Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

18 Ağustos 2015

Zengin avcısı leş ibne

bugüne kadar aslında buraya hiç yazmasamda kendimi zengin avcısı bir a salak olarak tanımlıyordum. özellikle de kendimden bile habersiz bir şekilde bilinçaltımda özene bezene sakladığım o gizli “parası olan bi ibne bulsam da hayatımı kurtarsam” adlı his, çevremdekiler tarafından zengin avcısı bir leş olarak etiketlenmekten de korkarak bugüne kadar öylece içimde bir yerlerde gizlenerek sessiz sedasız yaşadı geldi. 
bunu öylesine yazmış olmak için yazmıyorum, gerçekten de öyleydim ve bundan ara sıra şüphe etsemde kendi kendime hep “sen, zengin avcısı leş birisin” dedim durdum. çünkü ben buydum ve doğrusu insan kendinin ne bok olduğunu herkesten daha iyi bilirdi. 
ama geçenlerde tanıştığım zengin bir adamdan sonra..
neyse dur spoiler’dan önce hikâyenin başına döneyim;
o gün lüks semtlerden birinde oturmuş app’lerden birindeki profillime yazdığım “aşk arıyorum, seks arayan yazmasın” adındaki saçmalıklarımla zengin piçlerden biri yazsın da, hayatımın sonuna kadar, aşk adı altında adamın götünü sikip şu sefil hayattan kurtulmuş olmanın hayallerini kuruyordum.  
zaten bu ara işsiz güçsüz biri de olunca app’lerde finklemekten başka da yapacak bir şeyim olmuyor. 
saatlerce oturmama rağmen, lüks semtlerdeki şatafatlı apartmanların nemli ve havasız bodrum katlarında en az 3 gay ev arkadaşı ve onlarca hamamböceğiyle beraber yaşayan ezik gaylerden başka yazan kimse olmayınca iyice sıkılmaya başlamıştım ve içimden “artık efsanelerdeki yatları katları olan o zengin gaylerle tanışıp bir an önce köşeyi dönmemin zamanı geldi” diye düşünüyordum, ama düşüncelerimi evren dahi tınlayan olmadığı için, o lüks semtlerdeki sikindirik kafelerde 5 tl’den satılan bi bardak çayla akşamı etmek üzereydim.
selamsız sabahsız, daha ilk yazdığı cümle “beni sik” veya “seni sikeyim mi” olan ibnelerden iyice sıkıldığım için, içimden “artık app’leri silmenin zamanı geldi” diyip son defa app’e girmiştim ki biri “merhaba, profil yazın hoşuma gitti.” diye mesaj attı. 
benim sensörler ve daha bilumum şeylerin hepsi açıldı ve dünyanın en gelişmiş bilgisayarından bile daha iyi çalışan beynim hemen işlem yapmaya başladı ve “merhaba ile başlayan biri olgundur, “yazın hoşuma gitti” diyorsa da kimse pas vermediği için muhabbet etmeye aç biridir. dolayısıyla ya çirkindir, ya da çirkin olmadığı için ezik yaşlı bir gaydir” diye düşünmeye başladı. muhteşem ötesi harikulade beynim bunların hepsini bana anında raporlarken ben de m adama “merhaba, samimiyetin için teşekkür ederim”  dedim ve uzun bir sessizlik oldu.

mesajına cevap vermişken, şimdi stratejik ilerlemeli ve sonraki mesaj yine ondan gelinceye kadar beklemeliydim, mesaj geldikten sonra da hemen cevap vermemeli ve bir müddet bekledikten sonra cevap vermeliydim. çünkü böyle stratejik ilerlemezsem, asla yatlı katlı zengin ibne avlayamayacaktım. 
neyse işte, öyle gözüm telefonda bekle bekle derken, galiba adam baktı ben yazmıyorum tekrar o yazdı ve muhabbet etmeye başladık, bir kaç dakika sonrasında da fotoğraflarını görmek istediğimi belirttim o da hemen açtı.

