Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

29 Nisan 2015

Bir kaç şarkı ve anıları

Bazı şarkıları ve şarkıyı seslendiren insanları bir sebepten veya birilerinin size önermesi, dinletmesi sonucu dinlemeye ve o şarkıcıları falan takip etmeye başlarsınız. Bugün siz sevgililerime işte o şarkıları veya şarkıcıları dinleme veya keşfetme sebeplerimi anlatayım dedim.

Daha çok aslında parça üzerinden gideceğim. Çünkü bir çok sanatçıyı öyle tanıdım ve zaten bir çok ses sanatçısı da sadece bazı şarkıları güzel söyleyebiliyorlar gibi geliyor bana. Sırf bu yüzden bende o şarkıları dışında o kişileri dinlemem, bir yerlerde karşıma çıktımı kulaklarımı parmaklarımla tıkayıp yüksek sesle "lalalalalalalalalalalala" yaparak uzaklaşırım.

Neyse lafı çok uzatmıyım ve şarkılarla tanışma anlarıma geçeyim:

Sezen Aksu - Sarı Odalar
Kendimi bildim bileli bir SezenAksuFobik olarak şunu söyleyebilirim ki; o kadını sevemiyorum. Kadının parçaları ve müzikleri dehşet güzel ama ben kadının şarkı söyleyişini ve kendisini sevemiyorum. Daha önce kendimi çok zorladım ama yine de sevemedim. Her neyse sevmediğimi anladıysanız şimdi Onunla Tanışma an'ıma geçiyorum:
Ortaokul 2'deydim ve işte eziklenerek yaşıyordum. O ara ailemden ayrıldığıma henüz alışamadığım için bazen çok üzülüyordum. Oysa aslında ailemi de sevmiyordum ama sanırım fazla yalnız kaldığım için olsa gerek, üzülmeden edemiyordum. Neyse işte böyle yalnız kaldığım bir anda radyoda "ben senin hayatından gittim oğlum, hadi koy yerime birini koyabilirsen, ben senin hayatından gittim oğlum dur o sarı odalar da durabilirsen" cümlesini duyduğum gibi ağlamaya başladım. Yani aslında ortada ağlamamı gerektirecek bir şey de yoktu. Ama nedense bir anda ağlamaya başlamıştım ve kendimi durduramıyordum bile.
Hatta şarkı bitmiş ben hâlâ ağlıyordum, sonra tabi gözümü ve sümüğümü falan silip toparlandım gidip elimi yüzümü yıkadım.
İşte o gün bu şarkı ile tanışmış oldum ve aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, şarkıyı her dinlediğimde ben şok. Hatta dinlerken vücudumu bir üşüme alıyor,  tüylerim ve meme uçlarım sertleşiyor...


Ellie Goulding - Burn
Önceki yıl Cihangir'de kaldığım dönemde app'lerden birinden- yazıştığım çocuğu kandırıp eve gelmesine ikna ettim ve çocuk bi geldiki; allahım app'deki çocuktan fersah fersah gerideydi. Hani azcık alakası olsun diye, sadece kaşına gözüne veya götüne odaklanayım dedim ama ıııhhhh olmadı. Bende o konu senin bu konu benim bi başladım gevezeliğe, durdurabilene aşk olsun.
Resmen otomatiğe bağlamış gibi ha bire sorular sorup konu üstüne konu açıyorum. açtığım konular seks ile bitmesin diye kırk takla atıyorum. İşte o konulardan biri de müzik zevklerimizdi. Tabii benim müzik zevkim olmadığı için onun müzik zevkini konuştuk.
Müzik zevkim vardı aslında, ama müslüm baba ve kibariye dinlediğimi söylemeye utandığım bir devredeydim ve bu yüzden sonsuza kadar susmayı tercih ediyordum. Hem çocuğun hayatı daha güzel gibi geliyordu bana ve bu yüzden onun müzik zevkinin iyi olduğunu düşünüyordum. Sonra işte çocuk amerikada aldığı eğitimden, ingiliteredeki tatillerinde yediği bamyaları anlatmaktan fırsat bulduğu bir sırada "dur sana şunu açıyım, geçenlerde konserine gitmiştim dinlemelisin mutlaka" deyip, konserde çektiği videoları bir bir izletti. Allahım artık içimi bayıcaktıki Burn şarkısını bi açtı "tamam tamam, bu iyi dur bunu bir de YouTube'dan dinliyim" dedim ve hop diye laptopa uzanıp açtım. allahım şarkıyı gece boyunca dinlemekten kendimi alamadım. Sonra bi ara bi kendime geldimki biz onla sevişiyoruz. Şarkı resmen beni benden alıp ona vermişti. Tabii kendime gelince de anında her zamanki gibi şıp diye 2 saniyede boşaldım ve "benim mesai bitti" deyip gevrek gevrek güldüm. Yüzü asılmıştı ama açıkçası çok sikimde değildi. Çünkü bir kaç saat önce tanıştığım birini mutlu etmek için uğraştığım zamanlarda değildim ve bu durum bana çok ilkelce de geliyordu.
Neyse işte sonra giyindik ve saçma sapan sorularla beraber muhabbeti biraz daha uzattık ve gecenin sonunda ümidini benden kesince kalktı gitti. Bir daha da karşılaşmadık. Şarkıyla ve Ellie ile böyle tanışmış oldum.


Zeynep Sağdaş - Yarım Kalanlara Rağmen
Geçen yıl ölüp bittiğim bir adam vardı. Her gördüğüm de kalbimi durduruyordu. Resmen donup kalıyordum. Ona bakmak, onu gizliden gizliye sevmek..
Belki de ondan hoşlanmamı sağlayan şey ona hiç açılamayışımdı, ya da başka bir bok.
Ama ne olursa olsu, ona karşı bir şeyler vardı içinde ve buna rağmen ona hiç "sana geberiyorum" diyemedim. Hep içim de kaldı, ur oldu çıktı. Sonra tabii bir şekilde kendimi ondan uzak tuttum, tutabildim. tutmak zorunda kaldım.
Hem bazen söylememek de iyi olabiliyor, tabii ne kadar iyi olduğunu görmek için uzun zaman geçmesi gerekiyor. Bu ayrı bir konu ona girmiycem.
İşte adama ölüp biterken, tüm sosyal ağlardaki paylaşımlarına bakınıyor nerde ne boklar yediğini takip ediyordum. Facebook profilini öğrendiğimde ise resmen onun profili benim profilim olmuştu, böyle kendi profilimi bırakıp onunkinde zaman geçiyordum. Ne paylaştı ne paylaşacak derken öyle mal mal ekran başında dikilip duruyordum.
Sonra işte bir gün bi şekilde şifresini kırıp mesajlarını okudum, o bana göre iğrenç yazışmalarını, çırılçıplak fotoğraflarını, videolarını falan hepsini gördüm. İğrenç mesajlaşmalarından birini okurken, bu şarkıyı birine gönderdiğini gördüm. Şarkıyı dinledim, dinledim, dinledim.
Hesabından da çıktım ve şarkıyı günlerce dinlemeye devam ettim ve bir gün bıktım. Onu da o iğrenç mesajlaşmalarından sonra unuttum zaten. 


