Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

24 Ağustos 2011

Ben nasıl biriyim biliyor musun?

Dangalağın tekiyim, aklıma gelen ilk kelimelerden cümleler kurarım. Rahatlığımla başkasının rahatını bozmadan yaşamaya çalışsamda, bazen başkasının rahatını kaçırdığımı çok sonradan farkedip geri adım atıyorum. Bu adımlarım kontrolümden çıkıp, benden bile çok geriye de gidiyor. Tabii farkında olmuyorum, ama çok sonra farkına varınca ani bi fren yapıyorum. Tüm cadde fren izlerimle doluyor. Dönüp tüm izlere bakıyorum. ne kadar süredir frenlemeye çalışmışımki diye düşünüyorum.

Esmerim bide ben. Ama esmerliğimi sevmiyorum. İnsanlar yakıştırsada ben sevmiyorum. Siyah saçlıyım ama saçımı da sevmiyorum. Bide büyük kocaman bi burnum var. Onu da sevmiyorum. Ayna karşısına çok ender geçerim. Çünkü orda beğenmediğim bi adamı görüyorum. Sırf o beğenmediğim adamı görmemek için bazen haftalarca ayna karşısına geçmediğim olur. Bazen ise her gün ayna karşısına geçerim. O anlarda sadece saçımı düzeltiyor olsamda, buna rağmen yüzüme hiç bakmıyorum. Orda iki çift göz olmasına rağmen onların bile kendilerine bakmasına izin vermiyorum. Dedim ya kendimi sevmiyorum.


Hep başkalarının beni sevmesine odaklanarak yaşamışım, yaşıyorum ve sanırım bugüne kadarki yaşantımdan dolayı öyle görünüyorki bundan sonrada öyle yaşayacağım. Kendimden nefret etmiyorum, sadece değersiz buluyorum. Emin değilim aslında, ama bi ihtimal kendi gözümde kendimi sevmemem bundandır diyorum. Bilmem işte böyle biriyim sanırım.

Bide kısa boyluyum ve boyumu da aslında hiç sevmem. Ama bazen içimden "boyum azcık daha uzun olsaydı etrafın ammına koyardım" diye düşünüyorum. Belki de allah etrafın ammına koymamam için bilerek boyumu kısa yaratmış. Doğrusu nedir Allah olmadığım için bilmiyorum.
Ha dersen yinede "bunlar önemli değil" o zaman sana "evet, aslında önemli değil ve sikimde olan tek şey, anı yaşamaktır." derim.
"gerisi ne olacak" dersen, beni sevecek birini bulduğum zaman, gerisinin ne olacağı hakkında bi cevap bulacağıma inanıyorum. Hem bulamazsamda canım sağolsun. Zaten kim kaybetmişki ben buluyım.

23 Ağustos 2011

Ayyy iğrenç bi başlık atmıştım bu sikindirik yazıya. Sonra utanıp etiketlere aldım

Dün akşam yine tombalakla cevahir'de buluşup gezindik biraz. Sonra cinebonus'un önünde durup hangi filmler var diye bakınırken, tombalak bilet sırasında birini gördü "şu mavili çocuğu tanıyorum ama beni görünce tanımamazlıktan gelip diğer tarafa döndü" dedi. Bende "tamam, madem öyle sende tanımamazlıktan gel, belki çocuk müsait değildir" falan dedim. Ama nerde tombalak inat etti "illa gidip selam verecek"miş. Az sonra çocuğun yanında birini daha görünce "hımm sanırım yeni çıktığı olsa gerek, dur bi selam verip geleyim" dediği gibi onlara doğru gitti.

Allahım ben nasıl utandım. Ulan diğer tanıdığın çocuk zaten seni tanımamazlıktan gelip, rahatsız olduğunu belli ediyor, sen neden hala üsteliyorsunki. Ama yok bu gitti, mavili çocuğun koluna vurup "merhaba" deyip elini uzattı ve konuşmaya başladı. Bende bu sırada arkamı dönüp filmlere bakınmaya çalıştım. Tombalak bir iki dakika sonra gelince de "ahaha yanındaki sevgilisiymiş ve gözlerini benden alamadı" dedi. Onun bu hareketleri karşısında şaşırdım biraz, çünkü kendisi güya bu tür şeylere inanılmaz dikkat ediyordu ve nerdeyse işi iyice abartıp bana "ben bu şekilde hayatta kalıyorum" diye söyleniyordu. Hatta bunla ilgili ufak bi tartışma yaşamıştık, bu kadar kafana takıp büyütme, kimse seninle ilgilenmez, kimsenin umrunda değiliz falan demiştim ama ıhhh. Bende bu tür düşünceleri kafamdan siktir edip "tamam hadi gel sinemaya gitmekten vazgeçtim, zaten güzel film yok içerde gezelim" dedim ve yürüyüp gittik.

