Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Mart 2015

başkasından öğrendiğim 3 şey

Sevgililerimin hiçbirini kötü hatırlamıyorum. Ağzıma sıçmış olsalar bile hepsi iyiydiler. Zaten sıçmaları için ağzını açan bendim, sıçtıkları için onları suçlamaya hakkım yok.
1 günlük bile olsalar; onlardan kendimle ilgili çok şey öğrendim, öğrettim, öğrendim. Aslında öğrendim kısmı daha ağır basıyor. Bu kısım en gerçekçi olanı.

Mesela şımarmayı bile bilmediğimi daha 2010 yılında öğrendim. 2 ay gibi bir süredir bir şeyler yaşamaya çalıştığım biriydi. Diğerleri gibi o da iri yarı ve dışardan bakıldığında kale gibiydi. Yani; yıkılmaz, geçilmez ve asla boyun eğmez gibi duruyordu. Çevresindekiler genelde onu "abi" diye çağırsalarda, biz başbaşa kaldığımızda "abla" oluyordu.
 Hoşuma giden şey de buydu belki. Yani herkese abilik yaparken bana ablalık yapması. 

Az önceki okuduklarından "ensest bir ilişki" yaşamışım gibi bir algı mı yarattım?
Hayır sakin ol, bir şey yok. Ensest bir ilişki değil bu, sadece görüntülerimizin aslında ne kadar sahte olduğunu daha iyi anlatmak için az önce aklıma gelen bir kelime oyunu. Zaten başka bir şey de olamaz.

Her neyse işte, onunla her zamanki gibi sıradan bir konuşma yapıyorduk ama nedense o birden, sinirlenmiş bir şekilde bana "şımarmayı bile bilmiyorsun" dedi. Böyle söylediği anda hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ettim ama içim paramparça olmuştu bile. Sanki içime bir atom bombası düşmüş ve ruhum yok olmuş gibiydi.
O an ruhum yok olsada, bedenime hiçbir şey olmamıştı ve işte kafam güzelmiş gibi gülmeye devam ediyordum.
Böyle söylediğinde kendime de gelmiştim.
Ne bok yiyordum böyle, ne yapıyordum ben burda bu saçma sapan adamla.
Aslında iyiki de hakkımda böyle bir cümle kurmuştu, iyi ki de benimle ilgili bir anda ağzından böyle bir cümle çıkmıştı. Kendime geldim ve ipleri çok saldığımı farkettim.
Sonra yavaş yavaş nerede ne kadar gülmem gerektiğini, nerede ne kadar yavşamam gerektiğini belirlemeye başladım ve zamanla da ona karşı büyük bir buz dağına dönüşüverdim.

Sonra tabii bir gün normal bir şekilde gelişen ağız dalaşımızda bana yumruk attığında ilişkiyi bitirmeye bahane bulduğuma o an karar verdim ve ağzımdaki kanı kusmak için arabadan inip hiç bilmediğim bir mahallenin arka sokaklarında ondan koşarak kaybolduğumda, uzun zamandır özgürlüğü unutmuş olduğumu ve kim olursa olsun, hiçbir şekilde boyun eğmemem gerektiğini bir daha hatırladım..
Yani özgürlüğün ne demek olduğunu, şimdi tekrar o öğretmişti bana. Ama başta da dediğim gibi, en güzeli; şımarmayı bilmiyor oluşumu ondan öğrenmemdi. Bundan daha iyisi olamazdı da. O anki duygularımı zaten şurda yazmıştım: TIRTIKLAYIN

Ne tür ayakkabı giyinmem gerektiğini öğrendiğim an:
18 yaşındaydım ve bol bol takıldığım tek eğlence mekânı internet kafelerdi. Sohbet odalarında yarattığım karakterlere insanları o kadar iyi inandırıyordum ki, kafeden çıkarken kendimi o karaktermişim gibi hissediyordum. Mesela sohbet ederken birine tiner bağımlısı olduğumu söylemişsem, sokağa çıktığım anda sağa sola yalpalayarak yürümeye başlıyordum ve doğrusu o anlarda sanki kafam gerçekten güzelmiş gibi hissediyordum. Sanırım bu yanım biraz şizofren olduğumun belirtisi olsa gerek. Neyse şizofreni konusuna girmiycem.

İşte o günlerde tanıştığım ve mesleği palyaço'luk olan bi çocuk, beni "gece beraber bar'a gidelim mi" diye davet etmişti ve gece sokaklarda biraz gezindikten sonra bara doğru gitmiştik. Kapı daki hayvan bizi durdurup onu içeri alırken beni de hafifçe geri itmişti ve itmeden önce o hayvanın ayakkabılarıma baktığını farketmiştim.
sonrasında Palyaço'nun "biz beraberiz" demesiyle içeri girebilmiştim ve hayvanın beni geri itmesinden "bara giriş yapabilmek için iyi ayakkabı giymem gerek"tiğini öğrenmiştim. O an ayaklarıma baktığımda 15 TL'ye aldığım çakma Puma'lar vardı. Bir kaç gün sonra onları attım ve birikmiş paramla kendime bara giriş yapacak kadar iyi bir ayakkabı aldım. Ne olursa olsun, ayakkabıya para verilmesi gerektiğini o zaman öğrenmiştim.

İbne olduğumu farkettiğim an:
Sanırım 5 yaşında falandım ve mahallemize at arabasının arkasına doldurduğu oyuncakları satan bir adam gelmişti. Bütün çocuklar toplaşıp mahallenin sokaklarını gezen adamın arabasının peşinden gidiyorduk. Üstümüz başımız arabanın çıkardığı toz içindeydi ve bu hiç umrumuzda değildi. Adam mahallenin tek gölge olan yerine geldiğinde atını yönlendirerek arabasını kenara çekti ve inip biz çocuklara baktı.

Hepimiz, şimdi sokaklarda gördüğünüz Suriye'li çocuklar gibi bağrış çağrışla adamdan bize ücretsiz bir şeyler vermesini istiyorduk.
Adam, en sonunda dayanamadı ve gidip bi poşeti getirip içinden çıkardığı balonları tek tek dağıtmaya başladı. Balonu alan sırra kadem basıyordu ve ben en sona kalanlar arasındaydım. Benden sonra 3 çocuk daha vardı.

Sıra bana geldiğinde büyük bir sevinçle "bana da balon, bana da balon" diyerek elimi açtım, ama adam yüzüme tuhaf tuhaf baktı. "Bir daha de" dedi ve ben bunun üzerine az öncekinden daha coşkulu bir sesle "bana da balon ver, kırmızı olsun" dedim.
Cümlemi bitirmiştimki adam büyük bir kahkaha patlattı. O kahkaha öyle dolu dolu bir dalga geçme kahkahasıydı ki, bi anda sesim kesildi. 5 yaşında olmama rağmen sanırım yerin dibine girdim. Çünkü adamın gülüşünün ardından ortaya çıkan o "sen ibnesin lan" bakışlarını bir o, bir de ben anlamıştık. Sonra diğer çocuklara balon verdi, bende balonsuz bir şekilde eve döndüm. Elime geçen tek şey, ibne olduğum gerçeğiydi.