Müslüm Gürses -Hangimiz Sevmedik
Daha 9-10 yaşındayken falan bizim bir çay ocağı gibi bir şeyimiz vardı. Daha doğrusu abimin deyişiyle bizim değil; 2 abimindi. Bunu güzel bir tokatla öğrenmiştim onu başka zaman anlatırım. ama şimdi konu müslüm gürses ve şarkısı:
Neyse işte bilirsiniz doğuda yürümeyi öğrenen her çocuk çalışmak zorundadır ve bende çalışmayı çoktan öğrenmiştim. Bu yüzden çay ocağına en yakın dükkanlara 1 çay istenildiğinde onu ben götürüyordum ve boş bardakları da ben getiriyordum.
Bi gün abim beni boş bardakları toplamam için  yan komşumuz olan ayakkabı dükkanına gönderdi. İçeri girmemle ordaki elemanın, Müslüm Gürses-Hangimiz Sevmedik şarkısı eşliğinde, çaybardağını yalamasını görmem bir oldu. Önce kusar gibi oldum ama çocuk halimle durup ne yapmaya çalıştığını sordum. "ne yapayım, bardağı öpüyorum" dedi. Normal bi şey mi gibi algılayıp "tamam" dedim ve o da durup bardağı biraz daha öpüp yaladıktan sonra bana verdi. Ben bardağı alıp ona tuhaf tuhaf baktım, arka fonda Müslüm Baba söylemeye devam ediyordu. Bizim bardak fetişisti bana baktı ve olayı "az önce burdan çıkan kadına aşığım ne yapayım" dedi. Elimdeki bardak da kadının çay içtiği bardakdı.
O halimle bardağı götürüp kırmayı düşünmedim değil ama sonra Müslüm Baba'nın Hangimiz Sevmedik cümlesiyle içim cızzzzz etti, öyle durdum elemana baktım. Şarkıyla da böyle tanıştım. Artık bardağa baktığımda da midem bulnamıyordu.

 Peki siz hangi şarkılarla, nasıl tanıştınız?


24 Nisan 2015

çızıktırdım

Öylece durup bana baksın istedim. 
Güzel değildim ama yine de bana aşık olsun istedim. 
Hem güzel olduğum için değil, sadece ruh eşinin ben olduğumu bilsin diye aşık olmalıydı. 
Ama bakmadı, ruh eşi olduğumu görmedi, aşık olmadı.

-----
Sokağın ortasında yürürken gördüm ve gidip çarptım. 
Beni farketmedi, sadece canını yaktım. 

----
Kimseye bakmadan yürüyordu, kimseyi görmüyordu, neredeyse kendinin farkında bile değilken beni görmesi imkansızdı. Görmedi öylece kaybolup gitti.

-----
Kalabalığın içinde bile yapayalnız durabilmesi, işte bu hâli canımı yakıyordu...

-----
Sanırım dünyada yalnız kalmak bir tek ona ve bana yakış-mıyordu. Ama buna rağmen ikimizde yalnızdık.

-----
Kimsenin onu sevmesini istemiyordum. 
Onun da kimseyi sevmesini istemedim. 
Hayır sevmeye veya sevilmeye layık olmadığını düşündüğümden değil, 
benden başkasının onu sevmesini istemediğimdendi. 
Çünkü onu sevmeyi hak eden tek kişi bendim. Hiç kimse değil.

-----
Kocaman şehirlerde yaşamasına gönlüm hiç razı olmadı. 
Ama her sene taşındı durdu. 
Benden habersiz benden kaçması, işte bu canımı yakıyordu..

-----
Bol virgüllü bitmeyen cümlelerden oluşuyordu hayatı ve ben onun, virgülden sonra kurduğu cümledeki nokta olmak istiyordum.

-----
Kitapların arasında sakladığı kurutulmuş bir gül gibi solgundu rengi, öyle romantik büyük bir trajediydi. 

------
Sebebini bildiği bir derdi vardı; aşık olamıyordu...

----
Otobüs durağındaki o birbirini tanımayan mutlu kalabalığa karıştığında anladım,
o da herkes gibi olmak istiyordu...

22 Nisan 2015

Tom Ford kılıklıyla bir şey olmadı

Geçen tanıştığım Tom Ford kılıklı ile aramızda bir şey olmadı. Hatta sadece o tanışma ile yetindik kaldık. Sonrasında bir kaç whatsapp yazışması ile de noktaladık. Çünkü adam tam bir sanal ortam bağımlısı ve sürekli bir ilgi bekliyor. Ben ise artık ne oldum delilerine ilgi göstereceğim yaşları çoktan aştım, hele karşımdakinde çözemediğim bir şey var ise ilgiyi hiç ama hiç gösteremiyorum.

Aslında iyiki de olmamış. Çünkü onunla tanışmaya giderken sırf onu gördüğüm an aşık olayım diye kendime yabancı slow parçalardan oluşan bir playlist yapmıştım ve bu slow müzikler beni iyice dağıttığı için onu gördüğümde aşık olmayı planlamıştım ve gerçektende ruh halim istediğim kıvama gelince de cafeye girip onu gördüğüm an çarpılıp kalmıştım.

Ama işte tanışma yazımızda bahsettiğim gibi; gecenin sonunda biz kalkıp caddede giderken o bana bir kaç sefer ilişki şeysi yaşayalım muhabbeti açmasına rağmen ben "zamana bırakalım" deyip durmuştum ve kendi kendime de böyle cümleler kurabildiğim için şaşırmış, hatta kızmıştım da. Çünkü adamı gayet hoş bulmuş, hatta apışıp kalmıştım ama onun "ilişki yaşayalım" cümlelerine "zamana bırakalım" diyordum.
Sırf o yakışıklılığa karşı, kendimde olmadan "zamana bırakalım" dediğim için fena halde kızmıştım ve hatta bir kaç yumruk atmak istemiştim kendime.

Çünkü neden öyle dediğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu ve ben zaten zayıf karakterli biri olduğum için öyle güçlü cümleler kurabilecek biri değildim. O cümleleri kurduğum için o gece kendi kendime bol bol küfür ederken, ilerleyen günlerde adamın saçma sapan hareketleriyle bir anda aslında ne kadar da doğru cümleler sarfettiğimi anladım.

Ay iyiki de aramızda bir şey olmamış ve ben o gece ona sürekli "zamana bırakalım" bla bla deyip durmuşum. Hem zaten saçma sapan slow parçalar dinlemiştim ve kendimi; onu ilk gördüğüm an çarpılacak kıvama getiren bendim. ahahahaha demekki beynimi slow parçalarla uyuşturmama rağmen bilincim kapanmamış ve o "zamana bırakalım" cümlelerim hep bundanmış :)))

allah canımı almasın ya, o geceki sözlerim aklıma geldikçe gülüyorum. nasıl bi beynim varsa ben aşık olmama rağmen o aşık olamıyor ve dilimi bile benden izinsiz, benden çıkmayacak sözler sarfedecek şekilde kullanabiliyor. Afferin lan bana. afferin lan beynime :)

18 Nisan 2015

modern hayat





modern hayatla beraber paramparça olduk
o bir yana gitti, ben bir yana.
modern hayat deniliyordu buna.
ve herkes kendi ayakları üzerinde duruyordu,
herkes diğerinin acısına sırt çeviriyordu.

modern hayatla beraber paramparça olduk
o  bilmediğim bir yere gitti, ben de onun bilmediği bir yere.
kimse tanımadı beni, görmedi kimse onu.
habersiz kaldık, kalabalıkla beraber unuttuk ikimiz de birbirimizi
hiç kimse bakmadı bize.
eskiden bizken, şimdi yok olduk tek tek.

15 Nisan 2015

Pınar Abla

Geçen gün, en çok sevdiğim müşterilerimden biri olan Pınar Abla mahallemizden taşındı gitti. Koca kamyonun iki kapısını anca dolduran eski kanepeleri, çizilmesin diye battaniyelere-çarşaflara sardığı beyaz eşyaları, irili ufaklı kutulara tıkıştırdığı giysileri, ayakkabıları, perdeleri ve kap kacakları.
Pınar Abla'nın 46 yıllık ömrü, eski model bir kamyonun 2 kapısını anca kapladı.
Düşünsene kadının onca yıllık ömrü vardı, ama bir kamyonun kasasını bile dolduramıyordu.

Pınar Abla'yla ilk tanışmamız, bakkalı aldığım günlere denk geliyordu. O bembeyaz porselen dişleri, tombiş yanakları, belli belirsiz gamzeleri, dip boyası fazlasıyla gelmesine rağmen ona yakışan uçları sarı kalmakta ısrar eden saçları ve her daim içi gülen kahverengi gözleriyle gelip "hayrlı olsun kardeşim, allah utandırmasın" demişti. Teşekkür etmiştim ve içimden "iyi bir kadın etiketi"ni pat diye yapıştırmıştım. Çünkü içtenliği fazlasıyla belli bir ses tonuyla "kardeşim" demişti.

Aradan günler geçtikçe, mahallenin diğer sakinleri hakkında edindiğim bilgiler gibi, gelen gidenden Pınar Abla hakkında da bilgi edinmiştim. Bu bilgileri de ben edinmek istediğim için değil de, gelen giden sırf konuşmak için kendiliklerinden anlattıkları için alıyordum. Çünkü bakkal olunca mahallenin psikiyatristi gibi bir şeyi de olunuyormuş, bunu bakkalı açtıktan sonra anladım.

Gelen gidenin anlattığı hikâyeler, başkalarının başından veya kendi başlarından geçen maceralar, iyi kötü anılar falan derken sohbet aralarında birbirleri hakkında verdikleri bilgilerle Pınar Abla hakkında da az çok bilgi sahibi olmuştum.
Pınar Abla bu mahalleye 13 yıl önce taşınmış. Kocasından boşanıp buraya geldiğinde ayakta duracak hali kalmamış. O zamanlar bir devlet kurumunda memur olarak çalışıyormuş. İşe gidip gelen, kendi halinde bir kadın.
Kocasından ayrıldıktan sonra kurumdaki erkeklerle başı belaya girmeye başlamış. Çünkü boşanınca "artık bacak arasını her önüne gelene açması gerekir" hissine kapılmış ordaki erkekler ve bu yüzden sıkıştırmışlar. Sıkıştırmalar arttıkça, Pınar Abla'da kavga etmeye başlamış. Kavga ettikçe de mim'lenmiş, mimlendikçe de istenmeyen, sevilmeyen kadın'a dönüşmüş.
Oysa Pınar Abla bir kere verse, en çok istenen kadına dönüşecekmiş, bunu biliyor ama yapmıyormuş.

Kurumda müdürlerden biriyle tartışınca da ona hiç rahat vermemişler ve bi şekilde yolunu bulup atmışlar. Bu atılma işini Pınar Abla'nın kendisinden dinlemiştim. Ama tabii o sıkıştırıldığı için atıldığını falan söylemedi. Bunu ben farklı zamanlarda anlattığı olaylardan kendi kafamda tamamlamış oldum.
Pınar Abla bu konuda sadece "herkes benle uğraşıyordu, bi rahat vermediler. en sonunda da müdürle kavga edince, bi yolunu bulup beni attılar" demişti.
Cümlesini tamamladığında gözleri dolar gibi olmuştu ve o anda 1 tane sakız almak için içeri giren 5 çocukla uğraşmak zorunda kaldığım için Pınar Abla "hadi hayrlı işler kardeşim" deyip gitmişti.

Pınar Abla hafta sonları haricinde her akşam saat 21:00 gibi gelip, 1 ekmek ve o günkü ihtiyaçlarını alıyordu.
Yine bir akşam geldiğinde ona "günün nasıl geçti abla, umarım güzel geçmiştir" falan diyerek muhabbeti açmıştım ve o bana "sorma ya, rezil bir iş. bu iş'de çalışmak da istemiyorum ama ne yapayım, ekmek parası. zaten bir kaç yıl önce ev almıştım. onun taksitleri bitiyor, bitince çıkacağım" demişti.

Günler böyle geçip giderken, Pınar Abla ile yakınlaşmaya başladık. Artık akşamları iş çıkışı dükkana geldiğinde pek gelen giden olmadığı için daha uzun kalıyordu, daha çok konuşuyorduk.
Benim eleman da zaten o saatte evine gitmiş olduğu için, Pınar Abla'yla bazen dükkanı kapatıncaya kadar oturup çene çalıyorduk.

Ama aylardır konuşuyor olmamıza rağmen Pınar Abla'da bir tutukluk vardı. Hep sanki bir şey söylemek istiyor ama kendini zorla tutuyor gibiydi. Hiçbir şey demeden öylece bakıp kalıyordu bana.
Sanki bakarken konuşuyor gibi, sanki susmuyor da dırdır ediyor gibi susuyordu. Ben de canı sıkkındır diye düşünerek ard arda yeni sorular soruyor, verdiği cevapların ardından onu güldürecek karşılıklar verip güldürmeye çalışıyordum. Ama Pınar Abla'daki o gizemli tutukluk hali bir türlü gitmiyor, öylece dalgın dalgın bakınıp kalıyordu.


Sonra günlerden bir gün yine iş çıkışında bakkala geldiğinde oturduk konuşmaya başladık. Ben bu sırada bir demlik çay kaynattım, iki tane ince belli çay bardağı koydum küçük masamıza. Çay demlendi, getirdim doldurdum. Bir de akide şekeri açtım, muhabbetimiz tatlansın diye. Konuştuk da konuştuk.

Aylardır konuşuyor olduğumuz için artık onunla aramızda mesafe denilen bir şey kalmamıştı. Bazen eski aşklarımızdan bahsediyorduk, kimin peşinden ne kadar koştuğumuz, kime yanlış yaptığımız, kimi üzdüğümüz, en çok kimi özlediğimiz, en çok kimi sevdiğimizi falan. Ben peşinden koştuğum erkeklerin cinsiyetlerinden bağımsız olarak tasvirlerde bulunduğum için, onları sanki bir kadınmış gibi düşündürecek cinsiyetsiz cümleler kuruyordum.
"-Gözleri çok güzeldi, gözgöze geldiğimizde nefes almakta zorlanıyordum.
-boyu benden uzundu ama yanyana uzandığımızda boy farkımız kalmıyordu ahahahaha
-o biraz faşistti. dünyada insan nüfusunun fazlalaştığı için savaşların gerekli olduğunu söyleyecek kadar da insanlardan nefret ediyordu, ama yine de anlaşıyorduk" gibi cümlelerdi bunlar. Daha çok sorgulaması gereken şeylerin duygularım olmasını sağlamaya çalışıyordum. Çünkü mahallede resmi olarak ibne diye bilinmek şimdilik pek hazır olduğum bir şey değildi.

Ailelerimize karşı hissettiklerimizden de bahsettik, annesini kesmek istediğini falan söyledi Pınar Abla.
"Zaten ben evlendikten 2 yıl sonra, annem kanserden öldüğü için şükür ediyorum" demişti. "Yoksa kesin şu an onu öldürmüş olmamdan dolayı hapiste olabilirdim"de demişti.
Bir şey demedim önce. Biraz düşündüm ve sonra çayımdan bi yudum alıp "birini sevmediğin için öldürmektense, onun hayatından çıkmak veya onu hayatından çıkarmak ölüm gibidir zaten" dedim ve ekledim "annen bile olsa, öldürmektense, siktir çekebiliyor olman lazım" 
"senin de her şeye cevabın var" demişti gülerek. "ee ama öyle abla ya" demiştim ben de.

Sonra Pınar Abla yine dalmıştı. Şekerler de muhabbetimizi tatlandıramıyordu artık. Ne konuşursak konuşalım cümlelerimiz bu dalgınlıklarla sonuçlanıyordu. Arkamdaki rafda bulunan çubuk makarna paketlerine dalıp gittiği de her halinden belliydi. Çayını da içmediği için soğumaya başlamıştı. Muhabbetimiz gibi.

Sonra o an aklıma geldi, Pınar Abla'nın bir sırrı vardı ve belki de bana bunu bir şekilde söylemek istiyordu, ama cesaret edip söyleyemiyordu. Hemen içimden planımı yapıp işleme koydum:

Cebimden telefonumu çıkarıp "geçen ay ayrıldığım sevgilimi göstereyim mi" dedim ve onu daldığı çubuk makarnaların arasından çıkardım. Gözlerini bana daha canlı bir şekilde dikip "bakıyim" dedi. Öküz Herif'in fotoğrafını açıp gösterdim.
Bir şey demedi, öylece uzuuuun uzun baktı.
Telefonu biraz evirdi çevirdi, fotoğrafa iyice baktıktan sonra da, hafifçe güldü ve telefonumu uzattı.
-bu senin arkadaşın değil miydi? sürekli buraya gelip giden.
-evet
-demek sevgilindi.
-ehhh işte. ama artık değiliz :)
-seviyor muydun?
-bilmem
-nasıl bilmezsin. insan ya sever, ya sevmez.
-valla abla bilmiyorum ki. bu orospuçocuğu aklımı allak bullak etti. Artık ona karşı daha önce ne hissettiğimden de emin değilim.
-niye
-bilmiyorum. belki de yordu beni. yoruldum. çok fazla uğraştık birbirimizle. ben onu severken o beni sevmemişti, o beni severken ise ben onu sevmiyordum artık. ama buna rağmen devam ediyorduk. hani bu hislerim değişir sanıyordum. değişemedim. biten şeyi bir daha başlatmak da saçmalıkmış, onu öğrendim.
bir de açıkçası, gelecek korkum vardı. ilerde zora düşersem bana bakar diye onunla beraber olmaya başladığımı farketmiştim ve bu yüzden utandım kendimden. yani ne bileyim abla, belki de utanmak bile değildi benimki. ama şundan eminim ki, kafam çok karışıktı. kafamı çok karıştırmıştı. ben de baş ağrımdan kurtulmak için onu hayatımdan tamamen çıkardım.
-iyi yaptın. çok takma böyle şeyleri. daha gençsin, hayatına daha kimler kimler girecek.
demek erkeklerden hoşlanıyorsun ha?
-evet :))
-tahmin etmiştim. zaten konuşmandan bi değişik olduğun belli oluyordu
-evet ya abla, anlayan zaten ordan çakıyor ibne olduğumu. şu konuşmamı bi düzeltemedim gitti.
-düzeltme ya, ben senin konuşmanı seviyorum. böyle çok tatlısın."
demişti ve aniden durmuştu. bu ani durgunluğu yüzünde yavaş yavaş yerini alırken, mimikleri de kaybolmuştu.

