Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Temmuz 2015

otostopla gelinen trabzan'dan kaçış


Sabah uyandığımda boğazım ve tüm vücudum olabildiğince ağrıyordu. Öyle bir ağrımak ki gece bile uyutmamışlardı ve yüksek ateşten dolayı attığım terden de yatağım sırılsıklam olmuştu. Hatta gece bir ara baktığımda sanki altıma işemiş gibiydim. e tabii o hasta halimle yaptığım en büyük değişiklik çarşafı üstümden altıma alıp üzerinde uyumak olmuştu da yatak azcık kurumuştu. 

Şimdi uyanmıştım ama yataktan çıkamıyordum ki. Yatakta kıvrana kıvrana bir kaç saat geçirdikten sonra “kalkabilirim ben yaaa” deyip kalkıp duş muş almadan giyindim ve aşağı lobiye indim. Lobiden çay ve su alıp, yanımdaki bisküviyi yedim sonra da karnımın doyduğunu varsayarak ilaçları tok karna aldım. 
Ben orada otururken bu sırada nataşalardan biri de karşısındaki adama “ama ben biyleee nasil çikacağim, herkes baçaklarima bakor. utaniyorum. offf herkesten nefret ediorum” diye dert yanıyordu, en son adam baktı kadını bu şekilde dışarı çıkaramıyor, karşılık olarak “tamam, ben gidip araba getireyim. iyice kapıya yanaşınca binersin” dedi ve nataşanın yüzü sanki tek postada 1000 dolar almış kadar mutlulukla aydınlandı. Nataşa mutlu oldu, adam araba getirmeye gitti ve ben de eşyalarımı alıp otelden çıktım.

Trabzon içini gezerken ve birilerine bir şey sorarken çok iyiler, yardımseverler. Hatta bir kaç yerde çay falan içerken bozuk param çıkmadı diye adamlar “afiyet olsun abi” hiç önemli değil demekten de geri kalmadılar. Ben de yediğim içtiğimle “hayrlı işler” dileyip kalktım.
Aldığım ilaçlar hâlâ etkisini göstermediği için İstanbul’daki doktor arkadaşlarımı arayıp konuyu onlara anlattım, onlarda bu ilaçların iyi olduğunu ve 72 saate kadar anca etki gösterebileceklerini söylediler, onların bu sözleri daha etkili oldu ve biraz da olsa rahatladım.

Ama yine de hasta olduğum için pek bir yerlere gitme hevesi kalmadı bende, bunun üstüne internetten Trabzon merkezde gezilecek görülecek yerlere internetten bakınıp süslü valizimi de bir çay ocağına bıraktıktan sonra çıkıp gezindim. Akşam dönüşte valizimi aldım ve yine otel’e gittim, çünkü gittiğim bir mescitteki görevli bana öyle bir ters ters baktıki adeta kaçmam gerektiğini anladım. Otele gelmişken de belki iyileşirim diye erken de uyudum ve sabah uyanıp çıktım. 

Şehri gezerken bulduğum bir hamam’a girip saatlerce içerde kalarak bir güzel terledim ve sonrasında da bir güzel kese attırdım. Çıktığımda bebek gibi olmuştum ve adeta kendimi öpesim vardı.
İlaçlar da etkisini göstermeye başladığı için şimdi biraz daha iyiydim ve yol almaya hazırdım. Bu yüzden önümde duran minibüslerden biriyle akçaabat’a gelip, yol kenarındaki caminin bahçesinde oylanmaya başladım.
Caminin alt katını çay ocağı ve cafe benzeri bir şeye çevirmişlerdi, gidip oturdum gazeteleri karıştırdım ve sonra da ilaçlarımı almak için bir şeyler atıştırayım dedim. Baktım bisküvi yiye yiye bana bir şeyler olacak, yolun diğer tarafındaki restoran’a gidip kendime bir tane somon istedim, bir de yanına salata tabağı, ohhh bana mısın demeden bir yedim ki anlatamam. 
Sonra da ilaçlarımı aldım ve çıktım yola. Böyle biraz yürüyüm derken baya bi yürümüşüm ve akçaabaatın dışına çıkmışım, orada da film koptu.

Burada yaşayan gerizekalılardan biri bana bir sürü soru sormaya başladı. Ben de adamın bütün sorularına dalga geçerek cevap verdim ve bu piç de gidip beni az ilerdeki trafik polisine şikayet etmez mi, tee allahım ya. Biraz yürümüştüm ki trafik arabası yanımda durdu. içerdeki salak trafik polisi benimle yapacağı sorgu öncesinde her şeyi kameraya almak içinde kamerayı beni net görebileceği şekilde ayarlamak için arabada perişan oldu. En sonunda baktım salak ayarlayamıyor, ben geçtim poz verdim, o da fotoğrafımı çekti ve iyice kamerayı sabitlendirdiğine emin olduğunda artık ben yerimde durdum, o da geldi “işte kusura bakma, az önceki amcalar rahatsız olmuş onun için seni rahatsız ettim” falan filan bir sürü şey geveledi. 