Yürürken de bu hala arkasını dönüp konuşuyor "yanındaki çocuk hala bana bakıyor, ama ben alışkınım bu tür şeylere" diye söylendi ve yüzüne inanılmaz farklı sevinçli yerleşti. Bende "bence sen alışmamışsın, senin götün kalkmış" dedim. Benim "götün kalkmış" dememle o bi an şaşırdı ve "ne dedin?" diye sordu, bende "götün kalkmış" diye tekrarladım ve sonra o "niye böyle söyledin" diye sordu. Önce anlamamazlığa geliyim diye düşünerek "neyi söyledim" dedim ve belki boş verir diye düşündüm. Ama yok bu "bana göt möt diyorsun, götün kalkmış diyorsun" dedi, bende "ee çünkü öyle, ama sen farkında değilsin" dedim ve sonra başka şeyler konuşa konuşa mağazalardan birinde girdik. Orda bu "götün kalkmış olma konusu"ndan tamamen uzak bi şekilde sağdan soldan laflarken, bi yandan da bu kolumu çimciriyordu. O böyle kolumu tutup bi kaç defa daha çimcirince, ben de dayanamadım, hafifçe dönüp pazusunu öptüm. O bunun üstüne bana hafif bi ses tonuyla "bi daha öpme" dedi ve bunun üstüne bende sırf piçliğine bi daha öptüm. Ben böyle bi daha öpünce de bu aniden arkasını döndü gitti. "Oha olm  nooldu, nereye?" demeden, o önde ben arkada cevahir'den çıktık.

Ama nasıl kızmış varya böyle patlayacak gibi duruyor, o derece kızgın. Bende kızgınlığının farkındayım ve "tamam, özür dilerim" bi daha yapmam dedim. Ama yok bu hala "özür dileme, neden özür diliyorsun? bi daha yapma dedim, ama sen ne yapıyorsun" falan dedi. Sonra öyle böyle hiç konuşmadan biraz oyalandık ve eve gitmek istediğini söyledi. Metrobüs durağına doğru yürüyüp konuşmaya çalıştım. Amaa ııh ses soluğu çıkmadı. Sonra çektim kenara "gel şuraya. bi oturalım soluklan 2 dakka" dedim ve meydandaki oturma yerlerinden birine oturduk.

"Konuş, içindekileri boşalt, ama böyle sessiz durma" dedim ama ııh, sanki şeytan ağzını tutmuş gibi sus pus duruyor. Öyle böyle dayanamadım ve "tamam sinirlendin, çok sinirlendin ama cidden özür dilerim. gerçekten çok çok özür dilerim. Bak dersimi aldım ve inan bi daha tekrarlanıcak bir şey değil. Yeterki böyle sessiz olma" dedim ama ııh anlatamadım. Ne yaptıysam konuşmuyor piç. Sonra bi ara böyle biraz daha zorlayınca "o kadar sinirliyimki seni dövesim var" dedi. Bende ilerdeki taksileri gösterip "tamam, öyleyse gel şurdan bi taksi tutup tenha bi yerde inelim. sende istediğin kadar döv, valla ciddiyim istediğin kadar döv karşılıkta vermiycem, ama böyle sessiz olma" dedim.

Dedim ama nerdeee, piçin ağzı kilitlendi. Sonra biraz daha üstüne gidince açıldı. Neymiş işte "mağaza içinde onlarca kamera varmış, ya bi gören olursa ne olurmuş" falan filan. İçimden öffledim pöfledim ve "o an farkında olamadım refleks gibi bir hareket oldu, yoksa beni biliyorsun rahatlığımla başkasını rahatsız etmem" dedim ama dinletemedim. Sonra biraz daha konuşmaya çalıştım ama eve gitmek istediğini ve bu konu hakkında artık konuşmak istemediğini söyledi. Kalktık metrobüse gittik ve orda vedalaşıp ayrıldık. Bende yolda kulaklığı takıp bi arabesk radyo kanalını açtım, yıldız tilbe söyledi ben dinledim ve bi ara onu aradım meşgule attı. Sonra yalın söyledi, sonra bi kaç kişi daha şarkı söyledi onları da dinlerken eve gelmiş oldum.

Bilgisayarı açtığımda onu da online gördüm ve konuşmaya çalıştım. Hayır bye deyip kapadı. Piçte bi inat var, nuh diyor peygamber demiyor. Bide bana kibirlisin falan diyordu. Amcık kendisindeki kibrin farkında değil. Neyse bi kaç güne kadar siniri geçer diye umuyorum. Bakalım ne boklar olacak.

