Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

11 Şubat 2015

Gay Bakkal'ın Çırağı

Geçenlerde düşündüm taşındım ve bunca sıkılganlık içinde dükkana bir çırak almam gerektiğine karar verdim ve birini aldım. Zaten buraya haps olup kalmışken iyice hayattan soğumamak için bunu yapmalıydım da. Hem belki ufak da olsa kazandığımı paylaşmam, hepimize şu an olduğundan daha iyi gelebilirdi.
Zaten dünya, kazandığını yalnızca kendine saklayanlar tarafından bu kadar çirkinleştirilmemiş miydi?..

Çırak, karşı komşumuzun çocuğu. Daha geçen ay 18'ine basmış, ama etrafta 48 yaşına basmış gibi geziniyor.
Yüzündeki olgunluğu görmelisiniz, öyle bir havası varki sanki elinde baston taşıması gerekiyormuş gibi bir hisse kapılırsınız. Az konuşan, az hareket eden hımbıl bi hava var üzerinde. Bu havasıyla size baktığında, yaz ayında bile sonbaharın etkisini hissedersiniz. Spatulayla kazısanız çıkmaz, o havanın çıkması için çocuğun ölmesi lazım.

Annesi, zengin ve yalnız insanların evlerine temizliğe gidiyor. Ön dişlerinden ikisi yok. Başlarına ne geldiği hakkında bi fikrim yok ama bu dişlerin olmamasına rağmen kadının yüzünden gülüşleri hiç eksik olmuyor. Sanki dünyaya temizlik yapmak ve bu arada da karşılaştığı insanlara sebepsizce gülmek için gelmiş gibi gezinip duruyor.
Oğlunu işe aldığımdan bu yana beni nerde görse, eskisine nazaran biraz daha fazla ve abartılı güle oynaya selam vererek kendimi kötü hissetmeme neden oluyor. Çünkü kadının bu hareketlerini yalakalık olarak algılıyorum ve dünya tatlısı bu kadın, sırf onunla karşılaşmıyım diye bana yolumu değiştirtiyor.

Kısa boyu, sırtından hiç çıkarmadığı eski püskü lacivert mantosu ve mantonun rengine uygun farklı başörtüleriyle kendi başına bir alem. Ahh şimdi bunları yazarken fark ettim de, ayakkabılarına hiç bakmamışım. Yoksa onlardan da söz ederdim.
Dediğim gibi kadın tam bir gülücük makinesi, o çirkin dişlerine rağmen gülmek onu o kadar tatlı hale getiriyorki anlatamam. Her şeysizliğine rağmen, ölünceye kadar yüzü hep gülsün inşallah.

Çocuğun babası bir şirkette güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Yıllardır aynı şirkette ve hiç bıkmadan vardiyalarına gidip geliyor. Sabırlı adam vesselam.
Karısından 3 yaş küçük olmasına rağmen, karısı çok kısa boylu ama onun aksine adamın Hulk gibi bir görüntüsü var. Omuzlarının genişliği iki şehrin mesafesi kadar. Zaten karısıyla arasındaki yaş farkını da Çırak söyledi ve ekledi; bazen annem, babama "seni, beni kaçırmaya ikna etmesem kim seni alacaktıki?" deyip espri yapıyor.

Bir de kız kardeşi var. Onu çok seviyorlar. Hatta Çırağın anne ve babası ilk çocuklarının kız çocuğu olmasını o kadar çok istemişlerki bizim Çırak sikli olarak doğduğunda anne-babası hayal kırıklığı yaşamışlar ve zamanla alışmışlar ona.
Ama sanırım o sıralarda bu nedenden dolayı bazı duygular tam yaşatılmamış çocuğa bir şeyler olmuş, bir şeyler yanlış gitmiş. Duygular tam olarak değil, biraz farklı evrilerek yaşanılmış. (Buraya çok girmek istemiyorum, belki ilerde)
Sonra kız çocuğu için biraz daha uğraşmaya başlamışlar ve yıllar sonra anca kız çocukları doğmuş.
Kadının normal hali bile zaten biraz terelelli gibiyken, kız çocuğu olduktan sonra iyice kafayı sıyırmış.
Çocuğunu 6 yaşına kadar, yani şu anki evlerine taşınıncaya kadar hiç dışarı çıkarmamış. Yani kızının doğumundan sonra bir psikopat olmuş çıkmış.
Bu yeni komşular misafirliğe gidip gelirken kadını telkinlerle ikna etmişler ve bayramda seyranda kızı dışarı çıkarmaya başlamışlar. Ama dışarı çıktığında da hep annesi yanında ve sürekli başının etini "aman kızım oraya dokunma, aman kızım şuraya girme, aman kızım onu elleme, aman kızım etme..." diyerek afiyetle yemiş bitirmiş.
Sonra aradan 1-2 yıl geçince bir gün kızı okuldan dönüşte bir anda yatak döşek hasta olmuş ve hastaneye götürmüşler. Doktorlar kızlarının bünyesinin çok hassas olduğunu ve okulda kaptığı bir mikrobun onu bu hale getirdiğini belirtmişler. Kadının dediğinine göre; kızımı hep böyle büyüttüm diye oldu. keşke onu küçükken sokağa çıkarsaydım da toz toprağa bulansaydı biraz. Şimdi en ufak bir gripde bile ölecek gibi oluyor..."
"Allahım şifa versin" demekten başka ayağımdan gelen bir şey.

Hafta sonları sabah saatlerinde küçük eski model arabalarına binip akşam eve dönüyorlar. Hayatlarındaki tek renk arabalarının gri rengi olabilir. Ailece arabaya tapıyorlar.
Yaşadıkları 1+1 evlerini krediyle almışlar, 4 yıl sonra kredi ödemeleri bitecekmiş ve kredileri bitince de köye (kütahya'ya) taşınacaklarmış. Babası öyle demiş ve yine uzun uzun demiş ki; hiçbir zaman zengin olamayacağım, hayatım hep fakirlik içinde geçti. Annenin de öyle. Bize babamızdan bir şey kalmadı ve ona çok kızgındık. Ama sen bize kızma diye bu arabayı ve evi aldık. Bir kaç yıl sonra köye taşınıcaz, sana da bu evi bırakacağız. Kız kardeşin zaten evlenip bir ev kurar. Sen de evlenirsen bu evi kurarsın. bize de kızmazsın.
Zaten istanbul'un pisliğini çekmemizin tek nedeni sana bir ev bırakabilmek. Başka da amacımız yok.
Sana oku dedik okumadın, bizi okutmadıkları için ailelerimize kızgındık. ama sen okumayınca sana kızdık. İlerde anlayacaksın ama şimdi erken. Okumak istemiyorsan bu senin kararın, bir şey diyemeyiz" deyip çocuğun üstüne gitmemişler.

Aradan bir kaç ay geçtikten sonra Kur'an kursuna yazmışlar ve çocuk 2 yıl sonra kurstan kaçmış.
Devamı yarın falan..

Hiç yorum yok: