Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

26 Kasım 2016

Sokak Kadını, Esrarkeş Sürtük

Şurdan başlamıştık: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/11/sokak-kadn-vicdanl-surtuk.html

Part: Milena ile vedalaşmak.

..O tuvaletteyken evin içini gezdim. Yerdeki halılar kirli ve üzerlerinde tarihi eser değeri kazanmış kalın lekeler vardı.
Mutfak, dışarı çıkarılmaları ertelenmiş bir kaç çöp dolu poşetle Çöp Odası'na dönüşmüş gibiydi. Anlaşılan depresyondaydı ve çöp çıkarma işini bile kafasında büyüterek veya aslında önemsiz görerek sürekli erteliyordu. Büyük olasılıkla iyice bunadığı zaman, evinde çöp biriktirmeye başlayacak ve komşularının şikayetiyle belediye tarafından, tüm özel alanı zorla işgal edilip dışarı atılacaktı. Gelecek onun için pek gelecek gibi değildi. Gelemeyecek demek daha uygundu.

Mutfak lavabosunun üstü yıkanmamış ve üst üste konmuş irili ufaklı tabaklar, biriken sigara izmarti dolu bi kaç kült ablası, iç içe geçirilmiş dibi küf tutmuş bardak kulesi ile doluydu.
Pencere camlarından biri boydan boya çatlak ve pisti. Diğer cam temizdi ve perdeler kenara tam çekik olduğu için, apartmanın giriş kapısı görülüyordu.
Zaten ev de, giriş katı olduğu için sokaktan geçen herkes evin içinde yürüyormuş gibi kalabalıktı.
Mutfaktan çıkıp diğer odaya geçtim ve sokak lambasının aydınlığı sayesinde duvardaki lamba anahtarını görünce yaktım.
Karşı duvarda yerinden sökülmüş bir şeyin izi vardı. Çok geçmeden oda'da televizyon olmadığından emin olunca, duvardaki civata ve orada olmayan şeyin boşluğundan dolayı, boşluğun bir televizyona ait olduğundan emin oldum. Hemen yanında ise sokak esnafından alınmış 10 TL'lik kocaman tablolar ve bir kaç ıvır zıvırla duvar zorla güzelleştirilmek istenmişti.

L şeklindeki büyük rengarenk kanepe ve ortadaki cam sehpa odanın tüm ağırlığını yüklenmiş gibi öylece duruyorlardı. Üzerleri pek pis, ama her halükârda benden temizlerdi..
Diğer köşede küçük bir kitaplık vardı ve ilk dikkatimi çeken kitap ise Milan Kundera'nın Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği idi. Çünkü kitabı uzun zamandır okumak istiyor ama istememe rağmen, sebepsiz bir şekilde inatla okumayı erteliyordum. Sanki daha zamanı varmış gibiydi ama aslında sadece okumak için birinin tavsiyesine ihtiyaç duyan basitlikte biriydim.
Evet, okumak için bir bahane arıyordum ve okuyacağım kitapları, kafamda bir hikâyenin malzemesi olmalarını sağladıktan sonra okumak gibi bir alışkanlık edinmiştim. Böylece kitabın içindekileri daha anlamlı buluyor ve konusunu da unutmuyordum.

Bu gece kitapla karşılaşınca içimdeki okuma isteği bi anda parlayıverdi ve Milena henüz tuvaletten çıkmamışken alıp çantama atasım geldi.
Diğer kitapları umursamadan Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'ne uzandım ve tam elime almışken tuvaletin kapısı açıldı Milena "kusura bakma, hemen geliyorum" dedi ve ben çalmayı düşündüğüm kitapla suç üstü yakalanmışım gibi öylece kaldım.
Bi kaç saniyelik aptallık sonrasında kendimi toplayıp "sorun değil" diye cevap verdim ve zaten Milena'da makyajını temizlemiş olarak çıkageldi.
Kitap hâlâ elimde olduğu için sanki göz atmak istiyormuşum gibi bir havayla yapraklarını çevirmeye başladım ve Milena;
-çok güzeldir, okumadıysan en kısa zamanda okumalısın
-yaa evet bi kaç sefer yeltendim bende, ama bi türlü okumaya fırsat olmadı. belki bunu senden çalar okurum diye düşünüyordum
-ahahaha" diye güldü.
Söylediğim cümleyi ciddiye almamıştı ve tabii cümlemle beraber beni de. Çünkü hırsızlık utanılacak bir şeydi ve doğruyu söylemiş olmam o an çok da inanılır değildi.
Zaten "dürüst hırsız" diye bir şey de olmazdı.
Çünkü hırsızların öncelikle yalan söylemeleri beklenen bir bilinç altı yanılgısıydı ve insanların çoğu bu konuda yanıldıklarından habersizdiler. Bu yüzden olsa gerek, hırsızlık yapacağını söylemek ciddiye alınmıyordu.
Tabii bunun yanında, kitap hırsızlığı da pek ahlaksızca görünmüyor olduğundan dolayı da, kitap hırsızları hırsız olarak ciddiye alınmıyorlardı. Oysa hırsızlık, hırsızlıkdı. Kitap çalınca da değişmiyordu.

Tüm bunlar kafamdan geçip giderken, Milena dönüp güldüm ve o da gülüşünü tamamladığı zaman üzerindeki kazağı çıkarıp koltuğun diğer ucuna fırlatınca, yorulmuş bir havayla soluklanarak koltuğa kendini bıraktı.
O oturduğu sırada koca götünün değdiği koltuk alanı çökmüş gibi bir ize büründü ve bunu fark ettiğim için dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Bu tebessümün gittikçe yüzüme yayıldığını anladım ve o yüzüme bakmadan hemen önce, buyur edilmişim gibi yanına oturuverdim.

Oturduğum sırada Milena bana dönüp dudaklarını uzatarak "hoş geldin" dedi ve ben de onun gibi dudaklarımı uzatıp öpüşerek "hoş bulduk" deyiverdim. Öpüşmemiz bir kaç saniye sürdü ve ben dudaklarımı çekmesem öpüşme uzayıp gidecek diye düşündüğüm sırada kibar ve nazik bi şekilde geri çekilerek "evin güzelmiş" adında bir yalan uydurdum, o da yalanıma inanmış gibi, oysa inanmadığı sesinden belli bir tonla "sağ ol, evet ya, bende seviyorum" deyiverdi.

Cümlesini tamamladığında ikimizde gülümsedik. Belki de yalan söylediğimizin farkında olmaktan dolayı, belki de başka bir nedenden dolayı ama sonuçta evin ne bok olduğunu ikimizde biliyorduk ve bu karşılıklı söylemekte olduğumuz masum yalanlarla kuru kalabalık yapmamıza gerek yoktu.
Şu an ikimizde çok samimiyetsiz ve sıkıcıydık. Artık ilk tanıştığımız andaki içtenliğimizden ve kendimizden kilometrelerce uzaklarda, bu ve benzeri sözlerle oyalanıp duruyorduk.

Bunu düşündüğüm sırada, masum da olsa tekrar yalan söylememeye karar verip ona döndüm. Derin rengarenk gözleri, ipince kaşları, çenesinin altındaki bıngıl, yanağındaki küçük ben ve kızıl saçlarıyla öylece bana baktı.

Yüzünde, mutluluğu hak etmiş, ama bir türlü mutlu olamamış gibi kırgın bir ifade, yerleşik hayata geçmiş gibiydi. Bakışları şehvetten çok ilgiye ihtiyacı olduğunu gösteriyordu ve elleri, nereye koyacağını bilemiyormuş gibi bir havayla, sürekli yer değiştirip duruyordu. Önce kanepeye iyice yaslandı ve ellerini yanlarına saldı, bir kaç saniye sonra birleştirdi, bir kaç saniye daha sonra ise sağ elini yanağına dayayıp sol eliyle de ona alttan destek verdi.

Bu hareketiyle acınılası bir kız çocuğuymuş gibi göründü gözüme. Ona fark ettirmeden derin bir nefes aldım ve kaşlarım, üzgün olduğum zamanlardaki gibi hafifçe çatıldı, dudaklarımı sıkıp zorla tebessüm ederek yutkundum.

Çünkü dünya kodaman olsun veya olmasın, fark etmeksizin aslında tüm erkeklerin işgali altındaydı ve Milena bir kadındı. Sırf kadın olduğu için de, aldığı eğitimin, yaşadığı hayatın hiçbir önemi yoktu. Milena'nın cinsel organı, içine bir şey girmesi için uygundu ve dünya onun erkeklerden kaçamayacağı kadar küçüktü. Sanırım o da bunu uzun zaman önce fark etmişti ve öyle yaşıyordu.

Milena'nın hareketlerine bakıp tebessüm ettim. Zaten yapacak başka bir şeyim de yoktu. Tebessümüm sırıtmaya dönüşmeye yakın, pozisyonumu değiştirdim ve ona tam dönerek bende kendimi kanapenin kucağına bırakmış oldum.
Milena bir şeyler anlatmaya başladı;
bu eve ne zaman ve neden taşındığından, bazen görüştüğü insanlardan, bir kaç hafta önce tanıştığı spor hocası olan yakışıklı FuckBody'sinden falan ve konu uzadı gitti.

FuckBody'sinin fotoğrafını gösterdi ve adamı görmemle dibimin düşmesi bir oldu. Bazen sevişirlerken Milena onu parmaklıyormuş ve bu onun çok hoşuna gidiyormuş. Çok iyi bir aleti olmasa da idare ediyormuş ve hazır hayatında kimse yokken, o en iyisiymiş falan filan. Konu uzayıp giderken, edindiği travesti arkadaşlarından, gay dostlarından ve bir kaç eski ahbabından bahsetti.
Bazen gözleri doldu, bazen sadece uzaklara dalıp gitti.

Her uzaklara dalıp gittiğinde, önündeki sigara pakedine uzanıp bir sigara çıkarıp yaktı ve en son uzaklara gidip gelişinde ise kanepenin kenarından bir poşet tütün, bir iki tomar sigara kağıdı çıkardı. Biraz tütün alıp sigara kağıdına sararken, kenapenin diğer kenarına zulaladığı ot poşedini çıkarıp içinden birazcığıyla cigarasını tamamladı ve yakıp bana uzattı.
Teşekkür ederek geri çevirdim, ısrar etti. Tekrar teşekkür ettim, tekrar ısrar ederken gülümsedi ve "aaa neden" diye sorunca "böyle iyiyim" dedim.
-hadi ama
-cidden iyiyim
-korkma seni sikmiycem
-ama beni sik diye geldim
-piç
-ahaha
-iyi o zaman ben içiyorum
-afiyet olsun Milena"
dedim ve o sigarasından derin bi fırt çekti, bir kaç saniyelik durgunluktan sonra ise yine konuşmaya başladı.

Yalnızlığından, edinmek istediği arkadaşlardan, eğitiminden, önceki yaşantısından, yurt dışındaki yaşam tarzından. Aklına her geleni anlatmaya devam etti. Yorulup soluklanmak istediğinde cigarasından uzun bir fırt çekiyor sonra yine devam ediyordu.
Çenesinin altındaki bıngıl, hızlı konuştuğunda biraz sallanıyordu ve gözüm istemsizce orada takılıp kalıyordu. O anlarda kendimi toparlıyor, gözlerine bakıyordum ve o da bu sırada, gözlerini kısıp, beni tartıyordu.
Kimbilir aklından neler neler geçiyordu. Sahi anlatmak isteyip de analatamadığı bir şeyleri var mıydı? Bunu merak ediyordum. Çünkü insanlar ne kadar açık yaşıyorlarsa, aslında sakladıkları o kadar büyük bir sırları da vardır. Ve bu sırları tüm hayatlarının gidişatını değiştirmiştir...

1 saat kadar sonra Milena biraz daha yanıma yaklaştı ve kafası hafifçe dumanlanmıştı. Gözlerine bakıp gülümsedim ve o da, bakışlarımdan ne demek istediğimi anlamış gibi bir halde gülümsedikten sonra hafifçe eğilip, göğüs çatalından görünebilecek her şeyini göstermeye çalıştı. Gülümsemem biraz büyüdü ve elimi giysisinden içeri atıp memesini avuçladım.
Memesinden herhangi bir kist yoktu, meme kontrolü bittiğinde gözlerine bakarak iki memesinin arasını öptüm ve geri çekilip gözgöze bakışmaya başladık.
İçeri ısınıyor gibiydi ama aslında kombi kapalıydı. İkimiz, koca kanepe küçükmüş gibi iyice yanyana gelmiş ve bedenlerimiz biraz daha birbirini arzulamaya başlamıştı.
Milena geç kalmışım gibi derin bir nefes aldı ve cigarasına yumulup sonrasında bana döndüğünde biz birbirimize girdik.

15 dakika sonra benim erken boşalmamla "kusura bakma benim bu kadar" dememle, onun "öfff bu ne ya" deyişine karşılık "böyle bir sorunum olduğunu az önce konuştuk, o yüzden surat asmaya hakkın yok. ama eğer tekrar yapacaksak da, biraz toparlanmam lazım. sonrasında sen istediğin zaman boşalırım" dedim ve o "iyi bakalım" deyince toparlanıp giyindik.

Beklediğini verememiştim ve zaten o da bunu açıkça söylüyordu. Tabii benim de çok sikimde değildi ve bunu sorun olarak görmüyordum bile. O ise rahat halimden biraz rahatsız olmuş bir tarzda konuşmalar yapıyordu ve ben ses tonumu değiştirip benimle bu şekilde konuşmaya hakkı olmadığını belli edince toparlandı ve "yapacak bir şey yok, seni de bu şekilde kabul edicez" tarzında konuşmaya başladı. O böyle değişince gülümsedim ve onu öpüp "ibne olduğumu da biliyorsun, bu yüzden lütfen bana yüklemek istediğin erkek rolünü bir başkasına yükle" tarzında konuşmalar yapmaya başladım.

Aradan bir kaç 5 dakika geçtiğinde toparladın ve bana hak verdiğini belli ettiği cümleler sarf etmeye başladı. Gülümsemek ile karışık tuhaf bir ruh hali içerisinde onun böyle bir beklentisinin olmasına şaşırdım. Çünkü her şeyden önce eğitimli biri olmasına rağmen, toplumun alt tabakasındaki erkek-kadın rollerinden farklı düşünceleri yoktu. Üstelik yer yer daha sığ bile denilebilirdi.

Konuşmalarımız uzadı gitti ve Milena ile yine yakınlaşmaya başladık. Bu seferki temas, benimkinden bile pis olan yatak odasına kaydı ve orada daha uzun sürdü. Yaklaşık 1 saat sonra onun isteğiyle final yaptığımızda, kondomu çöpe atıp toparlandık. Giyindiğimizde sımsıkı sarılıp öptü ve "hımmm demek istediğin zaman oluyormuş" diye bir cümle kurdu, kahkahayı patlattık.