20 Mart 2015

ayna ayna söyle bana, benden daha soğuğu var mı bu dünya'da

Geçen yıl Galata Köprüsü üzerinde Öküz Herif'le etrafa aptal bi şekilde bakıp, kalp kalp osuruyordum ve o sırada güneş kirli çatıların arasında batmak üzereydi. Etrafta saatlerini balık tutmak ile harcayan boş sabırlı insanlar, çocuklarını ardına takıp gezinen yabancı turistler, ğart-ğurt diye yere tüküren yerli gezginler, limonata satan küçük esnaflar ve daha nice bilumum işle uğraşan dolu veya boş sayılabilecek kalabalık.

Ortaya çıkan iğrenç manzaranın güzelliği, kalp kalp osurarak gezinenlere ilham vermekten uzak değildi. Hatta "oturup şiir yazmalık, sevgiliyle küçük iskemlelere çöküp sokak çaycılarının beş para etmeyen çaylarından alıp yudumlarken, sevdiğine de arada ufak ufak öpücükler kondurmalıktı"da diyebilirim.

Ama öpüşemezdik, çünkü Öküz Herif hayatını bir Hamam Böceği olarak yaşamayı tercih etmişti ve bu yüzden gündüz sokakta bırak öpüşmeyi, en fazla 10 cm yanyana durabilirdik.
O, bu kadar gizliyken de, onun bireysel hayatına olan saygımdan dolayı onunla beraber dışardayken bende gizlenmek zorunda kalıyordum ve tabii gizlendiğim için de yer yer sinir oluyordum. 

oysa ben buydum, yarı bir ibneydim ve sevdiğim kişinin elini cinsiyetine bağlı olarak tutup tutmayacağıma karar vermeden yaşamak isteyengillerdendim. yani sevdiğim kişinin amı mı var, yoksa siki mi. bu çok önemli değildi.
cinsel organlar, sevdiğimin elini tutmamı ilgilendiren bir durumu belirlemiyordu, belirlememeliydi de. yani onun  elini tutacaksam tutarım, tutmayacaksam tutmam.
bu durum, özellikle son bir kaç yıldır hayatımı bu mantalite üzerinde kurarak yaşamaya çalıştığım için fena halde can sikiciydi.

ama işte onun kendi yaşamı yüzünden, elini tutmak istediğim de tutamıyordum ve bunun yerine biz de öyle ayrı ayrı mutlu bir şekilde etrafa bakınıp, o iğrenç manzaranın güzelliğini yaşıyorduk.
bu iğrenç güzelliği ölümsüzleştirmek fikri bende hasıl olunca, telefonumu çıkardım ve Öküz Herif'le birbirimizin fotoğraflarını çekmeye başladık.
Güle oynaya, yer yer artistlere özenerek çektiğimiz o ucuz fotoğraf faslı esnasında, köprünün Eminönü  tarafına gelmiştik ve artık fotoğraf çekmeye de bir son vermiştik. Zaten güneş de çatıların arasında kaybolmuştu. İğrenç güzel manzara, yerini karanlığa bırakmaya başlamıştı ve gün de bizim için işte böyle ölümsüzleşmişti.

Aradan bir kaç gün geçtikten sonra öküz'ün beni boydan çektiği fotoğraflara bakarken kendime uzun uzun daldım gittim. Bir kaç defa baktıktan sonra ise fotoğraflar bana daha anlamlı gelmeye başlamıştı ve bu sefer de adeta şok olmuştum.
Çünkü fotoğrafta tıpkı bir ayçiçeği gibi dışa dönük olduğumu beklerken, aslında nerdeyse tamamen içe dönük bir şekilde duruyordum.
Üstelik öyle güçlü bir şekilde içime dönük duruyordum ki; adeta çin'lilerin çin seddi gibi aşılmaz, geçilmezdim. Fotoğraftaki ben'in görüntüsünde; bacaklarım kendime dönük ve tamamen içe bakıyorlardı. Bedenim ve omuzlarımı dikleştirip dışa doğru güçlü bir izlenim verdiğimi düşünürken, fotoğrafta ise aslında omuzlarım bile içe doğru belli belirsiz eğikti.
Çenem bile hafifçe kalkık olmasına rağmen, maç sırasında gardını almış bi boksörün kırılmaması için her an çenesini korumaya hazır gibi, hafif yamuk duruyordu.
Sadece bunlar değil, gözümdeki o basit gözlük bile nerdeyse organım gibi duruyordu yüzümde ve iyice gözlerime yapışıktı. Sanki gözlüğü gözüme takmamıştım da, durup arkasına saklanmış gibiydim.

Karşımdaki herhangi biriyle konuşurken, bedenimden tam bağımsızlığını ilan edip ben farkında olmadan karşımdakinin orasına burasına dokunan ellerimin ikisi de cebimdeydi ve kollarım bedenime nerdeyse yapışıktı. Oysa ellerimi daha rahat kullandığımı sanıyordum ve hatta  bu konuda insanların rahatsız olabileceklerini düşündüğüm için genelde birileriyle konuşurken, farkında olmasam bile onlara çok fazla dokunmamak için ellerimi cebime atanlardandım.

ama şimdi bu halimi görünce allak bullak olmuştum. fotoğrafdaki o halimle, karşımdakilere adeta "ben seninle iletişime geçmeden, sen sakın bana yaklaşma" diyordum.
bir puttan tek farkım at gibi dişlerim olmasıydı. onun dışında öyle bir soğuk bir duruşa bürünmüştümki; resmen ben bile kendimden korktum. üzüldüm. o kapalı duruşuma üzüldüm. kendimi dünyaya kapatmış olarak yaşıyor olduğuma üzüldüm.

sonra uzun uzun kendime bakınmalarım son bulmaya yakın, bir daha kendime bakınca içim bir daha parçalandı. fotoğraflar da öyle kendime yabancı ve zavallı bir haldeydim ki, kendimi o halde görünce adeta  ağlayacak gibi oldum. sonra tabii ağlamadım. hem erkek adam ağlar mı ya??? ağlamaz tabii.
 sonra aklıma geldi; ben erkek değildim ve o anda gözlerim doldu ve bir kaç damla gözyaşını özgürlüklerine yolcu ettim.