Sanırım Pınar Abla oyunuma düşmüştü, çünkü ben ona sırrımı vermiştim ve şimdi sıra ondaydı. Değişen mimiklerinden bana söylemek istediği şeyi söylemeye hazır olduğu çok belliydi.
Ben aklımdan bunları geçirirken o bir anda "aslında biliyor musun, ben karşıda bir şirkette falan çalışmıyorum. son 3-4 yıldır Karaköy'deki bir evde Hayat Kadını olarak çalışıyorum" dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Yani en azından bunu beklemiyordum. durdum, sustum.
ciddi  mi diye yüzüne baktım. Yüzüne bakmamdan rahatsız oldu, gözlerini çay bardağına dikti, masadaki akide şekerlerinden birini alıp ağzına attı, soğuk çaydan bir yudum aldı. Sonra bana, konuşmam için durdu uzun uzun baktı. Bir şey diyemedim "hımmm" dedim. Yani bi yandan normal bir durum gibi gelmişti bana, sonuçta ben de Öküz Herif'le parası için beraber olmaya başlamıştım. Benden ne farkı vardı ki. Farkı olsa bile ne olacak ki.

Konuşmamın sırasıydı
-bu senin hayatın abla. onunla ne yapacağın, nasıl yaşayacağın sadece seni ilgilendirir. kimseyi değil." dedim. 
Hafifçe gülümseyip "sağ ol" dedi, çaylarımızı tazeledim, 2 tane daha akide şekeri attık ağzımıza. Sıcak çayla beraber daha iyi oldu tatları. 
-biliyor musun bunu hiç kimseye söyleyemedim ve içim çok dolmuştu" dedi ve gözyaşları akmaya başladı.
Pınar Abla'nın gözyaşları amını bir günde 15-20 erkeğe para karşılığı siktirdiği için akmıyordu, Pınar Abla bir kaç yıldır bunu bir sır haline getirip tek başına sırtında  taşımaktan yorulduğu için akıyordu.
Bu tıpkı bir eşcinselin ailesine "ben ibneyim" dediği anda sebepsizce ağlamaya başlaması gibi bir şeydi. Çünkü hayat zaten yeterince zorken, bir de hiçkimseye anlatamayacağın, anlatmaktan korktuğun bir sırrı içinde tutmak insanı kanser ediyordu, boğazında bir yumruk öylece hazır halde duruyordu.

Pınar Abla ağlarken ben de çaprazımdaki raftan bir selpak alıp açtım ve uzattım. Bi sümkürdüki sanki içindeki tüm sümükleri peçeteye boşalttı.
Sonra başka bir selpak aldı eline, yavaşça gözlerini de sildi ve başını kaldırıp yüzüme baktı, bir şey söyleyecektim ama söyleyemedim. Pınar Abla'nın sır'tındaki yükten birazını ben almıştım ve artık onun yüzündeki durgunluktan eser yoktu.
Durduk birbirimize baktık ve aynı anda ikimizde derin bir nefes alıp verdik. İkimizde rahatlamıştık.

10 Nisan 2015

iki pipetli milk shake

ya ben bugün biriyle tanıştım. ama nasıl tanışma var ya böyle resmen efsane oldu.
çünkü çocukla bir kaç güdür app'lerin birinde "naber, napıyon" tarzında yazışıyorduk, arada da ben sürekli "ya bi kaç tane fotoğrafını atsana" diyorum, çocuk da habire atıyor. En son "ya rica etsem efektsiz atabilir misin" dedim yine attı.

Attığı efektli efektsiz tüm fotoğraflarda Fatih Ürek'in 2015 versiyonu gibiydi ve bu yüzden hoşuma gitmedi.
Hoşuma gitmemesinin nedeni, ilişkilerimde Fatih Ürek tiplemesinin her zaman ben olmamla alakası olabilir tabii, bunu çok şey yapmıyorum ve zaten bu rolü kimseye vermeye de niyetli değilim. İlişkilerimde görsel olarak Fatih Ürek'e benzemek konusunda kendime rakibe tanımam.

Neyse işte, çocuğun tipi bi yana, efendiliği bi yana. böyle efendi efendi sohbet ettiğimiz için ben de içimden geçmekte olan "ya biz uyuşmadık, kusura bakma. iyi eğlenceler" cümlelerini bir türlü söyleyemiyorum. ama içimde tutmaktan da bi hal olmuştum. en son artık "ne yapsam da bununla sohbeti kessem" derken, bu bana "buluşalım mı" dedi, bende o an "ya tanışmaktan bi zarar gelmez. adam beni yiyecek değil ya" diye düşündüm ve "olur buluşalım" dedim ve hoop akşam taksimde buluşmak için sözleştik.

Tabii gün yerinde durur mu, akşam oldu taksim'e gittim ve telefonlaştık, o benden önce gitmiş, ben yine asilliğimi göstererek geç kalmıştım. zaten geç kalmak asil kanımda hep gezer durur.
Neyse aradım konuştuk ettik. Meğer bi cafe'ye girip, en üst katında oturmuş. bende dedim "tamam geliyorum."
Hoop tin tin yürüyerek o cafeyi buldum ve girdim. İçeri girmemle garsonların falan bana doğru yürümesi bir oldu. Resmen Suriyeli dilenci veya Brezilyalı fakir bir turist sandılar beni. Garsonlardan taşşaklı olanı sert bir yüz ifadesiyle adeta "ne işin var burada, çabuk çık dışarı" der gibi "hoş geldiniz" dedi, ama ben hiç yüzüne bile bakmadan, soğuk bir ifadeyle "çekil şurdan be" dercesine "hoşbulduk" diye söylenirken bi yandan da direkt merdivenleri çıkmaya başladım. Cafe'nin üst katına bi çıktımki, allahım içeri resmen taşşaklı adam kaynıyor. herkes bi janti, bi janti ki, ben yanlarında inşaat işçisi gibi kalıyorum.