Duvarlar kahkahalarımızı yutarken, elimizde az önce küflerinden kurtarıp yıkadığımız fincanlarımızın yardımıyla sallama çay içiyorduk. Ben çay'a Hayat Su'yu muamelesiyle yaklaşırken, Milena çay içme işini yarım bıraktı ve bir cigara daha sarıp yine önce bana uzattı.
Gülümseyerek "hayır Milena, ben bi bok yiyeceğim zaman kafamın ayık olmasına ve kalmasına özellikle dikkat ederim o yüzden lütfen sende bundan sonra öyle yap" diye nutuk çekip cigarayı tekrar reddettim. Milena gözlerimin içine bakıp "çok piçsin" dedi "biraz" dedim ve Milena sigarasına yumuldu, arada kalkıp üstünü giydi, göbeğini kaşıdı ve tekrar yanıma oturup "aslında hiç böyle biri değilim. ama bu ara kendimi bu şekilde rahatlatıyorum" adında, ardı arkası kesilmeyen cümleler kurdu.

Dayanamadım ve "sus. çünkü sadece canın istiyor ve yapıyorsun. eğer pişmanlık duyuyorsan bi daha yapma. ama yaptığın için de kimseye hesap vermeye kalkışma. çünkü bu sadece senin hayatın ve hesap sadece Allah'a ödenir" deyip dudaklarından öptüm.
Onun, gözlerini kapatmış bir halde, uzun ve ateşli bir öpücük beklediğini, 5 saniye sonra dudaklarından ayrılıp, gözlerimi açtığımda anladım ve yanaklarını avuçlayıp "sıkma canını, hepsi geçecek" dedikten sonra montumu giyinip çıktım.

Oysa keşke "hiçbir şey geçmeyecek Milena. O yüzden bu berbat hayata alışıp, kafan ayık yaşayarak dik durmayı öğrenmen lazım" diyebilseydim.

23 Kasım 2016

şorular ve işaretleri

yalnız kaldığı ilk anda soyunup duşa girerek yalnızlığına bi anlık son veren yıkık dökük insancıklar ne zaman toparlanacak?
köşe başında bali'sine yumulan çocuklar ölmezlerse bir kaç yıl sonra nasıl bir hayat yaşayacak?
herkesin karşılaştığı anda iki adım geriye attığı kağıt toplayan pis erkekler de aşk yaşıyor mu?
midye satan çocuğun gönül defteri nasıl acaba? sahi o bi kadının elini tutarak taciz etmişti değil mi?
garson geçen hafta aşık olduğu müşterisini ne zaman unutacak?
kocasının cebine muhtaç kalan kadının cezası ne zaman bitecek, sevdiği erkekle yaşamaya ne zaman başlayacak?
sahi iki kişi aynı anda ne zaman birbirini sevebilecek
uzayda hayat erkeği var mı?


16 Kasım 2016

Sokak Kadını, Vicdanlı Sürtük

Part: Milena ile Tanışmak

Akan trafiğin arasında oraya buraya yalpalayan adamı hiç kimse umursamadı. Adam bazı arabaların kendisine doğru gelmesine bile sadece başını eğip kahkaha atarak karşılık veriyordu ve zaten arabalarda çok yaklaştıktan sonra iyice yavaşlayıp, sanki adamı ıskalamışlar gibi sakince geçip gidiyorlardı.
Bazı arabaların ıskalaması başarılıyken, bazıları başarısızdı ve doğrusu aynalarını, adama bilerek çarptıklarını da düşünmeye başlamıştım.
İlginç olan sadece bu değildi tabii, asıl ilginç olan şey, gecenin 23:35'inde adamı, trafiğin ortasında olmasına rağmen  bir çok kişinin karşıdan karşıya geçerken, adamı kenara çekmeye dahi tenezzül etmemesiydi.
Bu hem ilginç hem de insanlık dışı görünen manzarayı biraz daha izleyip, adamı, birilerinin kenara çekip çekmeyeceğini veya neler olacağını görmek için izlemeye başladım.

Sanırım aradan bi 5 dakika kadar zaman geçtiğinde de kimsenin adamı umursamadığını ve benim dışımda izleyicisi olmadığını görünce de adamı kenara çekmenin en iyi fikir olduğunu düşünmemle harekete geçmek için yola çıktım.
Bir kaç arabayı durdurarak yolun ortasındaki adama ulaşıp kolundan tutarak kenara çekmeye çalıştığım anda, diğer koluna da birinin yapışıp, kendine doğru çekiştirdiğini görmemle bende o tarafa doğru itmeye çalışarak "götürelim götürelim" deyip, kendine doğru çekmeye devam etmesini söyledim.

1-2 dakika boyunca, akan trafik ve adamın sürekli sağa sola yalpalamasından dolayı biraz zorlansak da, kızıl kısa saçlı, benden bile kısa boylu, göbekli ve yüzünde 1'den çok piercing olan kadınla beraber adamı kenara çekip konuşturmaya çalıştık. Kadının baskın bir karakteri vardı ve benim konuşmama fırsat vermeden ama kibar bir dille aynı sorularımı adama tekrar soruyor, karşılığında cevap bekliyorduk.

Bir kaç dakikalık uğraştan sonra adamın Beykoz'da oturduğunu, bu gece kafasını dağıtmak için dışarı çıktığını vs öğrendik.
Adamın Beykoz'da yaşadığını öğrendiğimizde, ben adamı ilerdeki otobüs duraklarına bırakmayı, kadın ise hazır metrobüs'e yakınken Mecidiyeköy Metrobüs Durağı'na bırakmayı teklif etti ve "zaten orası daha kolay olur, köprüyü geçtikten sonrasında kendisi de gidebilir belki" demesiyle hemen ikna oldum.
Açıkçası birazda adamın sorumluluğunu üzerimden atmak istiyor ve bi an önce kurtulmak içinde konuyu çok uzatmamaya çalışıyordum. Bu yüzden Metrobüs Durağı'na doğru adamı çekiştirerek ve yer yer konuşturarak götürmeye başladık.
Yolu yarılamıştık ki kadına "siz götürün ya, zaten finükülere az kaldı" dememle adamın kolunu bırakıp geri adam atmam arasında bir kaç saniye geçmiştiki kadın "yok yok, zaten şurası ya, ben de tek başıma götüremem. çok ağır baksanıza" demesiyle geriye attığım adım tekrar ileri atıp adamın kolundan tuttum.

Adam da gerçekten hayvan gibiydi. Boyu her halde 188-190 olmalı ve boyuna göre kilosu da idealdi. Herhalde 85 kilo civarı vardı diye düşündüm bi ara ve belinden aşağı doğru kaymış olan pantolonunu yukarı doğru çekiştirdim. Adam bi an dönüp bana baktı ve leş gibi nefesini yüzüme bocalayarak, kahkahasını patlatı.
O böyle kahkaha atarken, ben de "hani tamam hayat onun hayatı falan filan da, ne gerek vardı bu kadar içecek mal" diye cümleleri aklımdan geçiriyor bunu büyük bi sorumsuzluk olarak adediyorum. Mal herif ya, içeceksen siktir git evinde iç veya arkadaşını al yanına sonra dibini görebildiğin tüm şişeleri devir gitsin. Ama yok, eşek herif tek başına çıkmış yemiş içmiş işte böyle de sıçmıştı.

Kadın ise bu arada bir şeyler anlatıyor, adamı konuşturmaya çalışıyordu. Baktıki adamın ağzından düzgün bir şey çıkmayacak bana dönüp "allah bizden razı olsun" dedi ve "biz olmasak kimbilir ne olacaktı buna" diye ekledi.
bi an "iyilik yaptığı için kendisiyle gurur  duymasının ne kadar tuhaf olduğunu" düşündüm. Ama sonra aslında bunun gurur duyulacak bir davranış olduğu konusunda kendimi ikna ettim. Yani sonuçta insan iyilik yaptığı için neden gururlanmasındı ki ve iyilik yapmak saklanılacak bir iş değildi ki. Varsın gurur duyduğu şey iyilik yapmasından dolayı olsundu.