Çünkü o fotoğraflarımı görünceye kadar, ben kendimi dışardan bakınca iletişime açık ve kesinlikle sıcak kanlı sanıyordum. böyle sanmalarım varken de, bu durumumunda, duruşumda kendini fazlasıyla gösterdiğini sanıyordum.
meğer öyle değilmişim. aslında öyle sağlam ve sıkı sıkıya kapalı bir kutu gibiydim ki, anahtarım da içerdeydi. açık sandığım tüm kapılarım kapalıydı. pencerelerim bile yoktu. ben soğukluğu tüm çevresinin buz tutmasına neden olan, okyanustaki devasa bir buz dağı kütlesiydim.
ve şimdi daha iyi anlıyordum, insanların benimle tanışmadan önce neden benden korktuklarını, neden benden çekindiklerini. şimdi daha iyi anlıyordum neden ben insanlarla konuşmadan onların benimle konuşmaya başlamadıklarını.

neyse işte. konuyu daha da uzatıcam da canım kendime sıkıldı. fotoğraflarımı da sildim. ben öyle biri olmak istemiyorum. çünkü öyle biri değilim.

17 Mart 2015

insanlık hallllllllllleri



sırıtmaya dönüşen sahte tebessümleriniz
sizli bizli muhabbetleriniz
öküz gibi kafa tokuşturarak çektiğiniz selfieleriniz
evet, hepsinde de çok güzelsiniz.

söylemeye korktuğunuz gerçekleriniz
ilk defa gördüğünüz birine seni seviyorum deyişleriniz
her gün başka birini terketmeleriniz 
evet, çok samimisiniz.

kıramayıp verdikleriniz
hayatınızın içine sıçmaları için yer açmalarınız
terkedilirkenki içten ağlamalarınız
evet doğru, yapayalnızsınız.




15 Mart 2015

"affet beni bir akşam üstü, gölgem uzarken. öğleden sonra affet, ne zaman istersen"

Bakkalı açınca insanların ne kadar zorlu hayatları olduğunu birinci elden görmeye, şahit olmaya başladım. Gördükçe de; meğer aslında kendi hayatım bir çok insanınkinden iyiymiş, onu daha iyi anladım. Demek ki "kötünün, kötüsü de var" sözü bir gerçekten yola çıkarak söylenmiş ve değerini hiç kaydetmeden günümüze kadar ulaşmış.
Kötüye bile şükrettiren düzenimize burdan lanet okuyor ve bu düzenin bir an önce yıkılması için allah'a dua ediyorum. ("amin" deyin)

Gerçekten de kötünün kötüsünü yaşayan çok fazla insan var. Ama tabii yaşarken sadece kendimize odaklandığımız için, en ufak şey de bile sanki en kötüsü bizim başımıza gelmiş gibi feryat ediyoruz. Zaten kötü bir şey yaşamayınca sanki o gerçek değilmiş gibi yapan, onu duymasına rağmen sırf gözlerini kapattığı için görmezlikten gelen biz nankör insanlardan da yoruldum.
Ama kimin gerçekten yardıma ihtiyacı var veya yok, onu ayırt edebilmek de o kadar zorki anlatamam. Gerçi bu durumu hepimiz biliyoruz ve zaten kaçış noktamız da bu oluyor.
Çünkü gerçek ihtiyaç sahibini ayırt etmek için, nerdeyse Allah olmak gerekiyor. Öyle zorlu bir hayat oldu çıktı bu meret..

Mesela 3 çocuğu olan bir kadın komşum var. Çocukları okula götürürken elleri boş gitmesin, diğer çocuklara bakıp ağızlarından sular akıp yere dökülmesin diye her gün gelip benden 25 kuruşluk küçük keklerden alıp çantalarına atıyor. Çocukları görsen sanki birer balya para ellerine tutuşturulmuş kadar seviniyorlar. Bazen geldiklerinde, ben de kenarda köşede kalmış bisküvilerden ücretsiz ellerine tutuşturduğum oluyor, sanki dersin cennetin anahtarını vermişim kadar mutlu oluyorlar. Çocuk olmak işte bu yüzden güzel ve o çocukları her gördüğümde büyük düşünür, şair ve yazar sevgili Devlet Bahçeli'yi şimdi daha iyi anlıyorum; anne bizim neden püskevitimiz yok..

Kadında kadın ama ha. Böyle varya resmen devlet gibi. Hiç bana mısın demiyor, koşturdukça koşturuyor.
Okul falan okumamış, öylesine işte kendi kendine bir şeyler öğrenmiş kalmış. Bildiği tek şey toplama çıkarma işlemi, onu da işte hesap kitap yaparken kazıklanmamak için öğrenmiş galiba.
2 ekmek, 300 gram zeytin alırken yaptığı hesaba şahit olsanız, benim yerime siz kafayı yersiniz. Ama işte esnaflık buymuş, yeni yeni öğreniyorum.

Okul okumadığı için mesleği falan da yok. Kendini bildi bileli temizliğe gidip gelen başörtülü kadınlardan sadece biri.
Başörtüsünü de işte inancından dolayı değil de, saçını yaptırmakla uğraşmamak, onca geçim sıkıntısı arasında bir de o işe para vermemek için takanlardan. Ama tabii kadını her ne kadar üstünkötü tanıyor olsamda; bu konuda; gerçek anlamda nasıl hareket ettiğini bilmek için kalbinden geçenleri bilmem lazım. Ben ise ne yazıkki hepiniz gibi onun kalbinden, yüreğinden geçenleri  bilmiyorum. Belki de başörtüsünü gerçekten inancından dolayı takıyordur. Bunu sadece o bilir, ben sadece önyargımı buraya taşıdım o kadar.

Eşini hiç görmedim, adam nasıl biri hiç bilgim yok. Belki de gördüm ama aslında onları yanyana görmediğim için eşi kim bilmiyorum. Zaten neden hiç yanyana olmuyorlar onu da anlamadım. Bizim mahalle işte böyle bir yer, kadınlar ve erkekler ayrı ayrı takılır. Evin yükünü en çok kadınlar taşır, çocukları onlar büyütür, derdi onlar çeker. En  azından görünen bu. Kim bilir derinlerde daha neler neler yatıyor.

Evleri bizim bakkalın bir kaç apartman altında rutubetli bir bodrum katından ibaret. Evi alırken bankadan kredi çekmişler ve 5 yıldır ödüyorlar, bi 10 yıl daha ödeyeceklermiş galiba. Tabii evin fiyatı krediyle beraber 60.000'den 115.000'e çıkmış. Tek amaçları bir ev sahibi olmak olan basit, güzel çok sıradan insanlar işte. Zaten köle olarak yaşıyorlarken, durumlarını aşan büyük bir krediyle beraber ikinci defa köleleşmişler. Bu durum üzüyordu beni. Ama sadece üzülüyordum.
Çünkü artık alıştım, pek üzülmüyorum da.
En kötüsü de; işte bu gibi durumlara olan "artık" hiç üzülmeyişimiz, onlara olan alışmalarımız.
Kötüye alışmamız. Kötü durumu normal kabul etmeye başlamamız. Bundan daha kötü yok, çünkü daha kötüsü ölümün ta kendisi oluyor..

