Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

13 Mayıs 2015

mavigözlü melek (1)

Boyu benden 7-8 cm uzun olduğu için başım hep yukarı bakar bi şekildeydim ve o da boyumun kısalığının ona verdiği avantajla, hafifçe tepeden bakıyordu bana. Bir ara küçük bir kaldırım kenarında aramızdaki boy farkını kapattığımda durup o donuk mavi gözlerine baktım ve "gözlerin çok güzel" dedim tüm samimiyetimle. Cümlemi daha 1 saniye önce bitirmiştim ki, suratında belli belirsiz hafif bir tebessümle "biliyorum. herkes öyle diyor" dedi.

Üstelik bunu, öyle bilgiçlik taslarcasına veya ukala bir  tavırla değil, gayet normal bir konuşma cümlesi şeklinde söylemişti. Yani sanki onunla tanışmamızın üzerinden daha 1 saat bile geçmeden bu cümleyi sarf edeceğimi biliyomuşcasına normal bir şekilde "biliyorum" demişti.

O böyle söyleyince, bi anda kendime geldim. Evet, yapay bir durgunluk içerisine girip, adeta kendimden geçmişcesine güzel sözler söyleyerek yalakalık yapmaya hiç gerek yoktu. Çocuk zaten neyin ne olduğunun farkındaydı ve oyun oynayacak değildi. Bu ucuz iltifatlardan da yorulduğu, bıktığı, az önce sarfettiği o "biliyorum" cümlesinden dolayı fazlasıyla belliydi.

Benim yavşak yalaka cümlelerim bitmeye yüz tutmuşken, diğer arkadaşı yanında biriyle çıka geldi. Yanındaki kişi barlarda erkek dansöz olarak çalışıyordu ve cidden iyi kıvıran biriydi. Ama mavigözlü'nün arkadaşı ile birbirlerini nasıl bulduklarını anlamış değildim ve bu gece ilk defa tanışmış olduğumuz için de sormayacaktım. Aslında sormam gerekiyordu, ama işte çok fazla ileri gitmemem gerektiğini düşündüğüm için susacaktım.

Çünkü daha İstanbul'a gelmeleri bile bir kaç saat olmuştu ve ortak bir arkadaşımız onlara göz kulak olmam için bizi tanıştırıp ortadan kaybolmuştu. Durum böyleyken de sorguya çekecek halde değildim ve böyle bir hakkım olduğunu da hiç düşünmedim.
Sonra her şeyi boşverdim ve onların istekleri doğrultusunda hep beraber saçma sapan mekanlara takılmaya başladık. Dansöz olan çocuk gittiğimiz her yerde üstünü başını değiştirdi, sahneye çıkıp bir kaç göbek attı ve mekandan mekana süzüldük durduk.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Dansöz'ün işleri bitti ve biz artık ne yapalım sorularıyla o tarafa bu tarafa gidip geliyorduk. en sonunda Dansöz "gelin sizi travesti barına götürcem" dedi ve hoppadana kalkıp gittik. İçeride vitrin mankeni gibi bacaktan ibaretmişcesine gezinen travestilerle birbirimize göz süzerek gezinip dururken aradan 10 dakika geçmişti ve bir an kendime geldiğimde tek başıma etrafa bakınıp durduğumu farkettiğim gibi mavigözlü'yü aramaya başladım. Lan arkadaşı onu bana emanet etmişdi, şimdi bu kaybolursa ben ne bok yerim diye düşünerek içeriyi kolaçan etmeye başladım ve çok geçmeden de bir kenarda adamın biriyle bakışırlarken bulup yanına gittim.

Mavigözlü onu görüp yanına gittiğim için biraz bozuldu, diğer adam ise beni beğenmediğini ve hatta bana kızdığını belli edercesine yanındakine dönüp "bu da ne ya, nerden çıktı bu" dedi ve benim piç piç ona bakarak tek kaşımı kaldırıp ıslık çalmaya başlamamla defolup gitti.