Ben de “ya valla onlar da bana çok soru sordular, bende onlardan korktum” falan dedim polis güldü. Konuşmamız böyle başlamışken de aldı bizi bir sohbet, allahım adamın konuşası varmış herhalde konuş konuş gitmiyor. En sonunda “herhalde adam nasıl gideceğini bilmiyor” diye düşündüm ve elimi uzatıp “neyse iyi görevler abi, çok kolay gelsin, işin zor” dedim de o da toparlanıp gitti.

Biraz yürüyüp ilerdeki camii’de hem mola vereyim, hem abdest alıp öğlen namazı kılayım, hem de bu arada öğlen güneşinin yakıcı sıcaklığından kurtulmuş olurum diye düşünüp camii’ye girdim ve abdest alıp cemaate yetişip namazı kıldım. sonrasında da oturup işte uzun uzun yazılar yazdım ve öyle kaldım. ben böyle otururken arada 3 kişi gelip farklı sorular sordular. bir tanesi de polis olduğunu söyledi ve benim onun “polisim” demesine gülmemle de küplere binip gitti.

Meğer salak polis değilmiş, sadece işte bir kaç saat önce cemaatle beraber namaz kıldıklarımızdanmış ve bunlar namazdan sonra toplu halde karşı kaldırımdaki kahvehane’ye gidip kağıt mağıt oynuyorlarmış. Tabii benim camiiden çıkmadığımı görünce de sırayla gelip beni farklı sorularla sorgulamaya karar vermişler.
Ama ben de bunları ciddiye almayınca sinir olup, birbirlerini dolduruşa getirmişler. 
Aslında ciddiye almadım değil, ciddiye alıp bütün sorularını cevapladım ama onlar verdiğim cevapları ciddiye almamışlar ve onlarla dalga geçtiğimi düşünmüşler. Bana “nerden nereye gidiyorsun” dediklerinde “abii canım sıkıldı, gezmeye çıktım. şimdilik nereye gideceğime dair bir planım yok, belki rize’ye doğru giderim” demiştim.
“ne iş yapıyorsun” sorularına ise “belli bir mesleğim yok, ama eğer varsa yapmamı istediğiniz bir iş, günlük yevmiye parasına işinizi yaparım” demiştim. 
“okul okuyor musun” sorularına ise “yok abi okumuyorum” diye cevap verdiğimde karşılığında “niye” demişlerdi ve bende “okula gitmeye gerek yok. artık internet sayesinde okul her yerde. zaten okul sadece okuma yazmayı öğretir, gerisi bize kalmış” demiştim.


Bu cevaplara karşılık da bunlar kalkıp beni gördükleri ilk polise şikayet etmişler ve tatatatatatam işte polis abiyle karşı karşıyaydık ve merkez’e benim bilgilerimi gönderip sorgulatıyordu. Ben ve süslü valizim arandık ve bir şey çıkmayınca, polis abi de "işte günümüzdeki olaylardan dolayı insanların çok hassaslaştığını" vs söylüyordu. Önemli değil vs diyerek geçiştirdiğim bu seferki aramadan 10 dakika sonra ise başka birinin şikayeti üzerine bu sefer jandarma tarafından sorgulandım ve artık küplere binip Karadeniz insanından olabildiğimce uzak bir yere kaçmaya, bir daha da karadeniz’e gelmemeye karar verdim. 
Sevgili karadenizliler; öyle filmlerde, şarkılarda, türkülerde anlatıldığı kadar iyi insanlar değilsiniz, gördüğünüz ilk esmer adamı terörist diye defalarca şikayet edecek kadar götsünüz. Ayrıca yaptığınız o çok çok süslü camiilerinizin minareleri de götünüze girsin. O güzel çam ağaçlarını ve denize paralel uzanan sıra sıra dağları saymıyorum bile.

1 yorum:

Şeker Oğlan dedi ki...

Ahahahahahahah...

Son paragraf ile beni bitirdin :)))

Karadeniz insanını hiç sevmem. Bence bu ülkedeki en yobaz insanlar Karadenizlilerdir!!!

Senin şu otostop maceralarını okumak inanılmaz eğlenceli oluyor bu sıcak, sıkıcı yaz günlerinde.

Gözlerinden öper, yazılarının devamını dilerim :PpPpPpPp