeyi söyleyemem, eğer söylenmesi gerektiğini düşünüyorsan da sen söyle" demiştim. toplantının ortasında göt gibi kalmıştı, ama daha sonra benimle olan konuşmalarında doğru konuşmaya özen gösterdiğini fark etmiştim. üstelik işten çıktıktan ayla sonra da bi yerlerde karşılaştığımızda çok saygılı davranmıştı. hatta sanırım bunu bilerek hissettirmişti.

insanlar benimle çalışmak istediklerinde, ne olursa olsun yalana söylemeyen biri olduğumu bilerek benimle çalışmalılar ve istekleri de bu doğrultuda olmalı.

yani tamam cinsel hayatımda çok kıvırıyor olabilirim ama bu insan ilişkilerimde de kıvırtabileceğim veya kıvırma hakkımı kullanmamı gerekli kılmaz. 

sadece iş hayatımda değil tabii, genel hayatımda da yalan söyleme sayımı düşürdüm ve dediğim gibi son bi kaç yıldır alışkanlık dışında aniden ağzımdan çıkan 1-2 yalan dışında hiç yalan söylemedim. arkadaşlık ilişkilerim veya gündelik tanışmalarda da yalan söylemeyi yok ettim. böyle yapınca arkadaşım kalmadı ama doğrusu bundan çok da şikayetçi değilim. hatta tuhaf derecede mutlu bile sayılırım.

hayatıma giren insanlara ise daha en başından hiç yalan söylememe takıntımı edindim. bunu büyük bir başarı ad ediyorum kendime. çünkü hiç yalan söylenmeyen bir arkadaşlık kadar değerli olan hiçbir şey yok. bunun tadını zamanla daha fazla almaya başlıyorsunuz.
üstelik kimseden saklayacak bir şeyiniz de olmuyor, kimseden korkunuz da kalmıyor, kimseyi ve kendinizi, gelecekteki olası kırgınlıklara da itmiş olmuyorsunuz. en güzeli bu şekilde ve kafanız hep rahat bi şekilde yaşıyorsunuz. hatta çoğu zaman, geceleri de kafanızı yastığa bıraktığınız an uyuya kalıyorsunuz. çünkü gün içindeki yalanlarınız kafanızda dönüp durmuyor.

bu şekilde daha mutlu olduğumu ve daha fazla mutlu olmaya devam ettiğimi de fark ettim. 
öte yandan konuşurken yalan söylemesem de, yazarken çok yalan şeyler yazıyorum. bunu nasıl yok edebileceğimi ise bilmiyorum. bunu yok etmek istiyor muyum, onu da bilmiyorum.


11 Haziran 2017

babamın boku

12 veya 13 yaşında falandım. Yani yaşımın kaç olduğundan emin olamadığım ama babamın abimlere misafir geldiği yazdı.
Bana, abim ve yengem baktıkları için, o yaz babamın gelişine sebepsizce sevinmiştim.
Sanki bir babam olması hissini ilk defa yaşadığım bir yaz gibiydi.
Çünkü o güne, kadar bazen mahalledeki çocukların, babalarının elinden tutması gibi şeylere çok fazla şahit olmaya başlamıştım ve doğrusu sanki kıskanıyordum da.

Çünkü abim bana bakıyordu ve doğrusu en yakın olduğumuz zamanlar, beni dövdüğü anlar yalnızdı. Bu yüzden diğer çocukların, babalarıyla olan ilişkileri daha masum ve daha sıcak geliyordu bana.

Yanımda babalarıyla konuşmaları, harçlık almaları, tartışmaları bile çok sıcaktı.
Hani tartışmaları diyorum ama öyle ciddi tartışmalar da değil, daha çok babalarına, istedikleri şeyi aldırmaları üzerine oluyordu. Şimdi bile o arkadaşlarımdan birinin, yanımdayken babasına, ona bisiklet alması için attığı trip hâlâ gözlerimin önündedir. O dişlek ağzıyla nasıl da "yaaa eeee baba, senden de ilk defa bişiy istedik, onu bile almıyorsun" deyişi ve babasının onu kendine çekip öpmesi, şimdi olduğu gibi o zaman bile çok tatlı gelmişti.
Zaten baba, çocuğun, sonsuz trip atma hakkının olduğu birinden başkası değil.

Yukarda "abim dövüyordu" falan dedim ama haksızlık etmiyeyim, çünkü her zaman dövmüyordu, bazen yüzümü tükürükle yıkarsa kendimi daha şanslı bile sayıyordum. Ama tabi aşağılanmış olma durumum kötüydü.
Bu dayak veya yüzümü tükürükle yıkaması sonrasında yaşadığım aşağılanma hissini ise, bi kaç günlük, hiç kimse ile konuşmama ve sadece su içmek gibi tepkimlerimle dile getirerek rahatlıyordum.

Bunu çok bilinçli yaptığım da söylenemezdi. Ama hiç kimse ile konuşmayıp sessiz durunca dikkat çektiğimi fark etmiştim ve bu yüzden, abim ve yengem, bi kaç gün öncesine nazaran, bana daha iyi davranmaya başladıkları için kendimi daha iyi hissediyor, aşağılanma duygusunu da bastırmaya başladığım için yavaş yavaş yok olduğunu hissedebiliyordum.
Yemek yeme durumu ise işte onların zorlamasıyla ne kadar yiyebileceksem yiyor, sonrasında ise sofradan hemen kalkıyordum.

Neyse işte böyle günlerin bolca yaşandığı bir yazdı ve babam o yaz misafir olarak gelmişti.
Tabii misafir olarak gelmişti ama doğrusu şu ki, 1-2 yaz önce beyin kanaması geçirmiş, hastanede geçirdiği günler sonrasında toparlanınca taburcu olmuştu.
Beyin kanaması geçirdiği için de, artık inşaatlarda bekçilik vs yaparak çalışmıyordu.
Bekçilik yapmaması güzeldi, zaten oğulları kendi işlerini kurmuş, para kazanmaya başlamışlardı ve o da bu yüzden artık zorunlu bir emekli hayatı yaşıyordu.

Beyin kanaması geçirmesinden bir süre sonra (veya tam da beyin kanamasıyla beraber)ise Alzheimer hastalığına yakalanmış, bu yüzden de emekliliği % 100 hak etmişti.

Alzheimer hastalarının ne kadar büyük bir yük olduğunu anlamak için, ailenizde böyle bir hastanın olması gerekir. Aksi takdirde anlayamazsınız.
Çünkü 60-70 yaşlarında biri aniden çişini oturmakta olduğunuz odanın ortasına yapar, kakasını zaten hiç tutamaz, konuşmayı zamanla unutmaya başlar, size dönüp "sen kimsin" diye sorar ve hatta kendi yaptığı ve oturmakta olduğu gecekonduya bakıp "burası neresi, neden burdayız" diye sürekli sorup durur.

Bir anda kusmalar, durduk yere çıkardığı kavgalar, kendi kızlarına ve erkek çocuklarına ettiği sikmeli-sokmalı küfürler, artık normalleşir. Çünkü altına sıçtığında onu sobalı bir evdeki banyoya sokup temizlemek her şeyden daha zordur. Adeta ölmesi, sizin için bir kurtuluş olur.

Belki de ben, o çocuk halimle babamdan çok sorumlu olmadığım ve tamda hastalandığı yıl abimlerle başka bir ilde yaşamaya başladığım için, ölmesini hiç dilemedim. Ama eminimki ablamlar ve diğer abimler, babamın bir an önce ölmesi için, sık sık allah'a yalvarmışlardır. Bundan eminim. Çünkü biz de normal bir aileydik. Dünyaya sadece mutlu olmaya gelmiştik, bokla püsürle uğraşarak mutlu olamazdık ve zaten bir türlü de olamıyorduk.

Babamızın ölmesini dilememiz, babamızı sevmediğimiz anlamına gelmez. Ama doğrusu şu ki; doğunun en soğuk ve en uzun kış süren illerinden birinde, 60 -70 yaşlarında götü boklu bir adamı temizlemek için sobalı bir evin banyosuna sokup üstünü çıkarmaya çalışmak, atomu parçalamaktan daha zordur. Çünkü sizi tokatlar, yumruklar, kızı veya oğlu olmanıza rağmen küfür eder, en hafifinden ise durmadan yüzüne tükürür.
Zaten aklının yerinde olduğu zamanları veya aklının gittiği anları kestiremezsiniz, bu yüzden hep tetikte olur, en azından aklı yerindeyken olabildiğince temiz tutmak için elinizden geleni yaparsınız.

Ablamların, ellerinden geleni fazlasıyla yaptıkları dönemlerde, babamın kullandığı ilaçlarda işe yaramaya başlayınca, artık eskisine nazaran daha iyiydi.
İyi olunca ve mevsim de yaz olunca, yanlarında kaldığım abim, onu gidip bi kaç günlüğüne bulunduğumuz şehre getirmişlerdi.

Gün içinde babam, daha çok evde kalıyor ve bazen dışarı çıkıp gezdikten sonra eve dönüyordu. Hatta bir keresinde, abimin dükkanına gelmişti ve o gelmeden önce yengem telefon açtığı için, ben de gidip onunla yürümüş sonrasında ise beraber abimin dükkanına gitmiştik.

