Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

30 Haziran 2013

hayat işte, yuvarlanıp gidemiyoruz

Hayat şarkılardaki kadar parlak değil. Dinlediğin müzikler, izlediğin filmler ve okuduğun kitaplarda anlatılan olayların hepsi; sırf sen büyüdüğün zaman kocaman bir hayal kırıklığı daha yaşa diye hazırlanıyorlar.
Birileri seni anlık olarak mutlu edip cebini doldururken, senin mutsuzluğun zerre kadar umurlarında değil. Her şey para kazanmak için kurulu ve inan dinlediğin müzik seni o an mutlu etsede, bu boktan dünya hiç değişmiyor. Sonu mutlu biten kitapları da siktir et. Çünkü sen o sikindirik kitabı okuyup mutlu olurken, dünyanın öteki ucunda insanlar açlıktan ölmeye devam ediyorlar.

Bugün otur ve "her şey güzel olacak" diye söylenerek kendini kandırmaya devam et. Oysa sende biliyorsun; hiçbir şey güzel olmayacak. Her şey, hep daha kötü olacak, bizler de şu anki mutsuzluğumuzun üzerine bir kat daha çıkacağız.

Katları çıktıkça "mutsuzluğumuzun sebebi nedir?" diye düşüneceğiz. Oysa sebep falan yok dostum. Dünya böyle bir yer ve inan şu yaşamakta olduğun beşpara etmez ikilemlerin de hiç bitmeyecek. Hem sorularına cevaplar bulsanda, cevapların yeni sorulara kapı açacak ve hayat böyle sürüp giderken bi bakacaksınki yaş olmuş 70, zaten bu yaştan sonra senin de işin bitmiş..
 Yani; çok düşünme, koy götüne gitsin dostum. Nasılsa bi gün öldüğün zaman; bir an önce seni gömüp gitmek için, götüne kürek kürek toprak koyacaklar..


25 Haziran 2013

Başkasının kötü anısı, benim şimdiki büyük acım..