Bu düşünceler kafamda netleşince dönüp kadına gülümsedim ve "çok iyi oldu" dedim ve zaten o sırada metrobüs finikülerine gelmiştik bile. Ben, adam için akbil basarken, kadın da güvenliğe adamı Anadolu Yakası'na gidecek olan metrobüse bindirmesi konusunda bir şeyler anlatıyordu.
5 dakika sonra adamı finükülerden geçirip ve geri dönmüş, şimdi ise kadınla ordan burdan bir şeyler konuşuyorduk.
Sesindeki flörtöz hava, kendinden emin konuşması ve her cümlesinin arkasına benim duyababileceğim küçük bi kahkaha eklemesi kadını basite almama neden oldu. Ama sonra kendimi toparlayıp, aslında böyle davranmasının çok içten olduğunu ve belki de benimle yatmak istediğini düşünmemle birlikte, kadının kahkahalarını itici bulmamaya ve üstelik onunki gibi flörtöz bi ses tonuyla onunla konuşmaya başladım.
Bu davranışımı hemen fark etti ve sesini dahada yayarak "nerelisin" deyip gözlerime uzun uzun baktı. Yüzüme ukala bir tebessüm yerleştirip "uzaylıyım" diye cevap verdim ve o gülümserken "beni kaçırmaya mı geldin" deyiverdi.
-evet. sadece seni kaçırıcam. ama nasıl bilmiyorum" deyip piç piç sırıtttım
-kolay ya o" diye cevap verip tatlı bi kahkaha patlattı
-peki sen nerelisin?
-karadenizliyim
-ımmm kradenizlileri hiç sevmem
-aaa aşk olsun
-şaka şaka. çok severim. hatta geçen yıl otostop çekerek gittim gezdim oraları
-aa cidden mi
-evet" dedim ve konu uzadı gitti.
Sonra ikimizde iyice yavşayan ses tonlarına sahip olduğumuzda, dönüp gözlerimin ta en içine bakarak
-eşcinselsin değil mi?
-ımmmm belli bir cinsiyete bağlı olmadan beğendiğim herkesle yatıyorum desek daha doğru olur
-hımmm güzel.
- :)

bir kaç adım sonra yol ayrımına geldiğimiz sırada "ben burdan ayrılıyım. kendine iyi bak, memnun oldum" dememle, o "bana gelmek ister misin" deyiverdi ve elimi tutmasıyla birlikte hiç düşünmeden "evet" dedim, güldü.
Zaten düşünsem "hayır" derdim ve bu yüzden düşünmedim. Sevgili Polat Alemdar'ın da dediği gibi; sonunu düşünen kahraman olamaz!!!!

"evet" dememde sonra ona doğru yürüdüğümüzü düşündüğüm tarafa doğru yöneldik ve her şey hakkında önemsiz olabilecek ne varsa konuşmaya başladık.
8 yıllık kocasından resmi olarak ayrılmak üzereydi ve zaten 1 yıldır da ayrıydılar. Kocası onu başka bir kadınla aldatmıştı ve o da bu yüzden boşanma davası açmıştı. Adam başka bir ülkeye yerleşmişti ve aslında böyle olması daha iyiydi.
Alakasızca bi anda tuttuğu avukatla olan yazışmalarını gösterdi. Avukatı da kadındı ve kocasından alacakları paralar hakkında kaba bir tabirle uzun uzun konuşmaları vardı. Daha fazla ayrıntılara girmesine izin vermeden başka bir konu açtım ve sohbet o yöne doğru ilerledi.

Sokak kedilerini seviyordu, evde bir köpek besliyordu. Amerika da okumuş ve ingilterede bir kaç yıl yaşamıştı. Zaten kocasıyla da orada tanışmışlardı ve sonrasında da Türkiye'ye yerleşmişlerdi. Güzel geçen bi kaç yıl sonunda da mutsuzluğu tatmaya sıra gelmişti ve evet mutlu yaşadığı yıllar kadar da mutsuz yaşamaya başlamıştı.
bundan olsa gerek bu ara kendini iyice koy vermişti ve aslında umrunda olan hiçbir şey kalmamıştı. Annesi kanserdi ve bazen keşke ölse de kurtulsa diye düşünüyordu. Çünkü acı çekmesine dayanamıyordu.

Eskiden bu kadar göbeği yokmuş, ama şu son bi kaç yıldır yaşadığı tatsız olaylar yüzünden tatlı bağımlılığı edinmiş ve sonuç olarak da işte böyle bir göbek sahibi olmuştu. Tabii hamilelik döneminde aldığı kilolarda gitmeyince böyle kalakalmıştı. Çocuğunu ise düşürmüştü ve aslında üzerinden 2 yıl geçmiş olsa bile buna çok üzülüyordu. Çünkü kadınlığını tamamlayacak şeyin aslında bir çocuk olduğu düşüncesine saplanıp kalmıştı.

Sevdiği bir kaç erkek olmuştu geçmişinde, ama aşk yaşayamamıştı. Tercihi hep onu tercih edenlerden yana yapmıştı ve aslında istediği hiçbir erkek ona yüz bile vermemişti. "Belki de, aynada göründüğümden daha çok çirkinimdir" diye cümleler kuruyordu.
"Saçmalama" dediğim sıradaki ses tonumdan dolayı, ağzımdan çıkana ben bile inanmadım ve evet aslında çirkindi. Marjinal bi görüntü arkasına saklanarak "aslında güzelim ama böyle takılmayı seviyorum" havası ise fazla belli oluyordu. ve belki de aslında bunun farkında değildi.

Kilo konusundaki takıntısında ise haklıydı, vermesi gerekiyordu ama nasıl verebileceği hakkında hiçbir fikri yoktu.
Üstelik tatlıya olan bağımlılığı varken kilo vermek çok daha zordu.
Keşke sadece tatlı bağımlılığım olsa, son 1 yıldır cigara içmeye ve şeker (ekstazi ve türevleri uyuşturucu haplarına sokak jargonunda takılan isim)de kullanmaya başladım ve biliyorum bunların hepsi zararlı. Ama kendime engel olamıyorum, içince fena bi rahatlıyor ve beni üzen her şeyi unutuyorum
-o zaman içmeye devam et" dedim ve o, bu cümlem üzerine gözlerini kocaman açarak;
-ciddi misin?
-evet
-aaaa
deyiverdi. Aslında gerçekten de ciddiydim. Çünkü bağımlılığının olması sadece onun sorunuydu ve bundan kurtulmak konusunda yardım istemedikçe yorumda bulunmam kabalık olurdu. Üstelik her konuştuğu kişi de uzun uzun nutuk çekerek, güya iyilik adı altında sürekli kadına verip veriştirmişlerdir. Benimse sikimde değildi ve birisi yardım istemedikçe bu konuda ona "içme şu mereti tarzında" yorumlar yapmayı da kendimde hak görmüyordum.

Konudan konuya atlayıp giderken bi yandan da "lan bu beni eve atıp böbreklerimi kesmesin" diye de düşünmüyor değildim ama açıkçası bunu da çok umursamıyor, sadece en fazla ölmeden önce yeni bir heyecan daha yaşayacağım diye cümlelerle kendimi sakinleştiriyordum. Gerçi böbreklerimin para edeceğini bilsem zaten ben kendim satardım da, benim küçük böbreklerimin kodamanların işince yarayacağına pek ihtimal vermiyordum.
Buna rağmen böbreklerim sökülecekse de, en azından biraz mücadele ederim diye düşünüyor, cesedimin rahat bulunabilmesi için neler yapabilirim diye düşünüyordum.
Tam bu sırada küçücük evine gelmiştik ve o tuvalete gittiği sırada telefonumu çıkarıp whatsapp'den ev arkadaşıma evin konumunu atıp hiçbir şey yazmadan telefonu kapattığım gibi cebime soktum.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/11/sokak-kadn-esrarkes-surtuk.html


10 Kasım 2016

Partnerini tokatlayarak yeni kendini keşfetmek

-tokat at
-yapamam
-hadiii
-
-----------

Bu konuşma gerçekleşmeden önce sıradan bir yazışma sonrasında tanışmaya karar vermiştik ve işte şimdi oturup konuşuyorduk. Tanıştığım heteroseksüel veya homoseksüel bir çok kişinin olduğu gibi onun da ilk seksini, ilk cinsel yakınlaşmasını merak ediyordum ve doğrusu yüzündeki donukluktan dolayı da merakım biraz daha fazlaydı.