Yürürken elinden tutmak hoşuma gitmişti, ama tabii hoşuma gitmesinin bi nedeni de, herkesin olduğu gibi benimde bir babam olduğunu gösterme hevesimden kaynaklanıyordu.
O günkü mutluluğumdan dolayı, yüzümün aldığı şekil, arkadaşlarımın yanıma gelip "o kim, deden mi?" diye sormalarından sonra bi anlığına asılsada, hemen toparlanıp "babam" deyip elinden daha sıkı tutmamla, moralim tekrar düzelmişti.
Zaten bu el tutmadan önceki elini tutma olayım ise, sanırım, ilk okul 3üncü sınıfa giderken, dişimin balon gibi şişmesi ve öğretmenimin rapor yazıp, beni sağlık ocağına göndermesi sırasında olmuştu. Sağlık ocağına babam götürmüştü ve ben yolda elini tutmuştum.

Şimdi yıllar geçmişken ve ben artık çocukluktan çıkmaya başlamış, babam ise çocuklaşmaya başlamışken yine elele tutuşuyorduk. Hayat böyledir işte. İnsan doğar, çocukluğunu yaşar, erişkin biri olur, sonra yaşlanır ve çocukluğuna geri döner.

Babam bir kaç aydır çocukluğuna dönmüyordu ve kakasını tuvalete yapıyor, hepimizi de tanıdığı için küfür de etmiyordu. Bu iyiye alametti ve bu yüzden yanımızdaydı.

Akşama doğru babamı tekrar eve götürmüş, günü de kazasız belasız bitirmiştik.
Ertesi gün ben kalkıp dükkana geldim, gün geçmeye başladı ve öğlen saatlerinde telefon tatlı tatlı çaldı. Arayan yengem'di ve "babamın 1-2 saat önce evde çıktığını, sokakta göremediğini ve konu komşu ile aramalarına rağmen bi yerde karşılaşmadıklarını söylüyordu" bende "neden onu tek başına dışarı bırakıyorsunki" gibi bir şey söylemiş telefonu kapayıp, dükkanı kapısını kitlediğim gibi sokaklarda onu aramaya başlamıştım.
Çarşı merkezine gitmeme 2-3 sokak kala hâlâ bulamayınca, bir umut "belki, eve dönmüştür" diye düşünerek, büfelerden birine girip eve telefon açmıştım.
Evet bulunmuştu, evdeydi.

Meğer bir kaç aydır normal yaşayan babam, evden çıktıktan sonra bilincini kaybetmiş ve sokaklarda başıboş gezinip dururken, bir kaç saat sonra kuzenlerimden biri tarafından fark edilince tekrar eve götürülmüştü.

Günü kazasız belasız, sağ salim tamamlama sevinci içerisinde bitirirken, akşam yer sofrasında hep beraber yemek yiyorduk, babam ise diğer odada uyuyordu.
Abim ve yengem babamın hastalığından konuşmaya başlamışlar, yengem, babamın başına bir şey gelmesinden korktuğu için abime, tüm haklılığıyla "bunu gönderelim, kızları baksın, burda biz bakamayız, başına bir şey gelir" falan deyip duruyordu.
Haklıydı da, sonuçta bir kaç aydır normal olan ve tüm ihtiyaçlarını yavaş yavaş da olsa, kendisi karşılayan babam altına sıçmaya başlarsa ortalığı bok götürecekti.

Tabaktaki yemeğim bitmeye yakın, yengem ve abim kendi aralarında tartışmaya başlamışlardı. Yengem, abime "bir an önce gönder, yoksa başına bir şey gelirse, herkes beni suçlar" diyordu. Abim de "tamam tamam" diyordu.
Uzayan tartışma sonrasında yengem abimi söz düellosunda alt edince abim bana dönüp, yengeme hak verdiğini fazlasıyla belli ettiği bir ses tonuyla "he yaw, yarın götür at arabaya gitsin, bunla mı uğraşacaz" dedi ve ben o anda ağzıma götürdüğüm lokmayı zorla yuttuktan sonra, abim ve yengeme dönüp "sanki bir eşyadan, bi kutudan bahsediyorsunuz. götüreyim arabaya atayım" dedim.

Cümlem bittiği anda, ikisinin de yüzü buz kesti, ben ise elimdeki kaşığı yere bıraktığım gibi sofradan kalkıp mutfağa gittim.
kendi kendime, onlara karşılık söylediğim cümlenin doğru olup olmadığını tartışırken, 3 bardak su içtim ve sonra da yatak odası olarak kullandığımız odaya geçip, yer yatağını serip uyumak için yatağa girdim.