12 yaşındaydım. Herkesle arkadaş olmam gerektiği fikrine nerden kapıldığımı bilmediğim bir yaştı bu. Yani henüz; dünyanın sevdiğim oyunlardan ibaret olduğunu sanıyordum. Her şey bir oyundu. Adını bilmediğim oyuncaklar vardı. Görmediğim, bilmediğim oyunlarıma dahil edemediğim bir çok oyuncak vardı yeryüzünde ve ben onlardan habersiz yaşıyordum.
12 yaşındaydım. Renklerin adını bile daha doğru dürüst bilmiyordum. Herkesin beni sevdiğini sandığım yaştaydım. Sevginin ise kaç tür de olduğunu bilmediğim bir yaştı bu. Varsın herkes beni sevsindi. Yeterde artardı sanırdım. Öyle değilmiş sevginin zehirli türlerinin olduğunu bilmediğim yaştaydım.
Ne yaptığımdan habersiz beni sevdiğini söyleyen herkese sınırsızca yaklaştığım bir yaştı bu. Kötülüğün ne olduğunu henüz anlamadığım bilmediğim bir yaştaydım. İşte o yaşta tanıdım onu. Mahallemizdeki düğün yerine gelmişti. Bizde adettir, düğünde tüm gece kenarda kaynayan bir kazan olur ve herkese çay ikram edilir. Kazan'ın sorumluluğunu biri alır ve tüm gece çay demleyip, etrafta koşturmakta olan çocuklara verip diğer misafirlere ikram etmeleri için gönderir durur. Bu durum gece boyunca da böyle devam eder. Hiç durmaz. İşte ben o çay dağıtan çocuklardan biri oldum o gece. Ama nedense beni tuttu yanında. Sen dur yanımda bardakların altına tabakları yerleştir dedi. Öyle yaptım. Tepsilere tabakları yerleştirdim, doldurulan çaybardaklarını tabaklara doldurdum, diğer çocuklar dağıtıp durdular. Bu durum gece boyunca sürdü. Arada o da yanıma gelip beni öptü kokladı. Beni sevdi bol bol. Beni sevişleri uzadıkça içimdeki garip heyecan tüm vücüduma yayıldı. Korku karışımı ne olduğunu bilmediğim garip bir his. Başımı okşayıp beni her öptüğünde biraz daha yaklaştı bana. Artık öpüşlerinin ardından gözlerimin içine bakıyordu. Durmadan uzun uzun bakıyordu. Defalarca öptü. diğer çocuklar, çay tepsilerini alıp gittiklerinde, biz her yalnız kaldığımızda öptü beni. Öpüşleri gittikçe başımı daha çok ıslatıyordu ve artık sadece öpmekle kalmıyordu. Elleri vucudumun her yerindeydi. Beni sevdiğini sandığımdan sesimi çıkartamıyordum. Sevginin bu türüyle hiç karşılaşmamıştım. Hiç bu şekilde sevilmemiştim. İlk defa böyle seviliyordum ve içimde öyle kocaman bi korku vardıki ne bi yere gidebiliyordum, ne de bir şey yapabiliyordum. Ne yapmam gerektiğini bile bilmiyordum. Öyle durdum orda. Bana dokunmasına izin vermediğim gibi, dokunmamasına dair de ne yapacağımı da bilmiyordum. Çünkü kimse bana öğretmemişti. Ben de öğrenmemiştim. İşte belki de bu yüzden olanları bir oyun gibi algılamaya başlamıştım. Herkesin bildiği, benim ise yeni katıldığım, sonradan dahil edildiğim bir oyundu. Hiç sesimi çıkarmadım. Ne olduğunu, ne olacağını bilmeden tüm gece devam etti bu. Sonra en yalnız kaldığımız anda fermuarını açtıktan sonra elimi tutup pantolonunun içine attı. Nefesim tutulur gibi olmuştu. Boğulur gibi olmuştum. Oynamamı istedi ve bende oynadım. Ne yaptığımı bilmeden uzun uzun ona dokunmamı istedi. O istedi diye bende yaptım. Çocuk aklımla, çocuk merakıyla devam ettim. Sonra herkes dağılmaya başladı, düğün bitmişti. Beni kimse merak etmiyordu. Annem, babam beni sokağın güvenli ellerine teslim etmişlerdi. Sokakta ise 43 yaşında bir adam ve 11-12 yaşında bir çocuk oyun oynuyorlardı. İkisi yalnızdı ve adam ona çiftliklerindeki atları göstermek istediğini söylüyordu. Tamam dedim, arabasına binip gittik. Ne kadar gittiğimizi bilmeden bi ormanlık alanda durdurdu arabayı. İşte o zaman sadece korktum. Korktuğumu anlayınca inip benim tarafıma geldi ve beni indirip benimle bağıra bağıra konuşmaya başladı. Eğer bağırırsam beni öldüreceğini söyledi. Sustum. Ağladım. Ağlama lan piç dedi. Sus'amadım. Boğazım beni dinlemiyordu. Sadece korkmaya ve ağlamaya devam ettim. Ağzıma yapıştı. O pis kokan ağzıyla ağzımı birleştirdi. Her tarafıma dokunmaya başladı. Üzerimi soydu. Bir eliyle ağzımı kapatıp Susturdu beni. Gözlerim ağlamaya devam etti. Sonra bulduğu bir bezi ağzıma soktu ve beni ters çevirip ellerimi arkamda canımı acıtırcasına tutup bir şeyler yaptı. 12 yaşındaydım ve hayatımda ilk defa o gece kanımı gördüm. Kanımın renginin kırmızı olduğunu ilk defa o gece gördüm. Sadece ağladım. İçim parçalandı, ağladım ama o bunu hiç umursamadı. Sadece eğer ağlamaya devam edersem beni öldüreceğini söyledi. Sonrada kanımın aktığı yere bi bez koyup "duracaktır" dedi. Beni sabaha yakın mahallemizin orda bıraktı. Kimse merak etmemişti beni, eve gidip uyudum. 2 gün dışarı çıkmadım. 2 gün yerimden kıpırdamadım. İşte tam da o 2inci gün kanser hastası ablam öldü. Herkes beni unuttu. Yüzümün asıklığını ablamın ölümüne bağladılar. Her olumsuz hareketimi ablamdan sandılar. Bende öyleymiş gibi davrandım. Sustum. Aradan bir kaç ay geçti, o adam yine mahallemize geldi. Tam da her şeyi unutmuşken, yine başladı her şey ..