Görüntü böyle olunca bi an "geri dönüp gideyim mi" diye düşünmedim değil. Hem içeride herkes birbirine benziyor lan bunlardan hangisi benimki, kadınlar dışında herkes yakışıklı. Üstelik ben onu Fatih Ürek 2015 versiyonu diye kafama kazımışım ama içerde öyle kimse de yok.

İçerinin durumu böyle olunca merdiven'in başında da çakıldım kaldım. İçimden de "garsonlar gelip beni dışarı atmasalar bari" diye düşünüp tırsmıyor değilim.
Öyle böyle saatler gelen saniyeler boyunca keskin nişancı gibi içeriyi iyice taradım ve bi baktım cafe'nin diğer ucunda kocaman kibarlıkta bi koltuk var, üstünde de Tom Ford var.
Koca cafe'de tek başına oturan bi tek o olunca içimden "yoksa bu o mu?" diye düşünerek ona doğru adeta bir yavru ceylan gibi ürke ürke yürümeye başladım, yalnız bi yandan da kendimden eminmişim gibi adımlarımı yere sağlam basıp hafif gürültü çıkarmaya çalışıyorum. Çünkü çıkardığım gürültüyle ben ona doğru yürürken o da bana dönecek ve eğer tanırsa da, yüzüme bakıp sırıtmadan edemeyecekti. "Eğer sırıtırsa beni bekleyen kişi odur, surat asarsa o değildir" diye kendimce planlar yaparak ilerledim ve yaklaşmama 3 adım kalmışken, o bana bi döndü ve dönmesiyle birlikte hafifçe bi gülümsediki, ben zaten o salise de zamandan ve mekandan koptum.

Allahım bu ne yakışıklılık, uzaktan Tom Ford'a benzetmiştim ama yani yakınına gelince gördümki Tom Ford bunun bokunu yesin emi. Sen nesin böyle. O fotoğraflardaki kimdi, sen kimsin, ben kimim. burda ne yapıyorum. var mıyım, yok muyum. her şey aslında bir enerjiden mi ibaret. beden falan filan yalan mı. sen gerçek misin. niye bana gülümsüyorsun. O gülüşün niye bu kadar tatlı, dişlerine ne yaptılar senin. İnci gibi tek tek nasıl dizildiler öyle, o burundaki karadeniz kavisi nedir allah aşkına, o çirkin burun, yüzünde nasıl öyle güzel duruyor.

de bana hadi. allah aşkına. saçların niye böyle ahenkle dans ediyor, ha ne yaptın 2 saniye önce rijoys'la mı yıkadın, kirli sakalın olayım senin, o küçük küçük parlayan gözlerinin içine kurban olduğum söyle bakayım bana, gözlerinin içi parlasın diye sende benim gibi arap sabunuyla mı yıkıyorsun yüzünü. haa, de bakiyim sağ yanağında duran tek gamze nerden geldi. allah o çeneni nasıl yarattı öyle. hadi anlat. hepsini uzun uzun yıllarca anlat. hiç susma. zaten allah dünyaya beni seni izlemek ve dinlemek için gönderdi. "hoş geldin" derken bile dilinden bal akıyor valla. o, çöl rengi kumral tenine kurban olduğum. dur gülümseme artık yeter, yoksa ölücem.

ahh bu adımlar ne zaman bitti. ben ne zaman seninle tokalaştım, ne zaman oturdum koltuğa. ne zaman o kendine bilmem neli kahve, ben ise milk shake istedim ve garson bu milk shake'i niye iki pipetli getirdi. hem ben hayatımda ilk defa milk shake içiyorum. ki zaten içemedim ve bir kaç defa üst üste "öğğğ tadı bok gibi" dedim durdum.

hem lütfen allahım artık canımı alır mısın. hayatıma zirvede son ver. çünkü milk shake'den aldığım ilk yudum sonrası "tadı bok" gibi derken de, bi yandan da "ya ben bunu ilk defa içiyorum. keşke tadı da, adı gibi güzel olsaydı" falan gibisinden saçmalamaya başladım. o da her söylediğime gülüyor. lan söylediklerim gerçekten komik diye mi gülüyor, yoksa benim trajikomik halime mi gülüyor.

hem zaten üzerindeki o rengini bilmediğim ceket, beyaza çalan bi renkte gömlek, siyah gibi bir pantolon ve değişik meğişik bi kundura giymiş, ben ise converse türü spor ayakkabı, geçen colins'den ucuza aldığım bol boyalı kot pantolonu, üstüne de yine 300 TL'den defalarca düşe düşe en son 78 TL'ye düşen çakma deri montu giyip gelmişim. ortamdakilerin giyimleriyle beni karşılaştırdığımızda, ben sanki milk shake'imi içip tekrar inşaata harç karıştırmaya gidecekmişim gibi duruyorum. sahi garson niye milk shake'i 2 pipetli getirdi. yoksa Fatih Ürek olduğumu anladı mı?

bu arada az önce "allahım canımı al, hayatımı zirvede noktalamış olayım" dedim ama yok, ölmüyorum da. ay bu şeker çuvalına düşmü adam da sürekli gülümsüyor "bende mi gülümsesem acaba" diye düşünüyordumki aklıma gülüşümün çirkin olduğu geldi ve tuttum kendimi. dur en iyisi biraz daha düz durayım ve çok fazla gözünün içine bakmayayım. hem böylece o beni hep sol profilimden görsün, çünkü allah beni bir tek sol profilden bakılınca güzel tasarlamış. burnum önden bakınca şişik gibi durmasa önden bakılınca da güzel olurdum ama, eğik büğük burnum iyice çirkin olan yüzüme sıçıyor resmen. en iyisi ben sanki hep milm shake içmek zorundaymışım gibi önüme bakayım ve o beni soldan soldan görmeye devam etsin.

ayy allahım bu kadarı fazla değil mi ama. ben senden birini isterken bu kadar güzel mi olsun dedim. sende hiç ortasını vermiyorsun. ya benden bile çirkinin nasip ediyorsun, ya da işte böyle karşısına geçince aşşağılık kompleksine gireceğim birini karşıma çıkartıyorsun. yani tamam benden çirkin olmasın dedim, ama bu demek değildi ki çok çok yakışıklı olsun. lütfen allahım, dünyadaki diğer insanların hakkı geçiyor bana. vallahi ben bunu hak etmiyorum. ya onu biraz çirkinleştir, ya da beni ondan daha yakışıklı yap" diye içimden gizli bir şekilde bol bol dualar ettim.