İlk seksini hatırlamasa bile, ilk cinsel yakınlaşmasını lise'deyken bir arkadaşıyla yaşamıştı ve en fazla sevişme ile yetinmişlerdi. Sonrasında da bir kaç deneyimi daha olmuştu.
Farklı kişilerle yakınlaşmaktansa, çevresinde güvendiği biriyle yakınlaşmayı tercih etmeye başlamıştı ve bu yüzden yakın bir arkadaşıyla olan ilk münasebetlerinden sonra da yola onunla devam etmişlerdi ve o arkadaşı evleninceye kadar da sıkça tekrarlamışlardı.
Arkadaşı evlendikten sonra, bir kaç kez denemişlerdi ama olmamıştı. Adam evlenmiş olmanın verdiği havadan dolayı olsa gerek zorlanmaya başlamıştı ve zaten başka bir ilçeye taşınınca da iyice görüşmeleri zorlaşmaya ve araları açılmaya başlamıştı.
Ondan sonra birilerini bulmaya başlamıştı ama hiçbiri onun gibi olmamıştı ve o bu hislerini ona da söylemişti. Ama bunu söylemesi daha kötü olmuş ve artık hiç görüşmemeye başlamışlardı.

İkisinin de yaşı şimdi 33'dü ve kim bilir o şimdi neler yapıyordu.
Aslında bazen özlüyordu ve özlemi çoğalıp bedeninden taşınca, gidip onu görmek 2-3 dakikacığına da olsa görüşmek istiyordu ama işte evli olması onu durduruyordu ve bu yüzden yapacak bir şeyi yoktu.
Biraz da bu yüzden hayatında olsun diye birini arıyordu. Belki onun gibi birini bulur, hayatlarına devam ederlerdi diye. Ama nedense hiçbiri onun gibi olmuyor, sadece o buluşmalık bir idare sağlıyorlardı.
Zaten buluşmalardan sonra numaralarını siliyor, bir daha da o kişilere ulaşmamak ve ulaşılmamak için kendi bilgilerini de kimseye vermiyordu. Çünkü onu severek sikmediklerini biliyordu ve bunun da fazlasıyla farkındaydı.

Oysa bir zamanlar en yakın arkadaşı olan ama şimdi çok uzakta olan ve ne yaptığından habersiz olduğu arkadaşı öyle değildi. Onun yanında hep rahattı, hep kendisiydi ve belki de ona duyduğu şey aşk olmasa bile, ona olan alışkanlıktan dolayı onunla daha rahattı.
Çünkü farkında olmasa bile, kendisi olma fırsatını sadece o vermişti ve o da ve belki de bu yüzden olsa gerek onu özlüyordu.
Aslında özlediği şey o değildi; onun yanındaki rahatlığıydı. bunu ben düşündüm, çünkü söylemi ve ses tonu daha çok sevgi dolu değil de özlem doluydu. Kendine karşı olan özlemle dolu bir ses tonu.
Öte yandan bu kadar ısrarla ondan bahsetmesine de şaşırmıştım ve doğrusu merak da ediyordum.
Çünkü sıradan değildi ve bu kadar takıntılı olmasını anlayamıyordum

Sonra işte konuşmalarımız uzadı ve içindeki o masum yanını çıkardı koydu önüme. Az önceki o havalı halinden, tepeden bakan tavrından eser kalmadı. Takım elbisesi, takım elbisesinin rengindeki kravatı hepsi artık daha bi güzel görünüyordu gözüme. Aradan bir kaç dakika geçtiğinde daha bi rahatladı ve benim başımdan geçen ilk sevişmelerden birini anlatmamla o da kendini koy verdi.
Anladımki aslında bana dair bir şeyler duymak istiyordu ve bu yüzden çok kasmadan, onun ilgisini çekebilecek o gizemli şeyleri anlatmaya başladım. Sevdiğim erkeklerin beni aniden terk etmelerini, ortadan kaybolmalarını ve aslına hepsinde de canımın yandığını söyledim.

Hiçbiri diğeri gibi değildi ama içlerinde birini daha çok sevdiğimi söyledim. Çünkü onunla sert sevişiyorduk ve belki de onu asıl unutamamamın nedeni bu olabilirdi.
Sebep her ne olursa olsun unutamıyordum ve karşımda görür gibiymişim gibi anlattıkça anlattım.

Ben anlattıkça onun iştahı kabardı, iştahının kabardığını fark ettikçe daha bi abartarak anlattım. Arada bazen uzun uzun sustuğum oluyordu, sanki o anı yaşıyormuş gibi susuşlardı bu, ama aslında öyle bir şey yoktu. Sadece hikâyenin devamını düşünüyordum ve bu yüzden dalmışım numarasına yatıyordum. Dalmalarımdan birinde dönüp bana baktı ve onu öpmek istememi ister gibi gözlerini kapattı.
Aralık duran dudakları, kendini ölü gibi koy vermesi tam bir teslimiyetti ve ben de yavaşça ona doğru uzanıp dudaklarına yumuldum. Az sonra sertçe öpüşmeye başladık ve ben sertleştikçe onun kendini bana bırakmasıyla da bu sertlik ikimizin de çırılçıplak kalmasıyla bitti.
Bedeni kıllı ve sarkıkdı. Yakın zamanlarda biraz kilo vermiş olsa gerekti yoksa bu sarkıklığın başka bir sebebi yoktu.
Sevişmek için yanan ben, onun çıplak bedenini görmem sonrasında soğuyuverdim. tüm iştahım kaçtı, zorla öpüşüyordum ve o ise daha bi kudurmuştu.

Kudurmuşluğunu durdurmak için "ileri gitmek istemiyorum" dedim ve o çat diye kafasını bacak arama soktu. O kadar soyunmuşuz etmişiz, bırakayım da sakso çekerek boşalsın diye düşündüm ve ses etmedim, sonra zaten benim iştahım da yerine gelir gibi oldu.
Olayımız 5 dakka falan olmuştu ki, o; yalvaran bi ses tonuyla;
-tokat at
-yapamam
-hadiii
-yapamam!
Gerçekten yapamazdım. Bugüne kadar sayılı tokat atmışlığım vardı ve doğrusu ben tokat atacak biri değilim. Tokat atan birinin aksine, daha böyle öpüşlü koklaşmalı şeyleri seven, dokunarak boşalan biriyim. Benim sert sevişmelerim bile dudaklarımızın birbirine iyice birbirine bastırılması ve küçük mıncıklamalardan ibarettir. Değil tokat atmak, elim yanlışlıkla değince şaplak sesi çıksa özür dilerim ben, o biçim bir naifliğe sahibim ve zaten bana bu yüzden "pasif gibi sevişiyorsun" derler. Oysa sevişmenin aktif pasifliği  de olmaz, sadece sevişir boşalırsın. o kadar.