Mahallemde, bankalardan çektikleri kredilerle yaşayan insanların sayısı çok fazla. Hepsi siki tutmuş haldeler ve işte günü birlik yaşayıp gidiyorlar. Kendi, maddi anlamdaki kötü durumuma alışmamı sağlayan da onlar oldu. Çünkü benden daha kötü durumdaki insanları görmek; beni iyi hissettirdi.

Of biliyorum, hepimiz böyleyiz. Bizden daha kötü durumdakileri görünce, içten içe kendimizin iyi olduğuna seviniyoruz, mutlu oluyoruz. Zengin, fakir, yaşlı, genç, kadın erkek farketmeksizin hepimizin ortak zaaflarından biri de bu.
Başkalarının kötü hali, bizim yaşama sebebibimiz olmuş çıkmış. Onlar ne kadar kötü durumda iseler, bizler o kadar mutlu oluyoruz..

Bahsettiğim kadın, sanırım mahallemdeki en kötü durumdakilerden sadece biri, ya da benim bildiklerimden sadece biri. Geçen gün satılmayan sebze meyveleri topladım ve uzatıp "abla bunları evde kullanırsın, yazık olmasın burda" dedim. Alırken öyle içten bir şekilde "teşekkür ederim, allah razı olsun" dediki, o anki ses tonuyla, tüylerim diken diken oldu, böyle sanki allah bütün günahlarımı affetmiş gibi hissetim.
Ama biliyorum, günahlarım af olmadı, hakkını gaspettiğim insanların kendileriyle hesaplaşmam lazım. Taciz ettiklerimle, küfür ettiklerimle, arkasından kuyu kazdıklarımla yüzleşmem lazım. Affetmeleri için onların ta kendilerinden af dilemeliyim, allah'dan değil.

11 Mart 2015

İnsanlara yaranızı gösterirseniz, onlarda size yaralarını gösterirler.

"Akşam sokaklarından geçtiğiniz mahallenin, pencerelerindeki perde aralarından dışarı yansıyan o huzur dolu ışık hüzmelerini farketmişsinizdir. Her evin adeta ayrı ayrı bir mutluluk balonuyla sarmalandığını, sımsıcak bir yuva olduğunu görürsünüz. Binaların duvarlarındaki o solmuş boyalara inat, içlerinde yaşayanların rengarenk hayatları olduğunu hissedersiniz.

Gece mahalleye çöken kocaman sessizliğin ardından, bazen küçük bir çocuğun geceyi aydınlatan ağlayışı, tüm mahallenin huzur içinde yaşadığını fazlasıyla belli eder.
İşte mahallem aynen böyle bir yer ve bakkalım tam da mahallenin ortasında.
Henüz kocaman binalar dikilmedi buraya ve bu yüzden en büyük binamız 5 katlı. Diğerleri ise en fazla 3 katlı küçük şirin evler. En eski ev sanırım 50 yıl önceden kalma, en yenisi ise şu an inşaat halinde ve yapılmakta.
Çok eski bir geçmişi yok bu mahallemin.

Mahallem diye demiyorum ama; herkes çok iyi. Gayet mantıklı insanlar ve kimse kimsenin tavuğuna kışt demiyor. İşte böyle bir yerde yaşıyorum" diyecektim ama malesef diyemeyeceğim. Çünkü kışt diyecek tavuğumuz yok. Zaten olsa, tavuğa kışt demeyi bırakın sikerler valla.

Huzur muzur dedim de. Aslında bunların hepsini bakkalı açmadan önce mahalleliyi tanımıyorken hissettiklerimden yola çıkarak yazdıklarım. Çünkü bakkalı açmadan önceye kadar kimseyle muhabbetim yoktu ve kimseyle selamlaşmıyordum bile. Zaten gece eve gidip, sabahın köründe de evden çıkıp işe gidiyordum. Dolayısıyla kimseyle karşılaşmadan yaşadığım için, kimseyi tanımıyordum. Kimseyi tanımayınca da herkes huzur içinde yaşıyor, bir tek ben huzursuzum sanıyordum.

Ama öyle değilmiş. Meğer solmuş duvar boyalarının arkasında yaşayanların rengarenk hayatları yokmuş, meğer perde aralarından sızan ışık hüzmelerinin masumaneliği sahteymiş.
Gerçi sahteliği, benim masumane baktığımdan da olabilirdi. Belki de görmek istediğim gibi bakınca, o duvarların içinde huzur var, mutluluk var sanıyordum. Belki de aradığım şey o olduğu için öyle görüyor, öyle sanıyordum. Çünkü bende olmayanı arıyorken, benim dışımda herkesin mutlu olduğunu sanıyordum ve gördüğüm şey huzursuzluk olsa bile, ben onu huzur diye tanımlıyordum.

Ya da huzursuz hayatımda, başkalarının mutsuzluğundan haberim olmadığı için herkesi mutlu, huzurlu, mesut sanıp kendime acıyıp duruyordum.
Ama yani öyleydi, çünkü; nereye baksam mutluluk görüyordum, baktığım her yerde huzur görüyordum ve gördüğüm için de herkesi huzurlu, mutlu falan sanıyordum.

Sanmalarım devam ederken, işte bi şekilde bu bakkalın içinde buluverdim kendimi ve buluverince de  mecburen mahalleliyle yüz göz olmaya başladım. Artık sadece sabah selamlaşmalarımız yetmedi, sağda solda karşılaşınca durup uzun uzun muhabbet etmelere başladık. Alt sokaktaki Ayla ablanın orospu olduğunu, işte o zaman öğrendim, her akşam düzenli şekilde gelip sadece 2 ekmek alan ayyaşın daha bir kaç yıl önce karısıyla çocuk kaçırmaktan dolayı hapse atıldığını çok değil daha geçen hafta öğrendim ve birde üst katımdaki hasan amca'nın bazen kadın elbisesi giyip sokağa çıktığını da işte o zaman öğrendim. Üstelik hasan amca evliydi, üstelik çocukları onu dövüyordu, üstelik üstelik üstelik...

Herkes bir diğeri hakkında başka bir bilgi verirken, kendinden de ipuçları vermekten geri kalmıyordu. Mesela Ayla abla'nın orospu olduğunu bana söyleyen Mesut abi, aslında Ayla abla'ya fena yanıktı. Ondan bahsederken gözlerinin içi öyle bir parlıyorduki; o parlayışın sadece aşıklara mahsus olduğunu bir allah bir de aşkı tatmış başka biri bilebilirdi.

Karısıyla da hep kavga ediyorlardı ve zaten seks hayatlarının olmadığını da anlatmıştı. Meğer 5-6 yıldır da ayrı odalarda yatıyorlarmış ve kavgadan kavgaya konuşuyorlarmış. Mesut abi dedi "elimde olsa eve hiç gelmeyeceğim. ama elimde değil. Zaten minibüs şöförlüğünden aldığım parayla anca kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyoruz."