Bir ara kendimize bi geldikki meğer saat olmuş gecenin bilmem kaçı. Zaman denilen şey yok olup gitmiş, ben zaten rüyadayım herhalde deyip arada çaktırmadan kendime çimdik atıyorum.
O, espri yapmama rağmen her söylediğime gülüyor. Ben onun, tatlı gülüşünü gördükçe içim daha bi kıpır kıpır oluyor, bu an bitmesin, gülüşünü televizyonlar canlı yayınla tüm dünyaya yaysınlar istiyorum. radyolar onun o gülümsemeye başladığı anda aniden ağzından çıkan sesleri çalsın istiyorum. İnternet alemi onun kahve içiş videolarıyla çalkalansın istiyorum.

-Rabbim. araya böyle girip seninle de konuşuyorum ama umarım duyuyorsundur beni. Artık canımı alır mısın. Lütfen bu kadarı bana fazla ve bu yüzden hemen şimdi ölmek istiyorum. Onu buldum diye öldür beni. Çünkü sonra kaybedince ölmüşden daha beter oluyorum. Bunu sen benden daha iyi biliyorsun.. biliyorum.

Gecenin kaçı olmuşken, o "yeğenime gidicem bu akşam, ona sözüm var. kalkalım mı" demesiyle uyandım ve altta kalmamak için "olur olur kalkalım" dedim ve toparlanmaya başladık. İki pipetli milk shake'imin parasını o ödedi, ben ise o sırada cüzdanımda bozuk para olmadığı için yerin dibine girip çıkmakla meşguldüm. Yerin dibine girip çıkıyor olmama rağmen ağzım kulaklarımdaydı. Onunla tanışmış olmanın verdiği seviçten dolayı ağzımı kapatamıyordum. Resmen sanki biri ağzımı zorla gülüyormuşum gibi bir ifade takınayım diye açık tutmuş ve öyle kalmışım. Doğrusu ise onunla tanışmış olmanın verdiği seviçten dolayı ağzımı kapatamıyordum..

Sonra dışarı çıktık, meydana kadar ne konuştuğumuzu bilmeden konuştukda konuştum. O konuşuyor ben dinliyordum, ben konuşuyorum o dinliyordu. bir ara "ee ne düşünüyorsun hakkımda" dedi. Ben de "iyi mütevazi, hoş, anlayışlı birisin. sevdim seni" dedim. "aa sağ ol. bende seni sevdim" dedi ve ben yine saçma konularıma döndüm. Sonra meydana yakın bu sefer "bizim hakkımızda ne düşünürsün" diye sordu, bende "ya bilmemki. böyle şeyler zamanla oluyor. beraber vakit geçirelim, kendiliğinden gelişsin aramızdakiler" dedim.

ben dedim. evet evet ben bunları dedim. inanabiliyor musunuz. hayatı saçmalık üzerine kurulu olan ben, resmen mantıklı konuştum. üstelik ölüp bittiğim adama karşı bunları dedim. hayır yani mantıklı düşünmenin sırası mı. mantığıma sokayım, ne oluyor lan bana.

adam "biz" diyor, ben hala "zamana bırakalım" ıvırı zıvırı ediyorum. sikerim lan zamanı. ne oluyor bana. töbe allahım, az önce canımı al dediğim de beni ciddiye alıp canımı almak yerine akıl mı verdin bana. ne oluyor ha?
töbe yarabbim, ama şimdi sırası mı mantıklı konuşmanın.

üstelik çocuk lafı döndürdü dolaştırdı yine aynı anlamda bir başka soru sordu, ben tekrar "sevdim seni, iyi birisin. yani biliyorsun böyle şeyler hemen olmuyor. hani birbirimizi beğendik ama hisler beraber zaman geçirdikten sonra kesinleşiyor. bakalım ne olacak" diyorum.

ya bu cümleleri ben nasıl söyleyebilirim. ben böyle mantıklı bir insan değilim. saçmalıklarla yaşayarak mutlu olan ve her şeye anında atlayan malın tekiyim. benden bu kadar mantıklı cümleler çıkmasının imkanı yok. kesin şu an öldüm ve bana söylemiyorsunuz. ölmediysem de lütfen işid gelip kafama kurşun sıkabilir mi? 

gerçekten yani. şu an "evet evet evet" diye bağırarak boynuna atlamam gereken adama "zamana bırakalım, böyle şeyler zamanla olur falan fistan" diyorum. offf allahım niye bana böyle davranıyorsun. ne yaptım ki ben sana. yani bu kadar mı sevmiyorsun beni. zaten biliyorum beni sevsen, şu an da mantıklı düşünmeme izin vermezsin. düşünmeme izin versen bile, konuşmama izin vermezsin. allahım bana neler oluyor, bir açıklama yapar mısın!

sonra mantıklı açıklamalarım eşliğinde yolumuz bitti onu gideceği durağa bıraktım ve karşıma çıkan herkese "bi kaç saat önce aşık oldum" bakışı atarak eve geldim. sonra da whatsapp'den "tanışmamız çok güzeldi, çok mutlu oldum :)" yazdım ve attım. İşte ben buyum bu ya. Ne o öyle istemsiz ağır takılmalar falan.

Çok geçmeden ondan da "bende öyle :)" yazan cevap geldi. Tam bir şeyler yazacakken, yazamadım. Resmen elim ona roman yazmak istemesine karşın, içimde bir şeyler elimi durdurdu. Yazamadım, kapattım telefonu.
Ay allah'ım lütfen ama ya, 30 yaşına gelince akıllanacaktıysam, ne diye 30'uma kadar saçma sapan bir hayat yaşattın? Hayır ben istemiyorum böyle bir yaşam. anlıyor musun. ben saçmayım. tepeden tırnağa saçmalıkdan ibaretim ve böyle mutlu oluyorum. eski beni istiyorum. o anında hoşlandığı kişiye yavşayan ve yavşamaktan yorgun düşen beni istiyorum. lütfen çabuk dönsün bana. ben bu değilim ve hiç sevmedim kendimi.