Bu arada içerde kaşık çatal sesleri çoğaldı, sonra sofra toplandı, abim ve yengemin konuşmaları artıp azaldı ve aradan 5-10 dakika geçmiştiki, abim odamın kapısını açtığı gibi üstüme çöreklenip beni bi güzel patakladıktan sonra kapıyı çarpıp gitti. Çünkü yengem, abimi, beni dövmesi için ikna etmişti.

Yorganı üzerime çektim, tüm sesimi kısabildiğim kadar kısarak ağladım ve sonra da uyumaya çalışırken uyuya kaldım.

Sabah uyandığımızda, gece hiçbir şey olmamış gibi gün başlamış oldu. Babamı, yediğim dayak karşılığında arabaya atmadık, o da, hafta sonuna kadar gayet normal sağlıklı bir adamın yaşaması gibi günlerini geçirmeye devam etti. Yani işte; tuvalete sıçtı, kafayı yiyip küfür etmedi, hepimizi tanımaya devam etti.
Bu arada günler geçti hafta sonu geldi çattı ve abim, babamı alıp kendi arabasına attı, yüzlerce kilometre ötedeki ablamlara bıraktı geldi.
Artık babam kafayı yese bile, önemli değildi. Nasılsa pisliğiyle uğraşacak olanlar, diğer çocuklarıydı.
Diğer çocukları, yaklaşık 8-9 yıl babamın şişiyle, bokuyla uğraştılar. Sonra da zaten babam öldü.

(Babamın ölümü hakkında: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2010/09/baban-anan-nerde-sikip-sana-hamile.html)

8 Haziran 2017

amsiklopedi

biliyor musun, serçeler yumurtlamazmış.
gergedanların sol gözü kör ve göz bebekleri küçüklüğünde bir kalbe sahiplermiş.
köpeklerin, günde en az bir defa kendi boklarını yediklerini okumuştum bir yerlerde.
zaten (aslında söylememe gerek yok ama seninle konuşmak hoşuma gidiyor) kedilerin aslında sadece tek bir canı var.

güneş, yılda 213 dünya büyüklüğünde enerjiyi uzay boşluğuna atarmış.
yıldızlar, en iyi kutup bölgesinde görünürlermiş.
kara delikler aslında beyazmış ama uzayın karanlığının yansımasından dolayı siyah görünüyorlarmış.
zaten kutup yıldızı'nın diğer adının da kuzey yıldızı olduğunu herkes bilir.

biliyor musun?
yukarıdaki cümlelerin 2'si hariç hepsini salladım. çünkü seninle konuşmanın her türlüsü hoşuma gidiyor.


5 Haziran 2017

ev arkadaşı rezilliği

Saat 02:29
Uyku tutmadı, anime izlemekten de gözlerim büyüdü.
Animeden sonra kitap okudum, çünkü bu ara kitap okumak artık sıkıcı gelmiyor. Bir kaç gün öncesine kadar fena sıkılıyordum ve bu yüzden okumayı kesmiştim. Şimdi yine başladım.

Dün yine oruç tuttum. İnsan bi şeyi bir kaç sefer üst üste yapınca onun normalliği ve kabullenebilirliliği daha kolay oluyor.
Hem oruç tutmak da zaten abartılacak bir şey değil. Hepi topu belirlenen vakit aralığı boyunca bir şey yemeyeceksin o kadar işte.
---
Öküz'le yine kavgalıyız Daha doğrusu zaten hep kavgalıyız. O kadar çok kavga ediyoruzki, ilişkimiz var mı yok mu emin değilim. Bence birbirimizden başka kavga edecek kimsemiz olmadığı için beraber takılıyoruz.
Seks yapmama dönemim hala bitmedi. O da fena halde kızgın ve kızgınlığını alt edemediği zamanlarda, illa beni sik diye tutturuyor. Oysa sikim kalkmıyor ve hatta çoğu zaman kalkmasını da istemediğimi fark ettim. Zaten bu ara seks yapmadığımız için kavga ediyoruz.
---
3 aydır işsizim. Yeni iş arayışlarım oldu ama maaş'da anlaşamadık. Ölü seviciler, ay boyunca asgari ücrete sikişecek eleman arıyorlar.
Biliyorum asgari ücrete razı olacağım günler de olacaktır, ama o günler henüz gelmedi ve ben görüşme esnasında, maaş pazarlığı yapan insanları aşağılamaktan zevk alıyorum. Bunu yapmak dehşet zevkli.