22 Ağustos 2011

İnsan hayatının içine edecek kişileri kendisi seçiyor. Hayatına edilincede yapayalnız bi şekilde ağlıyor

Hani bugünlerde kafam karışık diyorum ya, aslında kafa karışıklığımın tek bi nedeni yok, 3 nedeni var. Biri işte şu bayramdan sonra illa geleceğini söyleyen askerdeki piç, diğeri şu metroda tanıştığımız hulk, bi diğeri ise hulk'dan bi iki hafta önce netten tanıştığımız sarışın tombalak.
Aslında tombalakla sadece normal bi tanışma olmuştu. Yani öyle buluşup tanışacaktık. Ama ne olduysa oldu ve biz bi anda o gün karşılıklı oturunca çok fazla muhabbete daldık. Ayrılmaya yakın mecidiyeköy'de turlarken bi ara elini biraz çekinerek omzuma attı ve bende onun çekindiğini farkedince elini tutup biraz daha ileri getirip tamamen omzuma oturttum. Konuşmadık bi kaç dakika o şekilde dolaştık. Sonra ayrılırken metrobüs durağında vedalaşırken tokalaşıp "kendine iyi bak, tekrar görüşelim" falan dedik birbirimize ve yanaklardan öpüştük ve ben elimi hemen çekerken, o elimi bırakmadı ve ben elimi çekemedim. Elim onun elinde sıkılmış halde kalınca bi anda afalladım. Gitme der gibi, ama gitme demesi de "bak işte ben adamı böyle göt ederim" der gibiydi. O an afalladım, durup gözlerine baktım. O da bana hafif sırıtan bi ifadeyle bakıyordu. Belliydi apaçık benlen dalga geçiyordu. Bakışlarından, o anki hareketinden "bi kaç saattir tanışıyoruz ve o samimi muhabbetimizden biraz yakınlaşmış gibiydik, ama bak sen vedalaşırken hemen elini çekip arkanı dönmeye hazırsın. Oysa ben seni anlamaya, tanımaya çalışıyorum, sense bu iş oldu havalarında dolanıyorsun" diye avaz avaz bağırıyordu.

Aslında surat ifadesinden belli ettiği bunları düşünürken haklıydı. Çünkü onunla uzun uzun sohbet etmiştik, eli manalı bi şekilde omzumda dolaşmıştık ve sonuç olarak adamı çantada keklik diye, kendim bile farkında olmadan bilinçaltıma işlemiştim bile. Oysa o çantada keklik olmaktan çok uzaktı. Çünkü bi kaç yıldır mutlu süren beraberliği, onun anlatımıyla (sanırım) geçen yıl aldatılmayla son bulmuştu ve o da aldatılmayı kaldıramayınca ayrılmışlardı. Tabii durum böyle olunca onun kafasında hala devam ediyor ve bu yüzden unutamıyor da.

Neyse işte biz o günden sonra haftada bir defa falan görüşmeye başlayınca işler karıştı. Beynimin bi tarafı sürekli onunla ilgilenmeye onun hakkında bir şeyler öğrenmeye başladı. Tanıdıkça daha bi ısındım, ısındıkça daha bi sık görüşmeye başladık. Hayır aramızda sex falan da yok, hatta sağda solda buluşup konuştuğumuz konularda işte havadan sudan şeyler, ama işte ne bileyim, bir şeyler kendiliğinden oluyor demekki.

Bide tombalağı bi görseniz, hemen içinizden "allahım böyle şeker bi adamı nasıl sikerler, kıyılmazki buna" diye bi çığlık yükseliyor içinizden. Gözlerinin o derin yeşilliği, saçlarının güneş sarılığı, dudağındaki her an yüzüne yerleşmeye hazır o gülümsemesi, içten hareketleri, kasıntısızlığı, yürürkenki hantallığı, konuşurkenki o sürekli söylediği "olsun" kelimesi sanki dünyada hala yaşanılacak bir şeyler var hissi yaşatıyor insana.

Hani aslında ondan hoşlandığımı anladığımda bunu ona da hemencecik söyledim. O da "aslında bende senden hoşlandım" dedi. Ama işte sadece karşılıklı hoşlanılmış olmak yetmiyor. Çünkü o kendi deyimiyle hardcore bi aşktan, aldatılmayla çıkıp gelmişken ve onu hiç unutamıyorken başka birine kalbinde yer açması biraz zaman alacak. Onun dışındaki hoşlanmalar ise sadece yatağa girmekle yeterli görülmüş hoşlanmalar olarak kalacak. Çünkü o uzun süredir hoşlandığı kişiyle ilişki yaşamak kafasından çok, hoşlandığı kişiyle yatağa girme kafasında yaşıyor. Hayır böyle dememden, onu sex düşkünü biri olarak algılamayın. Çünkü öyle biri olsa biz bir kaç aydır tanışmış olmamıza rağmen hala yatmış değiliz. Sadece bi ara kuytu bi köşede ayak üstü elleştik o kadar. Bide buluşmalarımızdan birinde ayrılırken her zamanki gibi yanaklardan öpüşürken onu yumuşacık dudaklarından öptüm. Sonra da ayrıldık.

Bi ara "madem bu kadar sık buluşuyoruz çıkalım" dedim. Güldü. Sonra söylediğim şeyi düşününce bende kendime güldüm. Salağın tekiyim valla. Hiç öyle bir şey söylenilir mi? pehh. Ama o gülmesine rağmen benimle neden ilişkiye hazır olmadığını "çok kibirlisin ve seninle konuşurken nefesimi kesiyorsun" diye belirtti. Sonra o böyle diyince bir kaç gün bu konu üstünde düşündüm ve aslında gördümki evet ben sikindirik bi kibre sahibim. Kibrim yok derken bile o kadar kibirli bi şekilde düşünüyorumki kibrimi farkedemiyorum bile. Bi yandan kibirli biri olduğumu geç farkettiğim için kendime üzüldüm, bi yandan onun böyle düşünüp bana söylemesine üzüldüm. Bi kaç gün sonra tabii bunları ona da söylemeden edemedim. O yine güldü.

Aslında gülmek ona yakışıyor. Hani, sanki gülmek için dünyaya gelmiş gibi biri. Ya da ben ona böyle yakıştırıyorum. Zaten birini beğenince onu her haliyle kendimden üstün görüyorum ya, o da ayrı bi kafa tabii. Ama tombalak'da cidden ayrı bi hava var. Onun yanında rahat hissediyoum kendimi, ne ben kasılarak yürüyorum ne o. Bi rahatlık çöküyor üstüme. Sanki "dünya yıkılsa sikimde olmaz" havalarında gezinmeye başlıyorum. Böyle bi rahatlık işte. Neyse işte ilerde neler olacak bilmiyorum ama, kafamın bi bölümünü de o meşgul ediyor ve bu ara bu 3ünü düşünmeden edemiyorum. İçlerinden biri hayatımı altüst edecek bundan eminim. Ama bakalım piyango hangisine vuracak.

19 Ağustos 2011

Orospunun evladı olunca; kolundan tutup ya subay yapar, ya polis

Şurdan yola çıkmıştık: Tırtıkla

Gözümü oğuşturarak açmaya çalıştığımda, havanın soğukluğundan dolayı donacak gibi olmuş olan kolumun sertçe çimdiklenerek  çekiştirildiğimi hissetmiyordum bile. Sadece ufak tefek bir gürültü vardı ve beni rahatsız eden bu olmuştu. Oysa saniyeler hızla akıp gittiğinde, neyin ne olduğunu anlamaya başlamıştım. Allahın "siktirin gidin" diye emrettiği denizsiz şehir, gece; karısı 1 kere vermediği için dayanamayıp sokak köpeklerine ağzının kenarından akan sularla bakan ve sokak köpeğinin az ilerisinde, aklı fikri olan sokakçocuklarını görünce ağzının suyunu silip onun peşinden koşan orospuçocuklarıyla dolu  Ankara'dan dün yola çıkıp istanbula gelmiştim. Tren Haydarpaşa garında durduğunda gidecek yerim olmadığı için çantamı sırtıma alıp sağda solda biraz dolanmış, akşam saatlerinde ise tekrar Haydarpaşaya geri dönmüştüm. Sanki Haydarpaşa benim babamdı. Bende babamın konağına gelmezsem merak edilecektim.

Öyle yorgun argın bi halde kendimi gecenin bi yarısı buraya atınca, eski vagonlardan birine girmiş kendimce uyumaya çalışmıştım. Oysa kimseye bi zararımda yoktu. Hem daha sikim bile doğru dürüst kalkmıyordu. Doğrusu sikim kalkıyordu, ama şu bi kaç haftadır sırtlanmış olduğum yorgunluk yüzünden, sikimin kalkacak kuvveti yoktu. "Ne olur durun, biraz daha yatıyım" diyecek gibi olunca, etraf bi anda aydınlanıverdi. Sağ yanağıma yediğim tokat beni uykudan uyandırmıştı bile. Uzandığım yerden ayağa kalkıp çantamı aldım ve karşımda durmakta olan iki güvenlik elemanına bomboş gözlerle baktım.

Biri ayaklandığımı görünce, elindeki feneri yüzüme iyice tutup konuşmaya başladı "daha küçük lan bu, ne bok yiyosun burda? evden mi kaçtın?" diye soruverdi. Demek evden ilk kaçanlar önce buraya düşüyordu. Oysa ne saftım, beni burda kimsenin bulamayacağını sanmıştım. Ne güzel hayaller kurmuştum, her gece kimseye çaktırmadan buraya gelirim, sabahta erkenden çıkar giderim diye düşünmüştüm. Sanırım saf değilde fazlasıyla salaktım.