Arada beni alıp arabasıyla götürüyordu, bir şey diyemiyordum. Neyi nasıl diyeceğimi hiç bilemedim. Zamanla başka arkadaşlarını dahil etti oyunumuza. Ben oyuncaklarıydım ve hep beraber oynuyorduk. Oyunlarımız benim evde sürekli ağlamalarımın ardından babamın başının etini "hadi gidelim burdan" diye yiyip ikna edene kadar sürdü. Yani 3 yıl kadar. 3 yıl boyunca ben o adamların oyuncakları oldum. Benimle istedikleri gibi oynadılar.
3 yıl sonra ankara'ya taşındık. Her gece yatağımda ağladım. Bir daha kimseyle oyun oynamadım..

Aradan 17 yıl geçtikten sonra bir gün adana'ya gittim. İşim gücüm vardı. Gezinmek için yolum buraya düştü deyip, eski mahalleme de gittim. Amacım o adamı bulmaktı. Gittim bir kaç kişiye adını söyleyip tarif ettim adamı. Saatlerce evini aradım ve sonra gösterdiler. Evine gittim, artık 60 yaşının üstündeydi. Çok çok yaşlanmış ve yıkık dökük bir evin içinde, kirli bir yatakta hasta haliyle uzanmış bana bakıyordu. Ayağa kalkmak için hareket etti, ama kalkamadı.
Onu böyle görünce bi anda tüm nefretim, kinim geçiverdi. Öyle acınacak ve yardıma muhtaç bi halde idi ki; ağlayacak gibi oldum. İşte tam o anda, o "buyur evladım kime baktın" dedi, "xxx'e bakıyodum" dedim, o da "buyur benim" dedi. Durup dik dik gözlerine baktım ve "hatırlar mısın, bundan 20 yıl önce böyle böyle bi düğünde çay dağıtırdın. Yanında bi çocuk vardı" dedim, o da buna karşılık "yanımda çok çocuklar vardı" dedi. Böyle diyince gecenin devamını anlattım ve "işte o gece ormana götürdüğün çocuk benim" dedim. Anında götü tutuştu. Beti benzi attı. Ne diyeceğini bilemedi. Dili tutuldu.
Onun bu hareketleri, zavallılığı karşısında ağlamaya başladım ve "senin yüzünden herkesten nefret ediyorum. Hiç kimseyi sevemiyorum. Bana o gece ve sonrasında yaşattıkların yüzünden sana hakkımı da helal etmiyorum" dedim. O ise bağıra çağıra ağlamaya başlamıştı ve "evladım ben ettim sen etme noolur" diyordu. Bende sadece "dua etki allah'a ve ahiret gününe inancım var. sen de hesabını yaradana verirsin" deyip yüzüne tükürdüm ve kalkıp çıktım. Arkamdan gürültülü bi şekilde ağlamaya devam ediyordu..