Amacım aslında birini aşağılamak değil, ama asgari ücreti trilyon verecekmiş gibi bir havayla sunmaya kalkışanları "yani şirketiniz çok güzel, çalışma şeklinizde rahat görünüyor ama çevremde verdiğiniz maaşa çalışacak kimse yok" deyip direkt kalkıyorum.
---
Önceki ay ev arkadaşı almıştım ama 2 hafta önce polis zoruyla evden çıkardım. Piç kirayı vermiyordu, faturaları da ben ödüyordum. Baktım zaten işsiz güçsüzüm ve bir de sürekli ev konusundaki sorumsuzluklarıyla da başımı ağrıtıyor, dedim "üff bi de bunu çekemem"

"Çık" dediğimde "çıkmam" falan filan dedi ama iplemedim. Zaten 3 hafta mühlet vermeme rağmen de ev bakmadı. Çünkü ev bakmaktan daha önemli işleri varmış. Evet haklı, çünkü ipsiz sapsız insanların hiç boş vakti olmaz.
Neyse işte, verdiğim süre dolduğu gün, öğlen saatlerinde telefon açıp "akşam eve gelme, gelirsen kapıyı açmam, eve girmek için ısrar edersen de polis çağırırım" dedim.
Boyum kısa olduğu ve sesim de fazla erkeksi olmadığı için olsa gerek, beni ciddiye almadı ve "girerim, mirerim" deyip durdu.

Akşam oldu, gece 12:00'de çıktı geldi. Kapıyı arkadan kitlediğim için eve giremedi ve zili çaldı, üst zinciri çıkarmadan kapıyı açtım ve "istersen orda dur, eşyalarını toplayıp çantanı vereyim" dedim ama bu bastı hakareti. Neymiş, beyfendinin çaputlarına dokunamaz mışım falan fıstık.
Dedim "bekle o zaman polis çağırayım, polis eşliğinde eve girer çantanı toplar çıkarsın"
Ben böyle diyince soytarı küplere bindi, bir sürü ağız dalaşı ve kapı yumruklama olayı gerçekleşirken 155'i aradım ve kapının dandanları arasında derdimi polise anlattım.

30 dakika sonra 1'i iyi(gençti bu), 1'i kötü(yaşlıydı, belliki meslekte pis işler yapmaktan ve büyük ihtimal hakkında soruşturmalar açılmış olmasından dolayı ilerleyemeyen) 2 polis geldi, bir kaç lak lak ettiler falan, dedim "ben bu adamın evime girmesini istemiyorum. eğer girecekse de sizden biriniz eşliğinde girsin, eşyalarını toplayıp gitsin"

Yaşlı olan, bana biraz fırça atmak ve nasihat etmek arasında uzun bir konuşma yaptı, ama ben yine kabul etmedim. En sonunda inatçı olduğumu iyice bellediğinde benim söylediğimi kabul ettiler ve bizim soytarı, genç olan polis eşliğinde eve girip pırtını topladıktan sonra siktir olup gitti. O gidince kafam rahatladı.

ve şunu bir daha anladım ki;
37 yaşında olmasına rağmen, kendi sorumluluğunu başkasına yüklemeye çalışan insanları sevmiyorum.
karşısındakiyle, konuşmayı bilmeyen insanları sevmiyorum.
başkasının duş havlusunu izinsiz kullananları sevmiyorum.
öğlen saat 13:00'de kalkıp iş güç yok diye ağlayıp sızlananları sevmiyorum.
traş makinamı kullanan adamları sevmiyorum.
sürekli yalan söyleyen insanları sevmiyorum.
dürüstlükten birazcık olsun nasiplenmemiş olanları sevmiyorum.
günde 2 koca nargile içen varoş kafalıları sevmiyorum.
yapacağı iyilikle, insanları kendine borçlandırmaya çalışan tilkileri sevmiyorum. ve daha neler neler.
Bu macera da bitmişken, geçen gün başka bi ev arkadaşıyla konuştuk. Bakalım bununla ne maceralar yaşayacağız.

Bende durumlar böyle, siz de nasıl? Hala musmutlu musunuz?

31 Mayıs 2017

korkular ve korkularım

Adsız'ın biriyle şu yazı( ilişki öldü beybi yazısı)nın altında yorumlaşmıştık ve başka bir yazının altında, yorumunun uzun olduğunu söyleyince mail atmasını söylemiştim, o da attı. Ben de ona "dilersen mailini post olarak yayınlıyıp, aynı zamanda öyle de cevap vereyim. sen de cevabın olursa yine mail atarsın ve ben onu da posta ekleyerek güncelleştirerek ilerleriz" dedim ve o da kabul edince, mailini buraya aldım. işte o mail:

Adsızın adı: Rastgele
Mail konusu: Korkular ve korkularım
Yeni yazının altına yazacağıma söz vermiştim. Resmen bu yazıda tamamen kendimden bahsedeceğim sana. Belki nedenini tam olarak verememiş olabilirim ama tahmin edilebilir olduğundan eminim. Bu arada ismim yerine bana "ADAŞ" diyebilirsin. Çok önceden sana mesaj atmıştım, bu insan hakkında bahsetmiştim. Benimle öpüşürken başkalarıyla sevgili olmaya devam ediyor falan demiştim. Neyse:

Lise 2 ye gidiyorum. Öncesinde kibar olduğum için ve çoğu erkeklere kıyasla zıt bir yapım olduğu için, genelde gamzelerimin çok tatlı olduğunu söyleyen kızlarla takılırdım. Aslında onların yanına gitmek istemezdim hiç, fakat ergen kafasıyla kim olursa olur diye geçiriyordum. 