7 Nisan 2015

çirkin adamın ağlamaları

"Sevgilim, canım, bir tanem. Yaşama sebebim. Orospuçocuğum. Sen gittikten sonra amı götü dağıttım.
Bir şey kalmadı bende. Bu satırları da zaten bir gay saunadan yazıyorum. Az önce altına girdiğim insan müzveddesini görmeliydin, görmeliydinki ne halde olduğuma gözlerinle şahit olacaktın.

Allah bile adamı öylesine yaratmış. Sanırım çirkinlik yarışması yapılsa, bu adam on yıllarca üst üste birinci gelir. Çirkinliği de efsane olur, zaten unutulmayacak bir çirkinliği var.
Çirkinlik demişken bu kadar, sahi allah insanları neden çirkin yarattı? işte bunu hiç anlamadım. Güzelin değerini daha iyi bilelim diye mi yarattı çirkini, yoksa çirkinliği bilelim diye mi yarattı.
Adamı görsen, bu sorulardan başka hiçbir şey düşünmezsin. 
O çirkinliğiyle üstümde öyle bir gidip geliyorduki, bi ara artık canımı alacak sandım. Sanırım yıllardır osbir çekmekten yorulmuştu ve nihayet bir göt bulmuşken de iyice sokup bir daha çıkarmamak niyetindeydi.

Ona üzgün üzgün baktığımı farkedince durdu. Keşke ona öyle bakmasaydım. Keşke ona acıdığımı görmeseydi, görmeseydi de beni senin yerine sikmeye devam etseydi.

Ama devam etmedi ve durdu. Nasıl durdu biliyor musun? aslında her şey gözlerimi açmamla başladı. Oysa ne güzeldi, gözlerimi kapatmıştım ve senin beni siktiğini düşünerek kendimi o müsveddeye teslim etmiştim. ama sonra bi an ne olduysa gözlerimi açtım ve o çirkin yüzüyle, ayak topuğum gibi kocaman burnuyla karşılaştım. Koca yüzüne göre küçüçük olan gözlerini görmeliydin. Varla yok arası bir şeydiler. O iğrenç ağzından çıkan hırıltıları ve biri küçük diğeri büyük mide bulandırıcı elmacık kemiklerini de görmeseydim keşke. Ama gördüm ve yüzüne, o çirkinliğine acıyarrak baktım ve o da benim ona böyle baktığımı farkedince durdu. İçimden çıktı, yanıma uzandı ve sarsıla sarsıla ağladı.

Sevgilim, canım, bir tanem, şerefsiz piçim.
Adamı görmeliydin nasıl da sarsılıyordu ağlarken, nasıl da içten ağlıyordu. Yıllardır bu şekilde ağlayan birini görmemiştim.
Sanırım en son annem ağlamıştı böyle. Ben bile hiç böyle ağlamadım. Senden ayrıldığımızda bile ağlamamıştım. Sadece bir kaç damla göz yaşı dökmüştüm o kadar.
Ama o iğrenç adamı görmeliydin, tüm gücüyle ağlıyordu. Tüm gücüyle ağladı, ağladı, ağladı. Bir ara burnunu çektiğinde adeta bir fırtına koptu ve sonra da kocaman bir sessizlik. Sonra bu sessizliğin ardından tekrar ağlamaya başladı.

Ne yaptım biliyor musun. Sarıldım ona.
O çirkin, yer yer patlayıp akmakta olan o irin dolu pis sırtına sarıldım.
Sarılmak ona da iyi geliyormuş. Sarıldığımda farkettim. Çünkü sarıldığım da ağlaması durur gibi, biraz sakinleşir gibi oldu ama tabii çok sürmedi. aynı ağlama sarsıntıları tekrar başladı.
ve ne için ağladı biliyor musun; ona çirkin olduğunu hatırlattığım için ağladı, çirkin olduğu için ağladı. Çirkinliğini ona farkettirdiğim için ağladı..
Sonra dayanamadım ben de ağladım. Beraber ağladık. O irin dolu sivilceli sırtından aşağı süzüldü gözyaşlarım. 

Ah sevgilim. biz seninle hiç böyle ağlamadık. Keşke bir defacık böyle ağlasaydık. O kadar özlemişim ki böyle günahsız bir ağlamayı."

2 Nisan 2015

Neden?

Geç kalmış bir iç dökme yazısı olacak ama aslında önceden yazıp, sırf birileri üzülmesin diye kenarda tuttuğum bir yazıydı bu. Oysa kenarda tutmamın bir anlamı da yoktu. Çünkü bu yazacaklarımı onunla defalarca yüzyüze de konuştuğumuz için öylesine yayınlamak yerine burada kayıtlarda tutmuştum. Dediğim gibi; aslında gerek yoktu kendimden gizlemeye. Çünkü yeterince açık olmuştuk birbirimize ve bizden başka birilerinin öğrenmesi de pek bir şey farkettirmeyecekti.

Konuyu çok uzattım, farkındayım ama uzatmamın sebebi; sonraki cümlelerin üzerinde azcık da olsa düşünülmüş olduğunu belli etmek çabasından dolayı uzatıyorum. ve işte kısa kestim:

"İnsan sevmediği biriyle neden aynı hayatı paylaşır, onunla neden yaşar?" sorusu sanırım hayatım boyunca sorduğum soruların başında gelen en anlamlı sorulardan biridir. Hayatıma hep bu soruyu sorduktan sonra yön verdim. Kaybolduğumu düşündüğüm kalabalığın içinde ve onca yol ile karşı karşıya kaldığım her kararsız an da yönümü bulmak için hep bu soruyu sordum kendime ve cevapladıktan sonra yola devam ettim.

Sahi siz de hiç merak ettiniz mi; neden sevmediğiniz birileriyle yaşadığınızı, neden onlara sabrettiğinizi, neden onları sırtınızda taşıdığınızı, neden kafanızın içinde onların seslerine yer verdiğinizi?
Eminim düşünmüşsünüzdür, çünkü "insan, dünyaya, düşünmek için gelmiştir" der ünlü bir filozof..

Offf tamam yalan söyledim. Öyle bir filozof falan yok. Sadece cümlenin gidişatına uygundu diye "filozof demiş" dedim.

Kendim sevmediğim insanlarla neden yaşıyorum sorusuyla başbaşa kaldığımda, şu cevapları gördüm:


Devamını getiremedim. Aslında getirmek istemedim. Sizin sebeplerinizi duymak daha güzel olur, siz sevmediğiniz biriyle neden devam edersiniz? ediyorsunuz?