(bu olay geçen aylarda facebook itiraf sayfalarından birinde, yaşadıklarının bir bölümünü paylaşan birinin yazdıklarında görmüştüm. daha sonra yazan kişiye ulaşıp adamla arkadaş olup olayı anlatmasını istedim. o da sağolsun beni kırmadı ve daha buraya yazamayacağım bir sürü şeyi en ince ayrıntısına kadar uzun uzun anlattı. anlattıklarını dinleyince bende yazmak istedim.
eğer çocuğunuz varsa; onlara şimdi sımsıkı sarılın, çok çok öpün. çocuklarınıza sahip çıkın, onları korurken karşılıksızca sevmeyi, severken kaç türlü sevginin daha olduğunu anlatarak sürekli eğitin. başkalarının çocuklarınızı sevmesine sakın izin vermeyin. onları yabancılardan koruyun ve kendilerini de nasıl koruyabileceklerini de öğretin. çocuklarınızın her sözünü dikkatle dinleyin. onların yalanlarını bile ciddiye alın. çocuklarınızı herkesten çok sevin.. onların sadece sevgiye ihtiyacı var..)

23 Haziran 2013

aşkım, yolun apaçık olsun..

Artık sana dokununca hiçbir şey hissetmiyorum. Sanki hiç tanışmamış gibiyiz, sanki hep yabancıymışız gibi. Ama bu yabancılık heyecanlandıran bi yabancılık değil, bu daha çok sikine takılmaması gereken bi yabancılık durumu. Nasıl anlatsam bilmiyorum ama söyleyince de anlamıyorsun. Çünkü ne zaman anlatmaya kalkışsam; beni manipüle ederek, benimle kedinin fareyle oynaması gibi oynuyorsun. Manipüle etmene de ben izin veriyorum, çünkü kahretsin; bedenim ne kadar yıpranmış olursa olsun; yine de duygusal manipüle'lerine karşı gelemiyorum, içim el vermiyor ve biz yine senin istediğin gibi bir çift olup çıkıyoruz ve bu da yetmiyor sonra her şey normal seyrindeymiş gibi yaşamaya çalışıyoruz. Üstelik ikimizde bunun yalan olduğunu bile bile devam ediyoruz. Ama şunu söylemeliyim ki; artık benim için öyle yürümüyor.
Çünkü artık cidden sana karşı her hangi bir şey hissetmiyorum..

Oysa eskiden böyle miydi? Sende biliyorsun işte; seni gördüğüm an yerimde duramazdım, sanki seni sevmek için yaratılmışım gibi hissederdim, sanki sensiz yaşayamaz mışım gibi hissederdim. Sanki "işte tamam ya, sevmek falan hepsi bu kadar" diye düşünürdüm. Ama şimdi hiç öyle olmuyor. Tüm heyecanım, tüm koşuşturmalarım bitti. Öyle sakinleştim ki, bazen ciddi ciddi "hayat hep böyle, bu sıkıcı durağanlıkta mı devam edecek?" diye uzun uzun düşünmekten kendimi alamıyorum..

Biliyor musun, eskiden seni düşündüğümde bile heyecanlanıyordum, o anlarda kalbim; bir ateş parçasıymış gibi ağzımdan fırlayacak gibi olurdu. Seni düşündüğümde durum böyleyken, seni gördüğümde yerimde bile duramadığımı zaten sende biliyordun. Böyle maymun gibi hareketlerle etrafında dolanıp dururdum ve sürekli "lan ben seni çok seviyorum" derdim, sen de ciddi ciddi kızarak  "seni seviyorum lafına yazık etme, bu kadar ucuz bi laf değil bu" derdin, bende "ama benim için söylemesi kolay, bak yine söylüyorum seni seviyorum" derdim. Sen de sinir olurdun ve hızlı hızlı yürüyüp giderdin. sinir olurdum senin bu hareketlerine. Çünkü anlayamıyordum seni. Çünkü beni sevmediğinin farkında değildim. Ben seni seviyordum ya, sende beni seviyorsun sanıyordum ve işte bunu şimdi yeni yeni anlıyorum. ben koca bi aptalmışım. umarım seni sevdiğim için, çok kızdırmamışımdır.