Lise 2 de birisiyle tanıştım. İsmi benim ismimle aynıydı. İsimlerimiz aynı olmasına rağmen, karakterlerimiz tamamen farklıydı. Arkadaşlığımız ilerledikçe, bir gece bizim evde kalmasını istedim. (Bu arada onunla bir şeyler yaşamak için davet etmedim çünkü nasıl biri olduğumu o aralar tam olarak bilmiyorum.) Çünkü o insan hakkında çok kötü yorumlar geliyordu, mesela çok küfür eder, annesinin cüzdanından gizli gizli para çalar, sürekli kız peşinde dolaşır ve ertesi gün bakmaz, arkadaş ortamı baya kötüdür gibi. 
Ailemden dolayı, bunların hepsi bana "terbiyesizlik" olarak öğretildi ve hayatında görebileceğin en terbiyeli insandım.

Bizim eve geldiğinde, kendimiz hakkında konuştuk ve beni çok değer verdiği bir insan olarak gördüğünü bundan dolayı bana yalan söylemek istemediğini söyledi ve ne varsa döküldü. Tüm bu kötü söylemlerine rağmen, yine de bir şey demedim. Arkadaşlığımızı bitirmek istemedim. 

Gece saat 12'yi geçtiğinde, yatakta yatarken, televizyon izlerken ilk sevgilisiyle nasıl seviştiğini anlatmaya başladı. O kızla bir evde olduğunu, deli gibi öpüşüp durduğunu söyledi. O ara klasik erkeklerin yaptığı hava atma olaylarına girdi. Yani "Bak şimdi sen o kız ol, o kız burada böyle duruyordu, ben de tam karşısında böyle duruyordum, suratlarımız böyle birbirine çok yakındı." dedi. 

Gerçekten olayı canlandıra canlandıra anlatıyordu bana. Yüzümüz o kadar yakınlaştı ki, birden öpüşmeye başladık. Bana kardeşim diyen insan, benimle öpüşüyordu. 
O günden itibaren, ara sıra öpüşmelerimiz devam etti. Hatta ben şerefsiz ve piç taraf olup, öpüşmek ve yiyişmek istemediği zamanlar bile onu zorladım.

Benimle öpüşmesine rağmen, sürekli sevgili bulma peşindeydi. Facebook, instagram falan hepsinden kızları ekliyordu. Ben ise bu ilk defa öpüştüğüm insanı, erkeği, hiç bırakmak istemiyordum. 

Günler böyle devam edince, onu aşırı kıskanmaya ve kıskandığım insanlarla konuşmamasını söylemeye kadar gittim. 
Sevdiği bütün insanları sevmemeye başlamıştım. Sadece o'nun olmasını istemiştim. Fakat hala kendisine "kız" sevgili yapmaya çalıştığı için 4 ay önce bir daha konuşmayalım dedim. Yaklaşık 5 sene, yiyişmeler ve öpüşmeler dolu bu senelerden sonra ona göre dostluğumuzu bana göre sevişmelerimizi bitirmiştik.

 Şimdi üniversite ilk sınıfa başlayacağım. Hazırlık sınıfını bitirdim ve hazırlıkta yaklaşık 50 kişiyle arkadaş oldum. Bölümümün genel özelliğinden, hiç erkek yok. 15 kişilik sınıfta sadece 5 erkek var. Bundan dolayı yakın arkadaşlarım yine kızdı. Bu aralar kız arkadaşlarımın olmasından sıkıldığımı, sevgili olmasa da, erkek arkadaşım olsun diye çıldırdığımı anladım. 
Çünkü sesli küfür etmeyi, bana küfür edilmesini bile özledim. Kimse ben gibi değil. Herkes sex peşinde. Üniversite yılında bile, açık görüşlü olup sadece sex düşünmeyen bir "erkek" bile yok. Gay olup olmaması önemli değil, insan olarak da yok.