Bu arada diğer eleman dile geldi. Dile gelmesi de, diliyle değil sağ eliyle oluyordu genelde. Orospuçocuğunun fırıncı küreği gibi elleri vardı. "Ne yapıyorsun lan burda, başımızı belaya mı sokcan?" diye soru sorup, ardından nefes bile almadan "şlaaak" diye ard arda 2 tokat patlattı. Ben taş kesilmişim. İçimden "acaba ağlasam, acıyıp tokatlamaktan vazgeçer mi? yoksa biraz daha kendimi tutayım da, bakarsın ağlamadığımı görünce karışmaz artık" diye böyle içimden düşünürken, diğeri diliyle konuşuverdi "bunu götürüp nöbetçi polise verelim gitsin, ne bok yiyorlarsa yesinler" O böyle dedi ya, benim göt "yusuf yusuf"dan, "allah allah" nidasına dönüştü.

Çünkü bizim memlekette polis dedin mi, akla orospuçocuğunun allahı gelir. Mahallede, polisler hakkında kendi aramızda konuşurken, biraz kıskançlık, biraz çekememezlik, biraz da onlar tarafından sürekli itilip kakıldığımız için "anası herkesle sikişenleri polis yaparlar. Bizim analarımızı, kendi babalarımızdan başka siken olmadığı için, hiç bi zaman polis olamıycaz olum. Ama polis olmak isteyen varsa anasını getirsin hepimize siktirsin, anca böyle polis olur" diye konuşarak birbirimizle dalga geçerdik. Aramızda en piç olanı kalkıp "valla ben polis olmak için anamı siktirmeye razıyım da, anam size verir mi bilmiyorum" diye cevap verip, bizi kahkahaya boğardı. Gerçi doğrusu da böyleydi. Çünkü polis nerde bizi görse copla kovalamaya başlardı. Korkudan çarşıya çıkamazdık. Sanki çarşıya çıkmak suçtu. Onlar bizi, biz de polisleri sevmezdik.

İşte polislik mesleği o zamanki çocukluk aklımda, o kadar iğrenç ve korkutucu bi yer kaplıyorduki, bende bu yüzden polis lafını duyunca, korkudan tir tir titremeye başladım. Beni böyle titrek görünce kollarıma yapışıp sürüye sürüye, sürüklerken çimdikleye çimdikleye, çimdikler işe yaramayınca tekme tokat ata ata polisin kulubesine götürdüler. Polisi görünce benim dizlerimin bağı çözüldü. Olduğum yere yığılamıyorum, ama ayakta olmama rağmen sanki bi çöp poşeti gibi duruyorum.  Zaten polisi görür görmez ağzımı büzüştürüp burnumu çekmeye başlamıştım. Bu arada elemanlar, beni buluş anlarını, ekşınsız olarak falan bi güzel özetleyip kenara çekildiler. Polis "tamam" dedi. Sonra bana dönüp, o pislik dolu, mavi gözleriyle bana sert sert baktı ve sakin babacan bi ses tonuyla "ne yapıyorsun burda" dedi. O böyle sakin, güzel, sevecen bi ses tonuyla konuşunca ben bi rahatladım, bi rahatladımki sormayın. Sanki polisin sesi hep tanıdık gibiydi. Sanki kaç haftadır onsuz kalmışım gibi bir ses tonuydu. Bende onun böyle sakin güzel güzel konuştuğunu görünce, 15 yaşından daha küçükmüş gibi sakince "hiiiç" dedim.

Ama keşke demeseydim. Çünkü ben saf saf  "hiiç" dediğim anda dünya başıma yıkıldı. Orospuçocuğu, anasını siktiğimin piçi, amınoğlu tokadı basmıştı. İşte böyleydi polis. "Orospunun evladı olunca, kolundan tutar ya subay yapar, ya polis yapar"  derlerdi de inanmazdım. Ama işte o akşam inandım. Yediğim tokadın sonrasında, copunu alıp beni bi güzel dövdü. Bi 10 dakika sonra kendime geldiğimde, bakışlarından halime acıdığını gördüm. Oruspuçocuğu hem dövüyor hemde acıyordu. Tuhaf bi durumdu.

Piç. İçimden 15 yaşında bi çocuğun, şu an kendisi 30 larında olan bi adamın, bilmem kaç yaşlarından olan anasını nasıl sikebileceğiyle ilgili tüm pozisyonları geçirip salya sümük ağlarken, bi yandanda yerden kalkmaya çalışıyordum. Ama nerdeee, bacaklarıma o kadar sert vurmuştuki kırıklarım var sanmıştım. Hele kollarım, bi kaç gün kangren olmasın diye allaha yalvarıp durmuştum. Sonra beni kulubesinden çıkarıp çantamla beraber dışarı attı. Diğer 2 eleman az uzaktan tiksinir gibi bana bakıyorlardı. Benim dışarı atıldığımı görünce, bana doğru yürümeye başladılar. Bunun üzerine polis dışarı çıkıp onlara "bırakın siktir olsun gitsin, ne hali varsa görsün" dedi ve ben orda atıldığım yerde biraz daha ağlayarak dinlendikten sonra, gözlerimde akacak yaş kalmayınca, kalkıp kuru kuru ağlayarak oramı buramı tutmuş halde çıktım gittim. Gece boyunca yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. İstanbul'da ilk gecemdi ve gidecek hiç bi yerim olmadığı için o gece nereye gittiğimi bilmeden, sadece yürüdüm.