Şimdi bu "seni seviyorum" muhabbetini anlattım ya, bu muhabbet daha 5 dakika önce aklıma geldi. Çünkü önceki haftalarda bana sürekli "seni seviyorum" demeye, hemen ardından ise "beni seviyor musun?" diye sormaya başladın ve bende artık seni sevip sevmediğimden emin olmadığım için sürekli cevap vermekten kaçtım, hiç "seni seviyorum" demedim. Cevap vermeyişlerime kızsanda, surat assan ve küfür etsende; yine de yalandan dahi olsa sana hiç "seni seviyorum" demedim.
Ama bi yandan da sana hak veriyorum.Yani yine sen haklı çıktın; çünkü seni seviyorum kelimesi hiç ucuz değil, şimdi daha iyi anladım..
Yani birini seviyorken söylemesi kolay ve ucuz bi kelimeymiş gibi gelebiliyor ama sevmeyince hiç de söylenilemiyormuş ve üstelik karşındaki seni seviyorken söylese bile; sen onu sevmiyor olduğun için "seni seviyorum" kelimesini duyunca miden bulanır gibi oluyor.

Şimdi seni daha iyi anlıyorum ve geçen yıl, aylarca "seni seviyorum" diyerek mideni bulandırdığım için özür dilerim..

Neyse işte, nasılsa artık her şey bitti gibi..
Hem biz seninle sadece "arkadaş gibi" bir şey olalım. Aa arkadaş olalım dedim de; doğrusunu söylemek gerekirse; artık seninle arkadaş da olmak istemiyorum. Çünkü birini sevince insan onun hep yakınında olmak adına yanıp tutuşurken, kendine geçerli bir bahene yaratmaya çalışıyor ve ilişki sonrasındaki bu bahanenin adı da "arkadaşlık" oluyor.
Ama insan sevmiyorken görüşmek de istemiyor. Yani şimdi düşünüyorum da; sikimde olmayan biriyle niye görüşeyim ki?
Aaa bak şimdi farkettim; yine sen haklı çıktın. Daha önceki ayrılmalarımızda ben, sana "arkadaş olarak buluşalım, görüşmeye devam edelim" diye ısrar edip, cayır cayır aptalca yanıp tutuşurken, sen "eğer aramızda aşk yoksa, ben arkadaş markadaş da istemiyorum. zaten benim yeterince arkadaşım var" derdin..
Seni yine çok geç anladım. Gerçekten hep haklıymışsın. Benim de yeterince arkadaşım varken ve hazır senlen bu aralar hiç görüşmüyorken, neden arkadaş olarak görüşelim ki? Evet bende senin gibi artık ayrıldığım kişiyle görüşmek de istemiyorum ve sanırım bunun nedeni aslında benim için artık hiçbir önemin olmamasından kaynaklanıyor. Yani artık o kadar önemsizsinki, sana sıfır'sın bile diyemiyorum. Yazık mı ettim, başka bir şey mi ettim, bunu zaman gösterecek. Hayrlısı diyelim ve bu konuyu burada kapatıp önümüzdeki aşklara bakalım..