fotoğraflarını açınca bi baktım saçlarının yüzde 92’si beyazlamış yaşlı bi adam, fotoğrafı çekilirken kameraya öyle bir bakmışki adeta taksim meydanında röportaj vermek için can çekişen turist gibi çıkmış, ama diğer fotoğraflarındaki içten gülümsemesi tatlıydı doğrusu ve samimi görünüyordu. üstelik numaralı gözlüğünün çerçevesinden, üzerindeki entel dantel renkli tişörtünden, bir sonraki fotoğraflarındaki gömleklerinden ve ayakkabılarından anlaşıldığı kadarıyla zamanında cukkayı sağlam vurmuş birine benziyordu. sanırım efsanelerde anlatılan zengin gay’ler yalan değil kocaman bir gerçekti ve ben o gerçeği sikerek yaşamaya bir adım kadar uzaktım. 
beynim durumu böyle analiz edip bana rapor verince, ben de hiç uzatmadan aramızdaki mesafeye baktım ve sonrasında da “yakınız, zamanın varsa burdan amele gibi yazışmak yerine, bir yerde oturup muhabbet edelim” dedim. benim böyle dememle onun “olur, net insanları severim. Coffe Nero’nun bahçesindeyim gel istersen.” demesi bir oldu ve ben de ışık hızıyla kalkıp 5 tl’lik çay parasını içim kan ağlayarak ödedikten sonra oturduğu cafe’ye gittim. 
elimdeki telefondan adamın tipine bakarak masalara göz atarken en arkalarda bi yerde ışıl ışıl sahne kostümüyle oturduğunu farketmem bir oldu ve yüzüme anında istemsizce yalaka gülümsemem belirdiği anda da ona doğru yürümeye başladım. yanına vardığımda ağzım kulaklarıma varmış, gözlerim mehdi’sini bekleyen tembel müslüman  gibi kocaman kocaman gülmeye başlamışlardı bile.

benim, suya kavuşmuş çöl bedevisi misali ona doğru yürüyüşümle, onunda yüzüne bir gülümseme belirdi ve masadan kalkıp sıcak bir şekilde kibarca karşısındaki sandalyeyi gösterdi ve tokalaştıktan sonra oturdum.
sanki yer göstermese oturmayacaktım ehehehehe. zenginlerin işte bu sahte nezaketlerini seviyorum. yer gösterdikten sonra, o kocaman büyük bi iyilik yaptım adlı yüz ifadelerine bürünmelerini seviyorum. 
neyse, onu kendi iç dünyasında “büyük iyilik yaptım, dünyada artık aç insan kalmadı” sevincine benzer bir yüz ifadesiyle vicdanını rahatlatmasını anlık olarak izledikten sonra “nasıl gidiyor” dedim ve muhabbet aldı başını gitti.


işte, işinde gücünde bir adammış, bilmem neymiş falan filanmış. biz böyle karşılıklı olarak bedenlerimizi, mütevazilik dağının arkasına saklayarak gizli bir kibirle kendimizi öve öve anlatırken, adamın benim işsiz sapsız biri olduğumu anladığı andaki rahatlamasını fark etmemle bi an şaşırıp kaldım. çünkü adam direkt yaşlı ve zengin gay, ben ise fakir ve genç gay’dim. sanki tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş gibi bir şey olacaktı..
benim “işsiz güçsüz biri olduğumu öğrendiği andaki rahatlamasına” şaşırma nedenim ise adamın benim işsiz olduğumu öğrendiği anda yüzüne yerleşen o “OHH BEE“ adlı gizemli ifadenin, bundan 3 yıl önce biriyle yaptığımız sohbeti aklıma getirmesiydi. O adamla sohbetimiz şöyle başlamıştı:
o zaman 35 yaşınlarındaki adamla zaten ara sıra barlarda karşılaşıyorduk ve onun çirkin koca burnumu görmezlikten gelerek sanki dünya güzeliymişim gibi, onca kişinin içinde peşimde gezinmesine akıl sır erdiremiyordum. hayır güzel biri olsam zaten adamın tatlılığına kanarak ben peşinden koşardım ama işte güzel değildim ve çirkin olduğum için de özgüvensiz ve eziğin tekiydim. hem doğrusu “çirkinliğimle adamı mundar etmeye de hakkım yok” diye düşünüyor ve ondan kaçarak, böylece onu kendimden uzak tutuyordum.
çirkinliğimden kaynaklı özgüvensizliğim ve ezikliğim bana bi yandan, onun bu kadar ilgisini hak edip etmediğimi düşündürtüyordu, bi yandan da çirkinliğime rağmen bu kadar fazla ilgisi de bende geri kaç etkisi yaratıyordu. 
ama sonra bi gün bende kayış koptu ve çirkinliğimden dolayı ondan saklanmamın gereksiz olduğunu düşündürttüğü için, onunla barda saklambaç oynamamaya karar verdim ve karşılaştığımız bir gece yine bana gülümsediğinde, gülümsemesine tebessüm ederek karşılık verirken, bi yandan da başımı hafifçe aşağı yukarı sallayarrak selamladım. 

2 yorum:

beygirniyazi dedi ki...

ama hikayeyi kesmenin de bir adabı var hocam, okura biraz saygı lütfen... :) çok fena bir yerde kesmişsin. ayrıca orada çay 5 tl değil, 6 tl. :))))

Hayat_Erkeği dedi ki...

adabsızım :)

ahahahaha fiyatları düzelticem :)