Mesut abinin karısını çok görmedim. Göreceğimi de sanmıyorum doğrusu. Çünkü kadın topal olduğu için kendinden utanıyordu ve zaten bir iki karşılaşmamızda bile önüne değil de sakat olan ayağına bakarak selamımı almıştı. O an onun bacağıymışım gibi utanmıştım. Selam verdiğime bile pişman olmuştum. Yürüyememiştim bile. bi anda ağır ağır adım atmaya başlamıştım. O beni geçip gitsin istemiştim. Çünkü; eğer ben onu yürüyerek geçersem, kadın benim sağlam yürüyüşümden incinecekti diye düşünmüştüm. O incinmesin diye adımlarımı onun aksamalarından daha ağır atmış ve beni geçip gitmesini izlemiştim. O beni geçip önümde giderken kalçalarının sakatlıktan dolayı anormal derecede bir aşağı bir yukarı salınışına dalmıştım ve "acaba seks hayatları nasıldır" diye düşünmüştüm ve sonra da kendime küfür edip bu düşünceyi kafamdan kovmuştum.

Bu düşünce kafamdan uçup gidince, Mesut abinin bir önceki konuşmamızda söyledikleri aklıma geldi. Meğer bundan 6 yıl önce bir keresinde boşanmaya kalkışmışlar, ama topal karısının erkek kardeşleri Mesut  abiyi bir arabaya atıp şehir dışına çıkarıp bir güzel pataklamışlar, sonra da "eğer boşanırsan seni öldürürüz. sadece birimiz suçu üstlenir, seni de bok yoluna göndeririz" diye tehdit etmişler. Mesut abi yeminler etmiş boşanmam demiş, onlarda ikna olmuşlar ve onu geri getirip karısına teslim etmişler yine.

Mesut abi, düşünmüş taşınmış ve "topal karıyla ben yaparım" deyip tekrar yaşamaya devam etmiş. ama ikisi birbirinden bir kere soğuyunca, aynı yatak bile onları birbirine ısındıramamış. Onlar da bir daha denememişler bile. O gün bugündür yatakları ayrıymış.

Belkide karısının kardeşleri olmasa Mesut abi Orospu Ayla Abla ile evlenecekti. Mahalleliyi zaten sikine taktığı yok, hani Ayla Abla'da zaten takmıyor kimseyi. Öylesine sikişe gidip gidip geliyor.

Mesut abi, topal karının da aslında boşanmak istediğini söylemişti bir keresinde. Ama kardeşleri sanırım ablalarının başlarına kalmasını istemediği için onları evli tutmak seçiminden yana oy kullanmışlardı. Çünkü topal kadın abilerinin evinde kalmaya başlayınca herkes ona kötü davranmış, herkes onu itip kakmışlarmış. Öyle anlatmıştı mesut abi.

Sonra bende ona kendimden bir şeyler anlattım. İşte ufaktanda olsa nasıl bir hayat yaşadığımı, nerelerde süründüğümü falan. Çünkü onun anlatışının sebebi, benim de ona anlatmamı beklemesindendi. Çünkü biliyordumki; eğer mesut abi, benim de onun kadar mutsuz olduğumu bilirse beni kendisine yakın hissedecekti, kardeş bilecekti ve konuştukça konuşacaktı. Bende anlattım kendimi. İpneliğim haricinde her bokumu anlattım. Bir o anlattı, bir ben anlattıım. İkimizde tonlarca yükü üstümüzden atmışız gibi rahatladık.

İşte o zaman anladım; meğer insan konuştukça soyunurmuş. Ne kadar konuşursa o kadar çıplak kalırmış. Yani muhabbet ettikçe insan savunmasız kalıyormuş..

İşte biz de komşularımla, mahalleliyle böyle olduk. Muhabbet ettikçe soyunmuş olduk, savunmasız olduk, birbirimizden saklanamaz olduk.

Oysa "keşke konuşmasaydık" diyeceğim oluyor bazen, bazen de "keşke bakkalı almasaydım ve ben yine sabahın köründe işe gitmek için kalkıp giden, akşam karanlığında eve dönen malın teki olsaydım da, gerçekte mutsuz olan mahallelimi; mutlu huzurlu, kendimi ise mutsuz ve huzursuz olarak tanımlamaya devam etseydim, keşke ben o solmuş duvar boyalarının insana huzur verdiğini düşünmeye devam etseydim" diyorum.

Ama keşkeler bi boka yaramıyor. Evlerindeki o sessizliği huzur diye tanımlıyordum ya, aslında hiç de öyle değil. Çünkü insanlar evlerine kapanıp konuşmuyorlar diye huzurlu görünüyormuş. bir televizyonun karşısına oturup ölmeyi bekliyorlar.
Hepsi mutsuz, hepsinin hayatı allak bullak.

Mesela komşularımdan biri de önceki yıllarda kocasıyla aşk evliliği yapmasına rağmen şimdi kanlı bıçaklı bir şekilde ayrılıp baba evine dönmüştü. Üstelik kucağında 2 yaşında bir bebeyle. Bazen bakkala onu da getiriyor, o ısırmalık yanaklarını görmelisiniz, üstelik öyle tatlıki, öyle şirin ve sempatikki. Aguu deyişi falan bile ayrı bir alem.
Annesinin adı Neriman olsun.
Neriman abla ekmek alırken bütün ekmekleri tek tek mıncıklar ve en arkadaki ekmeği alıp öyle parasını verip gider. Geçen gün dayanamadım "ablacım hepsini elleme, gözünle seç" dedim ve keşke demez olaydım. Kadın neye uğradığını şaşırdı, adeta başından kaynar su döküldü, sanki onu bıçaklamışım gibi dondu kaldı. Sonra tabii o da bir şeyler geveledi, bende bir şeyler geveledim parasını verdi gitti.

Neriman ablanın boşandığını bizim üst kattaki Fatma abla söyledi. Fatma abla bizim mahallenin telekulağıdır. Kim ne yapar, ne eder, nerden gelip nereye gider hepsini bilir. Bi demli çay, iki de kıtlama şeker koy önüne, anında satmadığı adam kalmaz. Satmadığı demiyim de işte her bildiğini anlatır da anlatır.

Meğer neriman abla ile kocası aynı üniversite'de okurken tanışmışlar. Öyle bir sevmişlerki birbirlerini adeta bütün mahalleli aşkı hissediyormuş. Okul bittikten sonra da Neriman Abla diplomayı falan siktir edip kocasının eline bakmaya razı olmuş. Ama evlilik, okulda okurkenki gibi olmamış tabi. Adam sürekli onu dövünce artık canına tak etmiş ve çıkmış gelmiş. İlk zamanlar bayaa bi dedikodusu olmuş, hatta yediği dayaklardan dolayı kafayı da biraz tırlatmış. Ailesi o yüzden onu 2 aylığına hastaneye yatırmak zorunda kalmış. Ama sonra bakmışlar olacağı yok, evde bakarız deyip almışlar. Çocuk da varken orda kalsın istememişler, ben bunu sonradan öğrendiğim ekmekleri mıncıklamasına laf etmiştim. Keşke etmeseymişim diye hayıflandım.