10 Haziran 2013

aynı taş, aynı hamam

Bu sefer farklı olacak sandım. Mutluluktan gebericez sandım. Bu sefer işte tam da bu sefer "tamamdır, artık allah belamı verdi, ölünceye kadar gülcem" sandım. Ama hep sanmışım hep..
Hani onmilyon basamaklı bir mutluluk rakamı olsada, karşısına sıfır geçip çarpma işlemine maruz kaldığında onmilyon basamağın hepsi tek tek sıfıra yenik düşer ya işte bende aynen öyleyim. Yani elde var sıfır.
Bizimkisi de öyle işte. Benim Öküz Herif hep öküz olarak kalacak sanırım. Çünkü ne zaman azcık gülsem sonrasında ağzıma sıçıyor. Orospuçocuğuna kaç defa "yapma böyle, etme bu güzelliğin içine" desem de adamın sikinde değil, sürekli bi sidik yarıştırma, sürekli bana her fırsatta bi fırça atma hevesiyle yanıp  tutuşuyor. En ufak şeyde zort diye patlayıp saçma sapan konuşuyor.
Önceki gün iki defa yaptı bu hareketi, her defasında da anlattım "abi yapma böyle, kavga etmeyelim. valla bugünler hep gelip geçici. bokluk etme, edeceksen de kenarına et de, biz de diğer tarafta güzel güzel yaşayalım" dedim ama dinletemedim. Yine aynı bok, yine aynı bok.
Aslında hakkını yemiyim, önce "haklısın" deyip bana hak verdi, ama sonra benim evden çıkıp, kendine evine gittikten 2 saat sonra şöyle mesaj attı;
 "eve gelirken herifin biriyle kavga ettim sayende teşekkürler. iyi ki gelmişim"
Ben önce "?" böyle yazdım, sonra da "benimle ne alakası ne? anlamadım. senden rica ediyorum, beni sürekli her hangi bir şeylerden dolayı suçlamaktan vazgeç" dedim. Başka da bi şey demedim, sonra o da cevap vermedi ve sabah whatsapp'den şöyle yazdı "dün saatlerce bana gülüp dengemi bozdun. kötü davranan sensin, asabımı bozunca adamla bi anda kavga ettim" dedi, bende daha önce de uzun uzun "lütfen her yaşadığın olumsuz şeyde beni suçlamaktan vazgeç, lütfen yapma, yalvarırım yapma bunu blablabla" dediğim için ve her defasında o kendine böyle sikindirik bi bahane bulup beni fırçaladığı için, bende bu defa sadece "ok" demekle yetindim. Lan piç, la amınakoduğumun şerefsizi "madem ben sana güldüm diye canın sıkıldı, moralin bozuldu, evden çıkmadan önce niye sex yaptın, niye illa beni sik diye tutturdun. orospuçocuğu. kendini niye siktirdinki bana? madem canın sıkkındı, sikişirken niye yüzün asık değildi, niye evden çıkarken öpücükler atıp duruyordun" diyemedim. Boş verdim. Çünkü yine desem bu sefere daha büyük kavga edicez ve ben bu sefer kesin ağzına sıçarım. Ama bu sefer öyle yapmıycam, içimi burda dökücem o da zaten okuyacak ve ben hiç bu konuda bir şey söylemiycem. Zaten uzunca bir süre konuşmayı da düşünmüyorum. Çünkü sürekli beni suçlamasından bıktım. Oysa ben düzeldi sandım. Ama yok, bunda tık yok. Eski tas eski hamam. Aynı bok, aynı bok ve ben cidden bu bi kaç günde çok yoruldum çook..

9 Haziran 2013

ya herkes her şeyi bilmesede olur.