Devamı için tırtıkla

18 Ağustos 2011

Anlat histanbul...

Bu yazı şurdan devam edip geliyor: Şurdan

..Köpekler havladığında anca uyanabildim. Bi haftadır avrupanın bok çukuru olan istanbul'da tüm gün boyunca gece yarılarına kadar sokaklarda çok fazla sırıtmadan dolanıp, gecenin her hangi bi saatinde ise bi fare gibi kimselere farkettirmeden bulduğum ilk karanlık deliğe giriyordum. Sırtımdaki çanta genelde yastık oluyordu, çantamdaki eski tişörtlerde yorgan falan. Genelde en çok üşüyen yerim ayaklarım olurdu, bide bazı geceler hissetmekte zorlandığım bacaklarım.

Sikimin keyfi ise her zamanki gibi yerindeydi. Çünkü bacaklarım üşümesine rağmen o, götüme yakın olduğundan olsa gerek hiç bi zaman üşümüyordu ve bende bazen çok üşüdüğümde kendimi iki kat edercesine kollarımı tişörtümün içine alıp ordan fermuar ve kemer kısmını açtığım pantolondan sokup, bacaklarımın arasına yatmakta olan sikimi avuçluyordum. Tuhaftı tabi, garip bi duyguydu. İnsan sik denilen bir şeye dokundumu aklına ister istemez ayıpçıl şeyler geliyordu.

Bende her ne kadar sokakta yatıp kalkıyor olsamdan, ayıpçıl şeyleri düşünmekten de kendimi alamıyordum. Ama tabii benim ayıpçıl düşüncelerim biraz daha kezbansal bir ayıplıktaydı. Hani biri gelecek kurtaracak derdim, sonra evine gidicez beraber, beni saracak ve hiç bi yere gitmeme izin vermeyecek. Sonra biz onunla sonsuza kadar mutlu bi şekilde yaşarken, arada bazen onunla yaşamayı haketmiş olmak için kendimi ona siktireceğimi düşünüp, hikayenin sonunda osbir çekerek boşaldıktan sonra, ellerimi yakınımdaki ilk gazete parçalarına sürüp sonra tekrar bacak aramda yorgun argın bi halde duran sikimi avuçlayarak uyuya kalırdım.

Bir haftadır bu şekilde sokaklarda dolanıyordum. En çok korktuğum şeylerden biri de işte tinercilerdi. Bi de travestilerdi. Hatta daha önce travestileri hiç bu kadar yakından gören biri olmadığım için, onlardan daha çok korkardım ve beni ilk gördükleri yerde falçatalarla kesip doğrayacaklarını düşünürdüm. Çünkü o aralar televizyon kanallarındaki akşam haberlerinde sürekli onların kudurup etrafa saldırdıklarıyla ilgili bir şeyler olurdu.

Nedenini bilmiyorum ama tinerciler bana daha zararsız geliyorlardı. Bilmiyorum işte öyleydi. Bu yüzden bazı geceler tinercileri takip edip onların yaşadıkları yerlere yakın yerlerde yatıp kalkardım. Hani olurda bir şey olursa bağırıp çağırırım da, biri yetişir imdadıma diye. Oysa hiç bir şey olduğu yoktu. Çünkü insan sokakta yaşamaya başlayınca ister istemez her bi bokuna dikkat ederek yaşamaya başlıyordu. Adeta tüm duyargaları açılıyor ve en ince hesapları yapıp altın oranı yakaladıktan sonra gözüne kestirdiği deliğe girip uyumaya çalışıyordu.

O günlerde para da suyunu çekmeye başlamıştı. Bense hala bi sikim kalacak yer bulamıyordum. Sonra bi gün, neresi olduğunu bilmeden yanlışlıkla Taksim meydanına çıktım ve çıkış, o çıkış bi daha da inmedim. Çünkü insanların sadece kendileri olabildikleri tek yer olarak gördüm orayı. En adi yüzlerini, en namuslu yüzlerini ve en götveren halleriyle kendilerini koyverdikleri tek yer. İstanbul'un kalbi olmasına rağmen, istanbul'un götünün yusuf yusuf attığı tek meydan..

Soluklanmak için oturduğum ilk yere şimdi metro girişi yapıldı. O zamanlar ise daha bi sikim yoktu ve sadece sağa sola koşturan insanlar vardı. Bu kadar çok insan nereye koşturuyorlar ki diye düşünürken yanıma adamın biri oturdu.