Neyse şimdilik bu kadar dedikodu yeter. Allah çok yazmasın bana. Sonra yine konuşuruz. K.i.b

8 Mart 2015

kendi kendine aroma teletabi

Bazen eski yazdıklarımı okuyorum. O iğrenç ve vıcık vıcık pis muhabbetler kokan yazılarımı.
O iğrenç küfürlerle bir yerlere varmaya çalıştığım yazılarımı.
Şimdikiler biraz daha temiz ama eski yazılarım gerçekten sadece tuvalet duvarlarını süsleyecek değerdeymişler. O yazılarımı okurken çok utanıyorum.

Utandığım için silmek istiyorum ama açıkçası silmemek gerektiğine inandığım için de öyle tutuyorum. Hatta bazen sırf yazıları silmemek için hemen bilgisayarı kapatıp blogdan çıkıyorum.
Ama işte zamanla alıştım kendime, o iğrenç halime, o beşpara etmeyen şaşkın halime.
İşte böyle yavaş yavaş kendime alışınca, yazıları tekrar tekrar okumaya başladım ve gördüm ki aslında, o zamandan bu yana ufak da olsa bir yol almışım.
Yani en azından bir arpa boyu da olsa yol almış olduğumu görmem için o yazıların da gözümün önünde olması iyi oluyor. En azından arkama dönüp baktığımda, başımın daha yeni yeni boktan çıktığını görüyorum.

Üstelik küfür ettiğim (şu an günlük hayatımda artık yer yer küfürsüz konuşmak için üstün bir çaba sarfetsem de) o eski yazılarımda, yer yer beni tatlı tatlı uyaran dünyalar güzeli bir kaç iyi insana rağmen, ben artist artist küfür etmeyi savunup durmuşum. Öyle bir savunmakki ahhh ahhh.
Oysa küfür etmenin savunulacak bir yanı yok, sadece cahillik seviyemi göstermesiyle alakası var. Zaten bende farkında olmadan küfür etmeyi değil, cahilliğimi savunmuşum.

En çok da anneme küfür etmişim.
Sebepsizce, ama sebebi varmış gibi bol bol "orospu" deyip durmuşum. Biliyorum, ona orospu dediğimi bilse dudağını büküp, omuzlarını bir defalığına kaldırıp indirdikten sonra kürtçe "bir şey olmaz, boş ver" diyerek ona orospu dediğimi önemsemediğini gösterecek ve benim de konu üzerinde çok takılmamı isteyerek geçiştirecek. Belki de bunu bildiğimden dolayı her fırsatta ona küfür etmekten hiç geri kalmamışım.

Küfür ettiklerim arasında abilerim de var tabii.
Küfürlerin hepsini hak ettiklerini düşünerek onları kısaca birer #orospuçocuğu diye etiketlediğim, pislik abilerim. Oysa en fazla herkesin kardeşleriyle olan sorunları kadardı bizim de sorunlarımız. Ama ben bunları sanki dünya savaşıymış gibi abartarak anlatmışım da anlatmışım. Oysa hayır hiçde öyle çok da ahım şahı sorunlarımız yoktu, sadece işte ben kendi hayatımı yaşamak için hepsine siktir çekip evden ayrılmıştım, onlar beni anlamamışlardı o kadar.
Aslında şimdi düşününce bayaa bir olay var mış lan aramızda. Lan hazır sakinleşmişken susayım, burayı atlıyorum. Yoksa cinlerim tepeme toplanacak, şu güzelim yazı ebemin eteği gibi olacak.

Ablalarıma fazla laf etmemişim, ilginç geldi bana. Belki de kadın olmarından kaynaklı ezilmişliklerinin farkındaydım. Yani ne desem boştu.  Küfürlerim yetişmeyecekti bile.

Tüm bunların sonucunda ise aslında acizliğimden kaynaklı küfür ettiğimi farkettim. Yani zaten küfür ettiğim kişilerin karşılarına çıkıp konuşabilecek kadar güçlü olmadığım zamanlarda oturup burdan onlara bol bol küfür etmişim. Derdim varken bile derdimi küfür ederek anlatmışım. Buraya yazıp yazıp rahatlamışım.

Bunu farkedince; kendi kendime "iyi ki de annemin yüzüne yüzüne  karşı 'kes sesini kaltak' demek yerine gelip buraya yazmışım, iyiki abilerimin yüzüne karşı söylemekten korkup buraya 'hepiniz orospuçocuğusunuz' demişim" diye düşündüm.

Biliyor musunuz, aslında buraya yazdıklarımın hepsi "boş beleş şeylerdi" sanıyordum, ama zaman geçtikçe aslında ne kadar dolu olduklarını şimdi daha iyi anlıyorum.
O küfürlerim bile aslında canım yandığından dolayıymış. Amacım birilerini kırmak olsaydı belki de karşılarına çıkacak ilk cesareti bulduğumda gider bu küfürlerle hepsinin canını tek tek yakardım. ama amacım birilerini kırmak, üzmek değilmiş. İşte sadece kendimce sorunlarım varmış ve burada yüzleşip durmuşum.
Zaten hep derdim, yazınca unutuyorum diye, evet gerçekten yazınca hepsini unutmuşum da. Üstelik sadece unutmakla kalmamışım, kızgınlığım da geçmiş. Dönüp bakıyorum da, yani kızsam ne olacaktı ki. En fazla kendime zarar verecektim yine.

İyiki burayı var etmişim, iyiki var ettiğim yerde kendimi iyileştirmişim.

4 Mart 2015

bahanelere sığınmak.

Yıllarca düşümdüm durdum. Hepimiz de düşünmüşüzdür zaten; Bir insan neden sevmediği biriyle yaşardı ki. Yani zaten çok açıkki karşındakini sevmiyorsun ve size bakan herkes de bunu hemen anlıyor.
Hatta bu sevmemek, öyle bir sevmemekki, yatakta o her arkasını döndüğünde sen ondan bir anlık da olsa kurtuldum diye düşünüp derin bir nefes çekersin.  Rahatlarsın. Çünkü onu sevmiyorsun bu çok açıkça belli ve belki hiç sevmeyeceğin de kesin.
Ama işte yine de insanlar sevmediği kişilerle yaşıyorlardı ve dışardan bakıldığında da bunu belli ederlerdi. Yani yanındaki kişileri sevmedikleri her hallerinden belliydi, ama sevmemelerine rağmen elini tuttukları biri vardı.
İşte böyle böyle yıllar geçti. Kendimce bunu anlamaya çalıştım, ama hiç anlayamamıştım. Çünkü bana göre hayat çok basitti ve sırf bu basitlik üzerinden yürüyüp gitmeliydi. Yani birini sevmiyorsan onunla yaşamamalıydın da. Bu yüzden onu bırakıp yola çıkmalıydın, yolun yoksa bile kendine yeni bir yol çizip sıfırdan yeni bir hayat kurmalıydın.