Öküz Herif'le barışmamızın arifesinde ben bitlenmiştim ve ona hemen söyleyemedim ve biz barışmamızın ertesinde köpek gibi yiyişirkene ona bitlerimin yarısını bulaştırmış oldum. Geçen yine yiyişirken "ya sanırım bende ufak bi kaşınma var" dedim ve sanki bitli değilmişim gibi davranıp pantolon mantolon ne varsa indirip bacak aramı kontrol etmeye başladım. Sonra bi bit bulunca da numaracaktan" aaa ben bitlenmişim" dedim ve kıyameti kopardım. Sonra tabii o da telaşlandı, acaba bana bulaştırdın mı diye, bende "valla muhakkak bulaştırmışımdır" dedim ve aldı bizi bi kavga. Yoruluncaya kadar kavga ettik ve sonra yine sevişip uyuya kalmışız. Sabah uyandığımda o gitmişti, bende giyinip işe gittim. gün içinde bir iki yazışma falan derken akşam ettik ve akşam elinde bit ilacıyla çıktı geldi. Hemen banyoya koşup kullanma kılavuzuna göre bi güzel yıkandık. Sonra da kurulanıp çıktık. Banyodan çıktığımızda evde çamaşır, çarşaf, elbise ne varsa hepsini toplayıp çamaşır makinesine attık ve 90 derecede yıkanmaya bıraktık. Sonrasında yorulmuşuz, çekyata uzandık ve saçma sapan konuşurkene o bacak arasını kaşımaya başladı ve ben "dur bakıyım bit mi" onlar diye kilodunu indirip bacak arasını falan kontrol etmeye başladım. 1-2-3 derken bi baktım bayaa bit var, hepsini tek tek toplamaya başladım ve bi peçeteye koyup attık. Sonra da yine kavga ettik tabi. Kavga sonrasında ise kalkıp duşa girdik bol köpük möpük eşliğinde bi güzel yıkandık. O arada ben "ya bit şampuanını yeni kullandık ya, galiba daha etkisini göstermedi, zaten benim bulduklarımda kıpırdamıyorlardı hepsi ölüydü galiba. acaba kadınların kullandığı ağdalardan da mı kullansak, naapsak" deyiverdim. Hani kendi mantığıma göre ağda kıl mıl, bit mit, ne varsa toplayacaktı ve biz bit sorununu çözecektik. bunu ona da anlattım. O da bugün eve gelirken gitmiş ağda almış. Aldık ısıttık mısıttık derken banyoya girip kıçımıza başımıza sürelim dedik. İlk önce ben biraz süreyim dedim ve çubuğa hafif ağda sürüp taşşağıma sürünce yemin ederim sanki cehennemdeyimde zebaniler götüme kızgın şiş sokuyorlarmış gibi hissettim ve çığlığı bastım. Öküz Herif'de benim çığlığım sonrasında "öff tamam tamam abartma" dedi ve elimdeki ağda çubuğunu alıp o da havalı havalı sikine azcık sürünce bağırıverdi. Ehuehu onun çığlığıyla ben bi koptum varya, yeminlen gülmekten gözümden yaşlar geldi.  Sonra o tabii yine sinirlendi, bana bir sürü atarlandı falan. İşte bunların hepsi benim yüzümdenmiş falan. Bende bir şey olmaz, bak işte bi anımız daha oldu. İlerde hatırladıkça güleriz dedim, o da "offf ooof" demekle yetindi.
Lan bu arada kadınlar nasıl dayanıyor o sıcak ağdaya? Yemin ederim çok can yakıcı  yaw. Ben bi daha ağda sürmeye kalkışmaktansa ömür boyu bitli gezmeyi tercih ederim. Yalnız şu da varki; bit ilacından sonra bende pek kaşınma ve bit kalmadı diyebilirim. Onda da zaten bir iki kaşınma yalnız oluyormuş. ama yarın yeni bit ilacı alacakmış, bide onu deniycez. Yakında bit ilacından ölmezsek iyidir.

Bu arada blog olayını zaten daha önce ona söylemiştim ve bu yüzden blog yazdığımı biliyor, ama iplemiyordu. Ama hürriyet'te PuCCa'nın yazılarını keşfedince ve onun  yazılarını eğlenceli bulunca benim blogu merak etmiş. Bende önce söylemedim ve bir de bunun için kavga ettik. Bir kaç gün sonra ise ciddi ciddi merak ettiğini ve yazdığım bu saçmalıkları okumak istediğini söyleyince bende blogumun adresini verdim. Yani demem o ki; eniştenize el sallayın :p

Yalnız benim yazıları, hep ona laf soktuğum için pek beğenmedi ve sürekli "o öyle olmadı, böyle olmuştu, yazılarında hep bana haksızlık etmişsin, bak beni bu yazıda da anlamamışsın" falan deyip duruyor. Bu durumu çok iplemiyorum :p

Bi de yine kendimi onun metresi gibi hissediyorum. Çünkü gelip yiyişiyor ve gidiyor. Sanki eğlencelik'mişim gibi hissediyorum ve bu durum yine kafama takılmaya başladı. Bi de o blogu öğrendi ya, bundan sonra sanki rahat yazamayacak mışım gibi hissediyorum. Özellikle de ona karşı olan düşüncelerimi falan. Keşke söylemeseydim. En azından şimdi yazmak istediğim tonla şeyi rahat rahat yazardım.