"Yakışıklı demeyelim de, sempatiksin." sözü bana sürekli denildiği için, benim gay olma ihtimalimi asla düşünmüyorlar. Okul 1 hafta önce bitti, bittiği için blog'umu arkadaşlarımla paylaşmaya karar verdim. Bütün yaşadıklarımı bir kızla yaşamışım gibi gösterdim/gösteriyorum. Gay olduğumu hiç kimse bilmiyor. En yakın arkadaşım bile. Bu yüzden, başkalarıyla blog yazılarımı paylaştığımda, hikayelerimdeki kişileri tamamen değiştiriyorum..

'Hayat Erkeği aslında' senin gibi, sevişmeyi (direk birisini bulup) normal bir şeymiş gibi yapabilen, bir insan olmayı istedim hep. 
Sakın bu yazdığımı yanlış anlama. Burada demek istediğim, ne kadar cesur olduğunu vurgulamam. 
İşin kötü tarafı, her şey sevişmekle bitmiyor. İnsanlar "gay" lafını duyunca, anında onun bunun götüne koymaya, "Ay sen üstteki misin alttaki mi?" olayına çeviriyor lafı. 

Halbuki ben, kendi DNA’mı paylaşmadığım bir insan tarafından sevilmeye ve sevmeye açım. Her sabah kalktığımda, sevişelim mi demek yerine, günaydınla başlayıp seni seviyorumla devam edip iyi gecelerle bitirmek istiyorum. Sanırım çok fazla film izlemişim de ondan böyle düşünüyorum.

Hayat Erkeği: Hayatım boktan değil. Ailem, kardeşlerim, üniversitem ve arkadaşlarım her şey mükemmel. Fakat şu ana kadar (20 yaşıma kadar) hiç sevgilim olmadı. Ne kız, ne erkek. Ergenliğin getirdiği yanan ateşimi bile söndürmeyi başardım. Ateşim artık sadece sevgi için yanıyor. Sevilmek ve sevmek.

Tüm bunlar yüzünden, çok arkadaşım olsa bile, kimseye hiçbir şeyden bahsedemiyorum. Hiçbir şey bilmelerini istemiyorum çünkü korkuyorum. Yalnız ölmekten korkuyorum.

Dipnot1: Hareketlerim ve tavırlarım "Kerimcan" gibi değil. Normal, klasik bir erkeğim.
----
Dipnot 2: Bunları okuduktan sonra "Eee benden ne bok istiyorsun?" diye sorabilirsin. Fakat beni anlayabilen tek insan sensin diye düşündüm/düşünüyorum. Sence oturup, aptal aptal etrafı izlerken, birinin beni gelip bulmasını mı beklemeliyim, yoksa önüme gelen herkese atlamalı mı?
-----
Dipnot 3: Bazen çok ergence düşünüyormuşum gibi hissediyorum. 20 yaşındayım, hayatımın baharındayım ve şu takıldığım olaylara bak. Eğer böyle bir izlenim aldıysan; yani "ergensi" kokuları geldiyse lütfen bana söyle. En azından nereden başlamam gerektiğini anlarım.
-----
Dipnot 4: Büyük ihtimal mezun olduktan sonra devlette çalışacağım için, barlara gitme gibi bir şansım olmayacak. Hatta internet ortamında bile birileriyle tanışmaya kalksam, sürekli diken üstünde olacağım. Bu yüzden, her şeyimi "özene bezene saklamalı" mıyım? Sen nereye kadar sakladın?
------
Dipnot 5: Çok uzattım, umarım buraya kadar okumuşsundur. Şimdiden teşekkür ederim.

--------

mail bitti. şimdi de karşınızda benim cevaplarım:

Kimseye şimdilik bir şey anlatma. Çünkü bir erkekle öpüşmek, sikişmek vs, o kadar da önemli bir şey değil. Kafandaki "heyyoo, biliyor musunuz, ben erkeklerle yiyişiyorum" cümlelerini sil.
çünkü her erkek hayatından en az bir kaç kez başka bir erkekle yakınlaşmıştır ve bunu ya sevip hâlâ devam ediyordur, ya da sevmeyip, bir daha yakınlaşmamıştır. 
bu durum kadınlarda da var. 
tüm bu cinsel olayları sadece bazılarımız çok öne çıkarır ve ibneliği bir meslek gibi yaşamaya başlar, çünkü yapacak daha iyi bir uğraş yoktur.(benim gibi) bazılarımız da bunun normalliğini kabul edip hayatına devam eder.
-----
Yalnız ölmekten hep korkacaksın. Bunu aşmak imkansız. Hayatında biri varken de, yokken de bu his hep aklında olacak. Yapman gereken şey, yalnızlığını ehlileştirmek.
Yani, yalnızlık hissinin seni alt etmesine izin verme. Ona sakın yenilme. kitap oku, film izle, şairleri araştır, hiç ilgin olmayan bir konu hakkında araştırma yap, resim yap, spor yap, otur aynada mimiklerini izle, saçına başına bak saatlerce, güzel konuşmaya odaklan, küfürsüz konuşmaya çalış vs vs
böyle uğraşlar bul. güçlü birisin. hepimiz güçlüyüz, ama çoğumuz yalnızlığa yenildik. sen daha 20 yaşındasın, bunları konuşacak birilerini bulabilmişken, sakın yalnızlığa yenilme..