Ben "yapamam" derken bi yandan da sertleşmiştim ve doğrusu o da hâlâ ısrar ediyordu. elimi tuttu yanaklarına götürdü sertçe vurmaya çalıştı kendine.
Bu hareketinden utandım ve "tamam" deyip, elimi ufaktan yanağına doğru salladım. Tabii tokat gibi olmadı, daha çok yanlışlıkla değmiş gibi oldu ve o "daha hızlı" dedi ve ben bi daha tokat atmaya kalkıştım. ama içim el vermedi, canı yanacak düşünceleri üşüştü kafama. Çünkü birini canını yakmanın yanlışlığı vardı kafamda ve işte tamda o anda bi tokat daha atmıştım ve üstelik bu sefer biraz sert olmuştu ve o da "bi daha" dediği anda, onun rıza gösterdiği fikri kafamın içindeki her hücreyi ele geçirdi ve ben sanki tüm gücümü toplamışım gibi ŞAK diye bi tokat atıverdim.
Odanın işi sarsıldı sanki ve bi yandan sikimi kopartacak diye de korkmadım değil.
Çünkü kafasını iyice bacak arama gömdü ve bi müddet öyle kaldı. ama daha sonra yine tokattan önceki gibi davranmaya başladı ve üstelik ben de, onun bunu sevdiğini anladığım için daha sert bi tokat için hazırladım kendimi.
Sonraki tokadı ve hatta ard arda gelen tokatları attığımda o boşaldı ve bende içimdeki öküz'ü serbest bıraktığımı anladım.

İçimde belki de bir canavar vardı ve aslında onu hep en derinlere saklamıştım. Ama bu gece pek de derinlerde olmadığını anladım.
Çünkü o rıza gösterdiğini belli edince ben kopmuştum ve üstelik tokat atmak hoşuma da gitmişti. Bu sert olmak rolüne bürünmek değildi, bu sadece tokat atmak ve bundan zevk aldığını keşfetmekti. Bu tokat atmanın zevkli olduğunu keşfetmekti. Bu sanırım içimde bi kırılma yaratacak olan küçük bir çatlağın oluşmasıydı. Bu, oluşacak çığ'ın ilk kartopuna kavuşmasıydı. Bu benim ilk defa birinin acıdan zevk aldığını fark etmemle beraber, acıyı veren taraf olmamdı.

Bu beni şoke etmişti, ama bi yandan da aslında içimde derinlerde bambaşka bir benin daha olduğunu ve onu hep sakladığımı düşündürtmüştü.
O boşaldığında giyindik ve ellerimin kızarıklığına baktıktan sonra, onun yüzüne bakıp "kusura bakma" deyiverdim.
Bir şey demedi önce, ama sonra bir şey deme zorunluluğunda hissettiğinden olsa gerek "çok iyiydi" dedi.
Sonra ben banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım, o tuvalete girdi sıçtı çıktı geldi ve ben elimi yüzümü kurularken "bi daha arama beni" deyiverdim.
Bi sendeledi, ne oldu der gibi bakış attı bana, ama bir şey söylemesine fırsat vermeden havluyu yerine astım ve odaya girip televizyonu açtım. O da geldi, bir şey söylemeden hazırlandı giyindi, çıkacakken, ona dış kapıya kadar eşlik ettim "tekrar" diye cümlesine başladığı anda, kaşlarımı sertçe hızlı bir şekilde kaldırıp "memnun oldum, iyi geceler" deyip kapıyı açtım, o da "teşekkürler, iyi geceler" deyip gitti.

Odaya geçip televizyonu kapattım, ışığı söndürdüm, perdeyi çekip pencereyi açtım ve evin karşısında gün içinde, dozerler tarafından yıkılıp yarıda bırakılmış 2 katlı eve baktım. Sağa sola uzayan demirler, pencere pervazları, kırık kapılar, boş kutular bir sürü gereksiz şey. sokak lambası aydınlatabildiği kadarını aydınlatmış, geri kalanları ise siyahın diğer tonlarını edinmiş halde öylece duruyorlardı. Bir kedi zıpladı kenardan diğer duvara, bir köpek geçti sokaktan kediye bakarak, bir araba geçti, radyosunda Bergen açıktı, bir taksi müşterisini indirdi bastı geçti.

ellerim hala acıyordu ve sanırım canım da.

5 Kasım 2016

Hayat Erkeği instagram hesabımdan inciler

Biliyorsunuz yazmak için bahane arayan itin tekiyim. Her yerde, her zaman bi bahane bulur öyle yazarım.  Instagram'ı da bu kötü emelime alet ettim. Hesabım şu: @Hayat_Erkegi

İşte oralardaki yazdıklarımı dedim buraya da atayım. Dursunlar bi arada, kardeş kardeş geçinip gitsinler.



Karşındakinin seni hiçbir zaman sevmeyeceğini anlayıp kabullendiğin andaki o isimsiz duygu, yani her gün milyonlarca platonik aşık tarafından yeniden yeniden yeniden yaşanılarak keşfedilen ve platonikler dışında hiç kimsenin yaşamadığı için ne olduğunu bilmediği ve bu yüzden henüz taşaklı veya taşaksız çevreler tarafından adlandırılmamış olan o isimsiz his, tıpkı canlı bir gülün koparılıp tuğla kadar kalın bi kitap arasında kurutulunca güzel bir anıya dönüşeceğine olan inanç gibi saçma, ama gülün sapına kadar gerçek olan o duygu.
İşte şimdi ona teslimim.
Offf! bu bi kaç gün yüzümden ve gözümden eksik olmayacak olan donukluk offf!
Offf hoşlandığın kişi tarafından sevilmeyeceğini defalarca deneyimlemek offf!




Uğruna değişebileceğin kimse yok,
Ve aslında senin uğruna değişecek kimse de yok.
Yani "hayat iki ileri, iki geri" adlı yanılgılardan ibaret
Tabii bol miktarda hayal kırıklığı ve hâlâ akabiliyorsa bir kaç damla gözyaşını da unutmamak gerek.




Hoşlandığın kişiyle buluşmak için yola çıkmak, sanki kutsal bir yolculuğa çıkmış gibi muhteşem hissettiriyor. Tabii hiçbir kutsal yolculuğa çıkmadım ve doğrusu kutsal yolculuk ne hissettirir onu da bilmem. Belki bir gün Hac'ca giderken anlarım Kutsal Yolculuğu'n ne olduğunu. Belki o sırada aklıma bu an'larım gelir, dudağıma küçük bir tebessüm yerleşir, Kâbe'yi de o halimle tavaf ederim. Belki de bir kaç sene sonra aklım başımdan gider, günahsız bir dinsiz olur çıkarım.
Ya ben ne diyordum nereye geldim. İşte, hoşlandığın kişiyle buluşmak için yola çıkmak bende böyle etki ediyor. Aklım başımdan gidip, kalbim daha hızlı çarpıyor.




Uzun zamandır okumayı düşündüğüm kitabı, misafir edildiğim evde tekrar gördükten 13 dakika sonra kitap bu hâle düştü.
Gecenin sonunda Milena sardığı cigarayı içerken, her defasında geri çevirmeme rağmen, bıkmadan defalarca bana ikram etti. "hayır Milena, ben bi bok yiyeceğim zaman kafamın ayık olmasına özellikle dikkat ederim ve lütfen sende bundan sonra öyle yap" diye nutuk çekip cigarayı tekrar reddettim. Milena gözlerimin içine bakıp "çok piçsin" dedi "biraz" dedim.
Üstünü giydi, göbeğini kaşıdı ve yanıma oturup "aslında hiç böyle biri değilim, ama bu ara kendimi bu şekilde rahatlatıyorum" adında ardı arkası kesilmeyen cümleler kurdu. Dayanamadım ve "sus. çünkü sadece canın istiyor ve yapıyorsun. eğer pişmanlık duyuyorsan yapma bi daha. ama yaptığın içinde kimseye hesap verme. çünkü bu sadece senin hayatın ve hesap sadece allah'a ödenir" deyip dudaklarından öptüm. Onun, gözlerini kapatmış halde uzun ve ateşli bir öpücük beklediğini, 5 saniye sonra dudaklarından ayrılıp gözlerimi açtığımda anladım ve yanaklarını avuçlayıp "sıkma canını, hepsi geçecek" dedikten sonra giyinip çıktım.