Elinde türkiye türklerindir ifadesi yazan meşhur gazetemiz ve suratında babacan bi gülümsemeyle, hışırtılı bi şekilde yanıma oturunca "merhaba" dercesine başını sallayıp gazetesine daldı. Bende kendimi onun gazete okumasıyla çok boş beleş sikindirik biri olarak görünce, çantamdan önceki gün sırf bulmacası için aldığım gazeteyi çıkarıp okumaya çalıştım. Manşetinde "ülkenin dört biyanında şehit haberleri" başlığıyla ağlayan başörtülü anneler, kız kardeşler ve sakallı amcalar vardı. Kimin şehidi lan bunlar diye düşünmedim. Sadece tek bir tarafın ölüsü şehit sayılırken, karşı tarafın ölüleri için hainler diye bahsediliyordu.

Gazeteyi siktir edip bulmacasını çıkardım ve oyalanmaya başladım. Aslında yaptığım tek şey etrafa bakmaktı. Kalabalığı izlemek, gelen gidene bakmak çok zevkliydi. Hala bunu yaparım. Bi kenara çekilip insanların koşuşturmasını izlemek kadar güzel bir şey yok. Saatlerce izlerim, hiç yorulmadan. Neyse işte ben böyle insanları izlerken, babacan tavırlı adam hafif mırıldanır şekilde benimle konuştuğunu belli ederek, elindeki gazetenin manşetini gösterip "çok kötü" dedi.
O zamanlar türkçem; şimdiki gibi, tipimin aksine karşımdakinin ağzını açık bırakacak kadar düzgün değildi. Aksine karşımdakinin ağzını açık bırakacak şekilde bozuktu. Aslında bozuk da değildi, ama garip gurup bi şivem vardı. Hani şivemden ne doğulu olduğum söylenilebiliyordu, nede başka bi sikim. Zaten benimle konuşan kişi kaşlarımın kalınlığından nereli olduğumu çıkaramazsa, konuşmamadan siktinsene nereli olduğumu anlamazdı.

Çünkü kendimi bildim bileli her şeye rağmen, her yalnız kaldığımda bulduğum her şeyi yüksek sesle kendi kendime okumak gibi bir takıntım vardı. Bunu da ilkokul üçüncü sınıftaki hüsniye öğretmenim sayesinde kazanmıştım. Gerçi o da biraz şıllıktı ama olsun. Eğer 3üncü sınıftayken, 56 kişilik sınıfın karşısında çekirdek yerine "çeğirdek" dediğim için bana bağırıp çağırmasaydı belki şimdi bu kadar güzel türkçe konuşamıyor olurdum. Ona da, 2 yıl önce bi şekilde telefonunu bulup ulaştım ve öğretmenlik yaptığı için teşekkür edip kafamda onu bitirdim. Şimdi buraya yazdığımda ise tamamen aklımdan silinmiş olacak. Çünkü bi yanım hep kızgın, hep kırgındı ona.

Neyse işte, dedimya "o zamanlar türkçem, karşımdakinin ağzını açık bırakacak kadar düzgün değildi" bu yüzden adama bi cevap vermek yerine dudaklarımı amcık gibi hafif büzüştürerek "evet" dercesine başımı salladım. Zaten o yaşta, ölenlerin hiç biri sikimde değilken kötü olan ne olabilirdiki?

Aslında başımı evet anlamında sallamamın nedeni konuşmaya utanıyor olmamdı. Ayıplanıyor olmamdandı. Yoksa başka bi sikim nedeni yoktu. Çünkü gün içinde her hangi bi yerden su alırken bile yüzüme " küçük nonoş'a bak lan, ne biçim konuşuyor" dercesine bakılıyordu. Bu yüzden pek konuşmamayı seçiyordum. Zaten konuşarak bi sikim olunmuyordu ve bende bu yüzden mecbur kalmadıkça konuşmamaya çalışıyordum.

Neyse işte, babacan tavırlı adam bi kaç defa daha bir şeyler söyledi. Bu söylediklerini de, gülümserken başımı sallayarak onaylayınca, adam dayanamayıp bana döndü ve yanaklarını tombişleştiren gülümsemesini yüzüne yerleştirip "konuşmayı sevmiyorsun sanırım" dedi. Bunun üzerine adamın iyi biri olduğuna kanaat edip "biraz" dedim. Adam gazetesini toplayıp bana tam döndü. Sonra biz konuşmaya başladık. Nereli olduğumdan, kiminle yaşadığıma kadar her şeyi konuştuk. Ona "3 abimle yaşıyorum, evimiz caddenin sonundaki sokağın başında" dedim. Ben böyle diyince, adamın gözlerinde o an güneşten dolayıdır diye düşündüğüm bi ışıltı belirirken, aynı anda hafifçe gülümsedi.  Bende gülümsedim ve bu sırada konu etrafta el ele dolaşan çiftlere geldi. Babacan tavırlı adam cümlesine "şu gençlere bak, onları görünce çok mutlu oluyorum. hayat dolular, bitmek bilmeyen bi enerjileri var" diyerek devam etti, ben ise "evet" demekle yetindim. Sonra adam "sende böylesindir" deyip her halinden hınzır olduğu belli bir bakış attı. Sustum. Emin olmak için bi daha yüzüne baktım. Yanılmamıştım, henüz yeni yeni terlemeye başlayan bıyıklarıma baktığını farkettiğimde, nefesi kesilir gibiydi. Sonra daha fazla dikkat ettiğimde adamın aslında yanımda oturduğundan bu yana aynı havada olduğunu farkettim. Ama işte ben biraz leyla olunca, farketmemiştim. Güzel şehrin, güzel insanlarından biridir diye düşünüp tüm yaşanmışlıklarımı kenara atmıştım. Oysa 16 yaşına doğru nefes nefese kalmış olmasına rağmen hala koşmaya devam eden birinin ne kadar fazla yaşanmışlıkları olabilirdiki? "Hiç" değil mi?