Dipnot1'e cevabım: klasik erkekliğini yerim :)

Dipnot 2'ye cevabım: biri gelip seni bulmayacak. öyle bir dünya yok. hepimiz kandırıldık. büyük ihtimalle kafandaki tüm sorular yaşamın boyunca hep var olacak ve hiçbir zaman cevaplarını da bulamayacaksın. çünkü hayat budur. böyledir, yani sıkıcıdır. bu yüzden de, seni bir beklenti içerisine sokar ve sen onunla boğuşarak yıllarını geçirirsin. iş işten geçtiğinde her şeyi anlarsın ama o zaman da enerjin tükenmiş olacak.

yerinde oturarak veya arayarak da biri bulunmuyor. zaten arayarak bulunsaydı, o kadar aramama rağmen ben bulmuş olurdum. işte görüyorsun, en büyük ve diri örnek olarak ben varım karşında. arayarak bulunmuyor. arayarak bulunan tek şey kalp kırıklıkları..

önüne gelene atlayarak da bi bok olmaz. çünkü sadece seni sömürüyorlar ve bi yerden sonra buna bağımlılık kazanmış olduğun için de, artık seni sömürmelerine kendin izin vermeye başlıyorsun. buna "cinsel stockholm sendromu" adını verdim. 

tüm bu saçmalıklara rağmen, sanırım yapman gereken şey, hayatına odaklanman ve ileride kendini nerede görmek istediğini şimdiden planlaman. ekonomik özgürlüğünü kazan, aile bağlarını, sikin kalkmaya başladı diye yok sayma ve tüm aile bağlarını seni her şeye ve her zamana rağmen "özgür bir birey olarak" kabul edebilecekleri şekilde yeniden inşaya koyul.

çünkü bana baksana abi, 32 yaşındayım ve hayatımın iplerini elime aldığımda geç olmuştu. çünkü atları nasıl sürmem gerektiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ve ipler elimde ordan oraya dönüp durdum. benim gibi böylesine büyük bir başarısızlık örneği karşında varken, sen bunu yapma, tekrara düşme. kendini eğit, doğruluktan şaşma. ve emin ol, böylece güzel olan dışında hiçbir şey yaşamayacaksın. 

Dipnot3'e cevabım: korkuların ergensi değil, ama açıkçası normal olarak ergensi olması da gerekiyor. böyle hissetmenin nedeni kendini büyümüş hissediyor olmanla alakalı. ama doğrusu şu ki aslında büyümedin. sadece bazı konularda biraz daha özgür biri olmaya başladığın için kendini bi bok sanmaya başladın o kadar. 
hepimiz böyle olduk, böyle hissettik ve böyle hissetmeye devam da edeceğiz.  tüm insanlık böyle. buna bir tür evrim diyoruz. sanırım bizi ayakta durmaya ve daha güçlü olmaya iten şey bu oluyor. kendinin bi bok olduğunu düşünmen güzel bir şey. özgüvenini artırır, ergen ezikliğinden kurtarır.
yapman gereken tek şey; bunun hep farkında ol. özgüveninin seni yanıltmasına da izin verip, kimsenin GAZINA gelme :)

Dipnot4'e cevabım: daha bireysel haklar, özgürlük vs vs gibi şeyler hakkında çok bilgili olmadığını ve bu bilgisizliğinden dolayı da, bu konulardaki özgüveninin henüz tam oturmadığını düşündüğüm için, cinsel yaşamını bir müddet daha saklamanı öneririm. böylece hayatının kontrolü hep senin elinde olur. 

zaten zamanı geldiğinde; kime, nerede, ne zaman, nasıl bir hayatın olduğunu belli edeceğini veya açıklayacağını anlarsın. ama o gün bugün değil :) şimdilik daha çok erken.
ben yakın arkadaşlar dışında, 28 yaşına kadar, erkeklerle olduğumu hep sakladım ya. baya burda yazdığıma bakma. çünkü yazmak çok kolay, yaşamak zor. 
hâlâ da çok açık yaşamıyorum, çünkü önümde engeller var. onları da aşmalıyım. 
ama bi yandan şu da var ki; artık kadınlara ve erkeklere eşit mesafedeyim, yani çok çok açık yaşayacaksam da bu şekilde yaşamaktan yanayım.
Dipnot 5'e cevabım: hepsini okudum :) muck.