Oysa hiçbir şey geçmeyecek Milena, o yüzden bu berbat hayata alışıp, kafan ayık yaşayarrak dik durmayı öğrenmen lazım.




Biliyor musunuz; dünyanın neresinde olursanız olun, gece olunca tüm şehir parklarının tenha yerleri hızla gay alanlarına dönüşüyor. Her ay dişinizden tırnağınızdan artırarak para gönderdiğiniz üniversiteli oğlunuz, mesaiye kaldım diyen babanız, işte sandığınız kocalarınız, el bebek gül bebek büyüttüğünüz apartman çocuklarınız, çok hastaydım telefona bakamadım diyen kaslı sevgiliniz, bugün dükkanı erken kapatan Bakkal Hüseyin, komşusuna "taze et bitti kapatıyorum, yarın görüşürüz abi" diyen Kasap Avni, yatsı namazını kıldırdıktan sonra hızla ortadan kaybolan Mahallenin İmamı, köşe başını mesken tutup akşama kadar gelen geçen her am'lıya laf atmayı kendine görev edinen kolları falçatalı bitirim delikanlı, takım elbisesiz sokağa adım atmayan şişko ve bıyıklı öğretmeniniz, sabah sizi evden alıp işe bırakan şöförünüz, şehir dışındaki şirket toplantısına katılan canınız ciğeriniz ve daha nice erkek..... hepsi şu an şehrin kuytu bi köşesinde çatır çatır düşman çatlatıyorlar 👬🚶🏽🏃🏽





Mahalle Delikanlısı, sanat dünyasına anca bir ürün olarak var edilir veya elitin bi bakışı sonrasında aldığı mavi boncukla, aynı elitin yatak odasındaki komodinin üzerinde belli bir süre dildo görevi görebilir.
Onun dışında Mahalle Delikanlısı, elit kesim için bi soytarı ve alt tabakayı aşağılamak için lazım olduğunda sınırsız olarak kullanılabilen tek malzemedir.
İşte tam da burada size bir sır vereyim; Mahalle Delikanlısı'nın nakış işler gibi sikebiliyor olmasının nedeni, kendisinin nasıl görüldüğünün farkında olmasıdır.
Bunun farkında olduğunu kimseye söylemez. İşe koyulması gerektiği söylendiğinde, çişten sararmış beyaz kilodunu indirir nakış işler gibi sikerek öfkesini kusar geçer.
Yani sizi severek sikmiyor, sizi, sizden nefret ederek sikiyor. Zaten sizde sevilmeye alışkın değilsiniz, sevilerek sikilmek nasıldır bilmezsiniz.




Bugün fark ettim de 0,50 kuruşa aldığım gazeteye de, 10-15 TL'ye aldığım gazeteyede aynı muameleyi yapıyorum. Gerçi 0,50 kuruşa gazete almayalı 5-6 yıl oldu galiba. Sonuçta arka sayfa güzeli adında bir olayları var ve millete osbir malzemesi sunmaktan çok da ileri gidemediler. O yüzden almaya hiç gerek yok.
Öte yandan @istanbulartnews gibi ciddi anlamda büyük emek verilerek ortaya konan sanat sepet gazetesi ise çok daha iyi ve gerçekten 1 günlük yemek parasını vermeme rağmen içim gayet rahat.
Üstelik okuduktan haftalar sonra eğer kıyabilirseniz diğer işleriniz için de kullanabiliyorsunuz. Daha ne olsun?
Hem zaten sanat, halk içindir.




"Beni neden siktin?" diye sordum ve bunun üzerine o "Ne bileyim ya sikim istiyor diye siktim, o istemese neden sikeyim ki?" dedi. "Saçmalama 'o istedi' diye bir şey olmaz. Sen istediğin için beni siktin. Çünkü sikinin bi aklı yok! O da tıpkı elin, kolun, parmağın gibi sıradan bi organ. Sen istemedikçe hareket etmez o" dedim ve donmuşcasına kaldı öyle. Bi kaç saniye sonra sikine göndermiş olduğu kanı beynine çektiğinde "öyle diyorsun yani" dedi.
Şırnakta doğmuş büyümüş, ilkokul sonrası okutmamışlar ve alıp tarlaya sürmüşler. Yıllar verimsiz tarlaya serpilen tohumların kargalar tarafından yem niyetine tek tek toplanması gibi acımasızca geçip gitmiş, yaşı 20 olmuş. Askerlik de bitmiş, zaten elde de bir şey kalmamış. O da çalışmak için taşı toprağı altın İstanbul'a gelmiş.
Çok şükür bi çanta atölyesinde iş bulmuş, son 2 yıldır makine başında çalışıyormuş ve 1,5 yıldır da atölyeden tanıştığı bi kız arkadaşı varmış. Aslında onu da seviyormuş ama sikine de laf geçiremiyormuş. Yoksa beni niye siksinmiş ki?




Sokaktaki insanların bir sorunu yok. Geçmişte bi boklar yemiş olsak da biz bir arada yaşayabiliyoruz. Asıl sorun medyada köşe edinmiş insan görünümlü kalpsizlerde. Para için her şeyi yapanlarda ve her fırsatta ateşe odun atanlarda. Onlara dikkat edin, küçük karışıklıklarda nasıl davrandıklarını görün iyi tanıyın, arkadaş görünümüne de sahiptirler.





Geçen gün düşündüm taşındım da, uzun zamandır kendime hiç çiçek almamışım. Zaten bana hiç çiçek alan da olmadı, hep ben kendime aldım. Dönem dönem hayatıma girip çıkanlar oldu, ama onlarda çiçek almadılar. Alacak kadar ince insanlarla tanışmadım, ya da ben çiçek alacakları kadar ince bir adam değilim. Böyle düşününce canım sıkıldı ve dayanamayıp Öküz'e "akşam bana gelirsen, 5-6 tane gül getirsene" dedim "tamam" dedi, akşam da sağ olsun getirdi.

Güllerin saplarınsaki dikenlerin bazılarını temizledim ve artık kullanmadığım sürahiyi su doldurduktan sonra gülleri koyup giriş kapısının sağ tarafındaki ayakkabılığın üstüne koydum. En azından onlar çürüyünceye kadar, eve her gelişimde gül görürüm. Tuvalete girip çıkarken, mutfağa gidip gelirken, ya da salona her gidişimde gül görürüm.
Zaten şunu iyice anladım ki; insan, kendi hayatını kendisi güzelleştiriyor, başka yolu yok.

Arkasındaki metinler ise ev arkadaşımın ezbere bildiği "masumiyet"in tiradı. Tirad "..bu kaltak.." diye başlayıp gidiyor.




Kurtuluşta bir bodrum katı. İçinde "buna da şükür" diye diye günlerini geçiren bir aile. Çocuklar başka babalardan ve babalarda yıllardır ortada yoklar. Bu yüzden anne tek başına büyütmüş onları.
Biri 30 yaşında ve geçen yıl evlendi, bir de tatlı mı tatlı bir kızı oldu. Ama çocuğunun doğumundan 4 ay sonra eşiyle ayrıldılar. Zaten iç güveysi gitmişti, şimdi erkek adam anne evine geri döndü, kırık koltuğa uzandı, akşama kadar televizyon izliyor.
Diğeri liseyi okuyordu. Bu yıl bıraktı ve "okuyup bi bok olacağım yok, siz de boşuna çalışıp duruyorsunuz." diye atar yaptı hepimize.
Arada bazen Kurtuluş'un kirli kahvelerinden birinden bir kaç günlük cep harçlığı çıkarmak için garsonluk yaptığı oluyor, ama onu da pek kesmiyor 3-5 kuruş. Çünkü gözü yükseklerde.
Geçen bana "biraz para bulsana bi yerden, esrar alıp satalım" dedi. Gözlerinin içine baktım, o kızgınlık dolu gözbebeklerine daldım.
Daha bi kaç yıl önce anaokuluna götürürdüm ben onu, akşamları da alıp getirirdim. Bu çocuk ne zaman büyüdü de "esrar satıp köşeyi dönelim" demeye başladı. Daha osbir çekmeyi bile yeni öğrenmiş bu bebe, esrarı kimden alıp kime satacağını hangi ara öğrendi?