Sonuçta insanın sadece ekmeksiz susuz yaşayamayacağı gerçeği dururken, birine bağımlı yaşamayı, heleki sevmediği birine bağlı yaşamayı anlamlandıramıyordum.

Tabii sorun sadece benim sevmemem değildi. Sorun onların da beni sevmemesiydi. Çünkü hayatımı çok fazla bencillik üzerine kurmaya alışkın değilim. Yani tamam birini sevmiyorsan istediğin yere siktir olup  gidebilirsin. Ama sırf sen sevmediğin için değil, ona da duygusal ve ruhsal bir zarar vermemek adına gidersin. Öteki türlüsü çok acımasızca olurdu. İnsan olana yakışmazdı.

İşte bu yüzden terketmelerim veya terkedilmelerim genelde karşılıklı değer vermeme aşamasından sonra gerçekleşti. Öyle bir değer vermemekki, karşındakini köpekten daha değersiz görmek ile anca anlatılabiliyordu ve bunu her hissettiğimde hiçbir şey demeden terkettim.

Sonuç olarak dönüp baktığımdan yer yer sızılarım olsa da, ağız dolusu "keşke terketmeseydim"lerim olmadı. Yani nerdeyse hiç pişman olmadım.
Aksine her defasında daha da mutlu oldum. Daha çok kazandım, daha çok insan oldum, daha çok insanları anladım. Daha çok kendime değer verdim, hayatıma girenleri daha iyi anladım ve anlamaya çalıştım. Onlara sevgilim oldukları için değil, insan oldukları için sevdim.

İşte tüm bunların sonucunda şimdi dönüp kendime bakınca öküz herif’i neden terkedemediğimi, hatta neden terketmek istememe rağmen; siktir olup gidemediğimi anladım. Çünkü o beni seviyor.
Benim onu sevmediğim kadar, o beni seviyor. Öyle bir sevmekki benimle bir olup hiç ayrılmak istemiyor. İşte o beni sevdiği için onu terkedemiyorum. Çünkü bugüne kadar sevildiğimi hiç hissetmemiştim. Çünkü bugüne kadar ben seviyorsam sorun yoktur, ben sevmiyorsam sorun vardır diye düşünerek yaşıyordum ve ilişkilerim de hep bu çerçeve içerisinde yaşanıyordu. Ama şimdi ben sevmesemde o beni seviyor. Ve ben bugüne kadar sanırım hiç sevilmemişim.

-----

O beni sevdiğinden dolayı onu terkedemiyordum. Onun için öylece hayatının bir köşesinde duruyordum. Öylesine kafamız allak bullak bir şekilde. Ne yapacağımızı bilmeden birbirimizin hayatında duruyorduk Daha doğrusu ben onu sırf beni sevdiği için hayatımda tutuyordum. Hayatında duruyordum. Çünkü onu da kimse benim kadar sevmemişti, benim gibi sevmemişti. Zaten o da kimseyi benim kadar sevmemiş, hatta benim gibi hiiç sevmemiş. Şimdi benim ona olan sevgim bitmişken, onunkini de bitirdim. Ayrılmak için bahane ararken de kendi bahanelerimizi yaratıp durduk. Keşke bahanelere sığınmadan, sessizce bitirebilsek. Keşke hiç şirkefleşmesek. İlk tanışma anındaki kadar nazik olabilsek.

3 Mart 2015

kırıklar

Bir zamanlar canım dediğim adamı, öldürüp onbin parçaya böldükten sonra kıyma makinesinden de geçirip kedilere yem etme isteğinin had safhada olduğu dönemlerimdeydim.
Ne zaman böyle olduk, nasıl böyle olduk hiç anlamıyorum. Oysa daha bir kaç hafta önce onsuz ne yaparım diye düşünen malın tekiydim. niye böyleyiz. niye böyle yapıyoruz.

Geçen beni kırdığı yerlerimden onu öyle bir kırdım ki artık toparlanmayacak hâle geldi. Kırıldığım yerlerim onun kırıklarıyla iyileşti.
Ama şimdi üzerinden bir kaç gün geçmişken bakıyorum da aslında hiç iyileşmemişim. Kimbilir o da nasıldır şimdi.
Umarım kırıkları iyileşmişdir. Bir şeyciği kalmamışdır.
Keşke bu kadar kırmasaydım keşke bu kadar acımasız olmasaydım.

1 Mart 2015

bazı ilişkiler bitince, insanın yüzlerce rekât şükür namazı kılası geliyor

Yıllarca götümü yırttım, düzgün bi ilişkim olsun diye. Olunca da bitsin diye götümü yırttım.
Oysa bu kadar zor olmamalı birini sevmek veya sevmekten vazgeçmek. Ama işte her şeyi olduğu gibi sevmeyi de zorlaştırıyor, içine girdi mi çıkılmaz hale sokuyoruz..

Bu aralar Öküz Herif'le olan ilişkim bitsin diye uğraşırken ondan artık nefret etmeye başladım. Üstelik eskiden "bitsin ama lütfen arkadaş kalalım" diye yalvaran benden geriye de hiçbir şey kalmadı. Artık "tamamen bitsin"lerle yaşıyorum.
Yani; sanki o hayatıma hiç girmemiş gibi olsun istiyorum. Sanki 3 yıl önce onunla tanışmamışız gibi..

3 yıl dedim de, biliyor musun, 3 yıl önce bir öncekigün onunla ilk kez buluşmuştuk ve ben onu görür görmez "işte bu yaa" demiştim. Gözlerimi ondan alamamış, anime karakteri gibi bakakalmıştım ve zaten ilk buluşmaya dair onun da hep söylediği şey "gözlerin çok güzeldi, böyle maymun gibi kocaman kocaman açmış beni izliyordun" cümlesiydi..

Ama şu son zamanlardaki tatsız olaylardan bu yana, bugüne kadar yaşadığımız güzel bile olan her şeyin geride kalmasını istiyorum. Hatta sanki onunla hiç aynı evde yaşamamışız gibi, sanki hiç tanışmamışız gibi, sanki ilk buluşmamızda ona gözlerimi pörtleterek bakmamışım gibi, sanki "işte bu yaaa" diye içimden hiç geçirmemişim gibi olsun istiyorum..

Çünkü şu son bi kaç haftadır iyice kudurdu. Hayata resmen klasik heteroseksüel kafasıyla bakıyor, ilişkimizi o anlamda şekillendirmeye kalkıyor ve söylemleri de hep o şekilde.
Üstelik bu durumu hatırlattığım zaman, bunu da kabullenmiyor ve benim çok abarttığımı söyleyip duruyor.
Buna karşılık kendini düzeltme konusunda ufak bir adım bile atmıyor, tek adımı "seni seviyorum" cümlesini sık sık söylemesi. Ama ne yazıkki duymaya alıştığımdan olsa gerek, söylediği "seni seviyorum" cümleleri bile artık üzerimde hiç etki yaratmıyor..