Mavigözlü'de bi anda çıkıp geldiğim ve onların tanışmasını yarıda kestiğim için bana kızdığını surat ifadesinden belli etmişti, ama bu gece onun kızgınlıklarını sikleyecek gibi değildim. Onu ve diğer arkadaşını sağ salim eve götürmekle yükümlüydüm o kadar.
Tabii onlar sadece 2 günlüğüne eğlenme niyetiyle ailelerinden izinsiz İstanbul'a gelip etrafa göz attıkları için beni pek siklemiyorlardı. Ailelerini de siklemiyorlardı, aslında hiç kimseyi siklemiyorlardı. 2 gün sonra ise yine Erzurum'a okuluna döneceklerdi. Dönünceye kadar da arı gibi çiçekten çiçeğe konmak istiyorlardı.
Zaten mavigözlü'nün hayatı biraz karışıktı, kafası ise hayatından daha karışıktı. Annesi ve babası ayrı oldukları için, amcası onu okutuyordu galiba veya dayısı. Bak unuttum şimdi. Ama sınıfta kaldığını ailesinden saklayacak kadar da korkuyordu ailesinden, bunu unutmamıştım.
Korkusuna rağmen işte bir fırıldaklık yönü vardı hep. Gözleri bile dört dönüyordu ve etrafına öyle bir bakıyordu ki, ahh nasıl da süzüyordu. neyse.

Bunları hep, onu benimle konuşmak zorunda bıraktığım anlarda anlatmıştı. Çünkü yapacak bir şey yoktu ve arkadaşımız beni, onları gece boyunca hiçbir şekilde bırakma-mam konusunda defalarca tembihlemişti. Bende japon yapıştırıcı görevini üstlenmiş, mavigözlü ve arkadaşı nereye giderlerse peşlerinde tıpış tıpış geziniyordum. Ama buna rağmen onlar beni atlatıyor ve her defasında yeni biriyle karşıma çıkıyorlardı. Gece boyunca arı gibi çiçek çiçek gezip polen toplar gibi gezindiler, en son kiminle ne yaptıklarını takip etmekten yorulduğumda artık saat sabahın körüne geliyordu ve onları zorla alıp arkadaşımın evine dönmüştük. İkisini de tek parça halinde eve bırakıp çıkacaktımki mavigözlü "gidiyor musun" dedi "evet, yarın işim var" dedim. O donuk mavi gözlerini hafifçe devirip masumane bir şekilde uzun uzun bana baktı, kırık çekyatın diğer köşesine doğru hafifçe kaydı, başını yastığın diğer köşesine bıraktı ve o güzel gözlerini anime karakteri gibi yavaşça açıp bir daha baktı.

O böyle yapınca içimden "aa sikerim lan işi" deyip, çekyatta bana açtığı yanına uzandım. Benden iri olduğu için, yanına uzandığım gibi oyuncak bir ayıya sarılır gibi sarıldı bana. Saçlarımı kokladı biraz, kollarıyla varlığımı hissetmek istercesine sımsıkı sardı beni. Kemiklerim birbirine girerken, kokusunu içime çektim, leş gibi alkol ve ucuz travesti parfümleri kokuyordu. Burnumu o beş para etmez parfüm kokularından uzaklaştırıp koltuk altına sokarken, ter kokusunun güzelliğiyle zevkten sarhoş olmaya başladım.

Mavigözlü de bu sırada hala kemiklerimi kırmak istercesine sımsıkı sarılmaya devam ediyordu. Sanki kaybettiği oyuncağını bulmuş da sarılmayı bırakırsa tekrar kaybedecekmiş gibi sarılıp bir yandan da, başımı koklayarak derin derin nefes alıp veriyordu.
İşte onun bu derin nefes alışverişlerini farkettiğim gibi bir anda eski kendimi gördüm..
O, ne yapacağımı bilemediğim günlerim, her kucağa; sahiplenilmek veya sahiplenmek için girdiğim zamanlarımı anımsadım. Kimsesiz oluşumun ağırlığını kabullenemediğim zamanlarımı, yalnızlığın yarattığı o bıkkınlık günlerimi yaşamaya başladım bir kaç saniye içerisinde.

İşte ben de daha önce böyleydim. bu kadar yalnızdım ve yalnızlıktan dolayı sürekli hata yapıyordum. Üstelik hatalarım bir kaç tane değil, bir kaç milyona varmıştı ve bunların hepsinin farkında olmama rağmen her gün, hiç pişman olmadan, dokunulmamış yeni hatalar yapmaya devam ediyordum.

devam: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/05/mavigozlu-melek-2.html

3 yorum:

beygirniyazi dedi ki...

devamını hemen bekliyorum... çok güzel hikaye.

Adsız dedi ki...

çok güzeldi. harikasın. hep böyle şeyler yaz :)

Adsız dedi ki...

devami ne olabilir amk sikip.birakmistir

okg