Diğer çocuk bıraktı herkesi. Çünkü kendi yoluna bakması, ayaklarının üzerinde durması gerekiyordu. Ona, ailesini bırakması gerektiğini ben söyledim. "Git bi işe gir, başka arkadaşlar edin, başka evlerde yaşa, ayaklarının üzerinde dur, sonra ailene de yardım edersin" dedim. "Haklısın" dedi gitti kayboldu ortadan. Bazen görüşüyoruz, ama sadece bazen.

Kurtuluşta bir bodrum katı, penceresi; içerideki sıkıcı ve renksiz havanın aksine çiçeklerle renklendirilmiş. Camdan dışarı bakınca; el ele tutuşan sevgililer, marketten dönen yaşlı ermeni teyzeler, ailesinden yeni ayrılmış ibneler de dahil hepsinin sadece ayakları görünüyor. Kurtuluşta sikik bi bodrum katı, içerisi bok gibi fakirlik buram buram kimsesizlik kokuyor.


2 Kasım 2016

Twitter'daki tweetlerimi tweet olarak buraya tweetledim

tweetlerimin bazılarını şöyle şuraya toplıyım da, yarın öbür gün twitter kapanırsa burda dursunlar;


insanları, tüm kötülüklerine rağmen, onlara sadece iyi davranarak iyileştirebiliyorsunuz. başka yolu yok.

Şiir sevmiyorum
Şair seviyorum.

Şairin de dediği gibi;
...ve dünyanın en güzel adresine taşındım, yani; Bağcılar, cumhuriyet mah. No:13'e

Birbirimizi kandırmayalım. 
Zaten güzellik de göreceli değil.

konumuz aşk, konuğumuz yalnızlık...................

Bugün kendimi inanılmaz seksi hissediyorum. 
İnşallah gerçekten öyleyimdir.

Sanki birer arzu nesnesine dönüşmek üzereyiz.
Adeta bize bakarak osbir çeksinler, bizimle yatıp kalksınlar, bizi sikmek istesinler istiyoruz

Yanlış otobüsü durdurduğum için bindim, 3 durak sonra gideceğim yere gelmişim gibi indim ve fark ettimki hayatım da genel olarak hep böyle.

Daha bireysel özgürlüğünüzü kazanamamışken kendinizi tanrı olarak görmeniz ve bunun farkında olmamanız da acınılası. Aynada kendinize bakıp "istediğim hayatı mı yaşıyorum, yoksa başkasının hayatını mı" diye bi sorun, sonra sokağa çıkıp kahramancılık oynayın

Çoğu kişi, sırf kabul görmek için farkında olmadan kişiliğinin bir başkası tarafından inşa edilmesine izin veriyor. Kabul görmek hepimizin çocukluk takıntısı. Eğer yetişkin bir insan olmanıza rağmen hâlâ kabul görülmek istiyorsanız, büyümemişsinizdir. Artık büyüyün ve kişiliğinizi, bir başkasının inşa etmesine izin vermeyin.
Bunu yaparak,tamamen size ait bir hayatı yaşamaya başlayacaksınız

Çirkinlerin aptal olması kabul edilebilir (örnek ben), ama güzellerin aptal olması beni kahrediyor (örnek çok var. çevrenize bakın)

Namaz da kılarım, pilates de yaparım

İnsanları kırmamaya çalışmakla çok zaman kaybettim ve anladım ki; ne yaparsam yapayım, onlar zaten kırılacak bir şeyler bulacaklardı.

Ben üzülmüyorum. Sen üzüyorsun.

Öncesinde flörtleşme yoksa, kadın veya erkek fark etmeksizin yapılan seks tek başına hiçbir boka yaramıyor.

İnsan doğruyu ararken hep yanlışlara denk geliyor. Yanlışlara çok denk gelince de "demek yanlış yapmam lazım" deyip koy veriyor.

Lükse bakar mısınız; adamın sevgilisi var ve açık ilişki yaşıyor. 
Benim ilişkim olsa kafayı yerim ya. siz naapıyosunuz.

Fotoğraflarda güzel çıkıp, gerçek hayatta çirkin olmak gibi bir yanım var.
Gerçi eskiden fotoğraflarda da çirkin çıkıyordum. Buna da şükür.

Doğrusu şu ki; çoğumuz çirkiniz. 
Arkadaşlarımız da çirkin olmadığımızı iddia ederek yalan söylüyorlar.
Arkadaşlarımız yalancı.

Çirkinim ve bu fiziksel.

FlashTv'de meyhane müziği konseptli bi program var ve telefonla şarkı isteğinde bulunanları okudular. İstekte bulunan herkes hapishanelerden

"Sex sadece aracı kurum. Gerçek amaç, yanındaki kişi sevgilinmiş gibi yapıp sarılarak uyumak"

Belki de dünya, cennetin çöplüğüdür.


İyi, kötü, kıskanç.

Sikerek çözebileceğiniz tek şey, kendi eliniz. 

En iyi halinize, en rezil halinizle yüzleşerek erişebilirsiniz. 
Zaten kendinizle ne kadar yüzleşirseniz, o kadar iyileşiyorsunuz.

Sokaktaki insanlar bir çok şeyin farkındalar, ama düşüncelerini doğru şekilde ifade edecek kadar entelektüel bilgi birikimleri yok.

Kendini beğenmen ve aşırı bir özgüvenin olması çok güzel. 
Nasılsa seni senden başka hiç kimse sevmeyecek.

Belki de insanlar gerçekten değişiyorlar. 
Yani; iyi bildikleriniz kötü, kötü bildikleriniz de iyileşiyorlardır.

arkadaşlar şunu da netleştirmek lazım; iyilik, hiçbir şekilde karşılığı beklenilmeden yapılan işe denilir. 
% 100 net, gerçek, reel, real.

Arkadaşlar kadın arkadaşlarım da söylüyorlar; sik'in küçüğü değil, büyüğü makbul. Boşuna işlev mişlev diye kendinizi kandırmayın.

Okumak değil de, düşünmek daha değerli. Düşünebilen insanların sayısının artması dileğiyle.

Arkadaşımla uzun zamandır görüşmemiştik."Buluşalım" dedik ve buluşunca iPhone'un özelliklerini konuştk.Başka da ortak hiçbi şeyimiz kalmamış

Elindeki soytarı tespihiyle etrafa sert bakış atan adamın karşısına oturup castara castara sakız çiğnedim, söylene söylene otobüsten indi. Gerizekâlı bi de bacaklarını öyle bi açmıştıki, sanki otobüsde değil hamamda oturuyordu.

Darbe gecesi yaşadığım "hepimizi öldürecekler matmazel" hissini anlatmaya kelime bulamıyorum.

Tipler düzgün, duruşlar yamuk yumuk

Eskiden hızlı değil, midesizmişim.

"Bana bakmaz" dediğim çocuk bana baktı, ben ise o sırada ağzımda sakız şişirmiş balon yapıyordum. O yine de "iyi geceler" dedi gitti....

resmen salak kalmak için çaba harcayanlar var.

canım, makyajını sil öyle konuşalım.

"Para onu çok değiştirdi" cümlesindeki özne olmak istiyorum. 
Arkamdan atıp tutulmasına razıyım. 

Zaten zerre kadar sikimde de olmaz.