Oysa daha bir kaç ay önce bile, bu cümle ile aram çok çok iyiydi. Kavga ettiğimizde bana "seni seviyorum" diyordu ve ben tüm o kavgalarımız esnasında bana ettiği hakaretleri unutabiliyordum.
Ama şimdi sanırım bağışıklık kazanmış olduğumdan dolayı, kavgalarımız sonrasında o bana "seni seviyorum" dediğinde, ukala bir tavırla ters ters bakıp duruyorum..

Üstelik, o an, dudağımın kenarında oluşan ve sanki bir yere gitmeyecekmiş gibi ortaya çıkan dalga tebessümümü görmelisiniz ve birde burnumdan hımff diye verdiğim tek solunumluk sert nefesimin sesini.
Bir zamanlar ağzından tek bir "seni seviyorum" cümlesi duymak için kırk takla atan benden geriye şimdi; ondan ayrılınca kırk takla atarak uzaklaşan ben kaldım..

Bu aralar tam bitirmedik ilişkiyi. Daha doğrusu ben bitirdim ama o kendince devam ettiriyor. Zaten kavgaya dönüşen sürtüşmelerimiz de bu yüzden yaşanılıyor.
Geçen gün evimin anahtarını almak için ne kadar yırtındığımı görmeliydiniz. Alıncaya kadar gün boyunca kavga ettik, evin altını üstüne getirdik. Üstelik sinir krizleri esnasında birbirimize vurmalarımız, eşyalarla beraber birbirimizi de kırmalarımızı saymıyorum bile. Sol elimin başparmağındaki kesikler hâlâ duruyor. Onun da kafası şişmişti en son, birde boynunda çizikler falan vardı. Sanırım kavga esnasında Panter Emel olup çıkmışım, farkımda değildim..

Evin anahtarını alma sebebim, evin tamamen benim mülkiyetim olmasıyla alakası yok. Daha çok bireysel düşüncelerime olan saygısızlığı ve artık onunla cinsel bir yakınlaşma istemiyor oluşumla ortaya çıkışan tacizlerinden kurtulmakla alakası var.
"Sana gelip sohbet etmek istiyorum" dediğinde bunu normal karşılıyorum, hatta "sende kalayım sabah burdan işe giderim" deyişleri de normal geliyor bana ve bu yüzden kalmasını hoş görüyorum. Ama uyku vaktinde özellikle aynı yatakta yatmamızı istemesi, aynı yastığı kullanalım deyişi falan sıkmaya başladı..

Aslında ilk başlarda bu durumu da normal görüyor ve ayrılma sürecimize alışsın diye aynı yatakta hiçbir şey yapmadan yatabiliriz diye düşünerek teklifini kabul ediyordum, ama sonra bu aynı yatakta yatma durumlarımız gecenin bi yarısında onun tecavüze varan tacizleriyle uyandırılmamla artık bende sabır falan bırakmadı.
Önce tatlı tatlı konuştum, bir kaç gün sonra sert bir şekilde konuştum, aynı hareketlere devam edince diğer odaya geçip uyumaya başladım. Ama yine olmadı, çünkü ben uykuya daldıktan sonra gelip bana sarılarak uyuyordu. Uyku sersemi olduğum ve uykumun kaçmaması için kavga etmeye üşenerek sesimi çıkarmıyor ve biraz da "ihtiyacı vardır" diye düşünerek bu şekilde yatmaya devam ediyordum.

Ama sonra yine azıttı. Normalleştirme çabalarımı hoş görmemeye ve sesimi duymamaya kalkıştı. Sanki onun için bir insan değil de, istediği gibi davranabileceği herhangi bir eşya gibiydim. Bana; beni istediği gibi evirip çevirip, oynayabileceğini sanarak yaklaşıyordu ve bunu fazlasıyla hissettiriyordu.
Üstelik bunu yaparken sırf bir zamanlar ilişki yaşamış olduğumuz için böyle davranmaya hakkı olduğunu da söylemekten geri kalmıyordu. Bu en kırıcı olanıydı, kişiliğimi, yani beni yok sayıyordu.
İşte bu gibi anlarda kendim olmaktan çıkıyor ve içimdeki Hulk'u serbest bırakıyorum.
Yani bi anda kızdım, dağıttım tabii ve o bunun üstüne "tamam, madem öyle arkadaşlığımız devam etsin" deyip yumuşattı beni. Ben de hemen inandım ona, hem zaten insan dediğin hayatından birini öyle kolay kolay silmemeli, birbirine yüzlerce şans daha tanımalıydı. Çünkü bir insanı yok saymak öldürmekten daha çok acı verirdi. Bunu en iyi ben bilirdim.

O yüzden arada önemsiz küçük sürtüşmelerimiz olsada arkadaş kalma çabalarımız devam etti. Ama gece saat 12:00 olunca kudurdu durdu. Sanki ben hastaydım ve onu sikince veya o beni sikince iyileşecektim gibi davrandı bana. Oysa hiçbir şey hissetmediğim biriydi artık ve bunu kibar bir şekilde anlatmanın bir yolu yoktu. Üstelik gecenin bi yarısı eve çıkıp gelmeleri de son bulmuyordu ve bu durumlarını çok yorgun olduğuna, canı sıkkın olduğuna yorumluyor, benden de şefkat beklediğini açıkça söylüyordu. 
Şeytan'a uyar gibi uydum ona, şefkatli davranışlarımızın sonu hep kullanılmış kondomları çöpe atarken bitti. İşte o anlarda yavaş yavaş farkettim, böyle devam edersek ilişkimiz bitmeyecekdi ve bitecek gibi de görünmüyordu. Üstelik artık onunla olmak zevkden öte işkence gibi geliyordu. Tek çare evin anahtarını almak ve bu ani gelişlerini tamamen sonlandırmaktı.

İşte bu yüzden çıkıp geldiğinde kavgaya tutuşmuştuk ve akşam güneş batarken anahtarımı almıştım ama o hâlâ kanapede padişah gibi oturuyordu. Gitsin diye ağız dalaşımız devam ediyordu ama o hiç kıpırdamıyordu ve kıpırdamaya da niyeti yoktu.
Aradan bir kaç saat geçtiğinde apartman yöneticisi aylık giderleri almak için geldiğinde onu içeri davet ettim ve adama 25 TL vermek yerine çay kaynatıp sohbeti uzattıkça uzattım. Sonra tabii Öküz Herif dayanamadı siktirolup gitti, bende hemen aylık gideri, yöneticiye verdim ve adam kalkıp gitti.
Adam gidince kanapeye uzanıp ağladım. Sonra uyuya kalmışım, uyandığımda sümüğümün birazı yastığa akmış, birazı ise bıyığımda kuruyup kalmıştı. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım ve iki rekat şükür namazı kılmak için abdest alayım derken "amaaan şimdi bu kışın ortasında namazı ne yapcam, yazın kılarım" deyip namazı erteledim..