Ama öyle değildi. Daha o yaşta şehvetten dolayı gözlerin nasıl parladığını çok iyi bilirdim, şehvetten dolayı içten gülümsemelerin bile nasıl şekil değiştirdiğini gayet iyi bilirdim ve hepsini siktir et, seninle konuşurken ağzından çıkan kelimelerin sonundaki harflerin şehvetten dolayı nasıl da söylenemediğini çok iyi bilirdim. Ama unutmuştum hepsini. Çünkü istanbul'du burası. Burda insanlar bu şehir kadar güzeldi. Şehrih güzelliği kadar temiz insanlardı diye bi düşünce kendi kendine içime işlemişti. Ama öyle değildi ve ben bunu bilmeme rağmen daha çok böyle düşünecektim..

Adamla mecburi bir kaç kelime daha ettim ve sonra "eve gitmem gerek" deyip kalktım yanından. Oysa adam, bi haftadır sırtımda taşıyıp geceleri başımın altına attığım kirli çantadan dolayı olsa gerek bi evim olmadığını benden daha iyi biliyordu ve zaten caddenin sonundaki sokak diye bir şey yoktu. Çünkü gösterdiğim cadde hayatımda ilk defa o anda bakınırken gördüğüm istiklal caddesiydi ve bu caddenin sonu diye bi şey hiiiç yoktu...

16 Ağustos 2011

Bizimkisi sikimsonik bi aşk hikayesi, siyah beyaz porno film gibi biraz

Sevgili bilog, bugünlerde çok sikimsonik şeyler oluyor ve bu yüzden gelecek denilen belirsiz boktan yaşam durumundan korkuyorum. Bu korku canımı sıkmıyor, sadece her zamanki gibi kafa bi milyon olmuş vaziyette ve ne yapacağımı bilmiyorum o kadar.
"Konu ne?" dersen; hani askerdeki piç vardıya, hani geçtiğimiz aylarda karısından boşanıp 3 çocukla bi başına kalan, hah işte geçen gün onla konuştuk. Son 2 yıldır elde avuçta ne varsa kaybettiği yetmezmiş gibi, bide geçen hafta babasıyla kavga edip işi gücü koyverip evden ayrılmaya karar vermiş. Bana da habire "iş bul istanbul'a gelcem" diyor. Bende "siktir git lan, sana nasıl iş bulcam amcık" dedim, ama dinlemedi. İlla "iş bul" deyip durdu. Bende en son artık "tamam gel, ama sana iş bulamam. sadece sen kendine iş buluncaya kadar her türlü destek olurum" dedim. Zaten elimden bunu yapmaktan başka da bi sikim gelmiyor. "Çocukları ne yaptın?" diye sordum "babaannelerindeler, ben kendimi toparlayıncaya kadar onlar orda kalacaklar" dedi.

O böyle diyince üzüldüm biraz. Hani çocuklar bi şekilde büyür, bi şekilde adam olurlar da, ya büyüyünce tıpkı benim gibi, öz anne babalarından nefret ederlerse ne olacak? Anne babalarını nasıl anlayacaklar? Belki anlarlar, belkide olgunlaşırlar, belki belki belkii. Belkiler tek dayanağımız olmuşya. Sikiyim içini.

Ah bilog niye hayat böyle lan. İstediğimiz şeyler zamanında olmaz, istemediklerimiz ise götümüze koyarcasına yanıbaşımızda biterler. Üstelik ben bu piçin yokluğuna alışmışken ve hatta yokluğu sikimde değilken, şimdi cidden gelirse ve tekrar hayatımı sikip atarsa ne yapcam? Hani tamam üzerinden 7 yıl geçsede, hala osbir çekerken onun, taşşakları küçük o kocaman kıllı yarrağını ilk ağzıma aldığım anı, onunla koklaştığımız, benim zorumla sarıldığımız anları düşünerek boşalsamda, yine de onun hiç bir zaman hayatıma girebileceğini düşünmedim. Çünkü öyle bir ihtimal evrende bir milyon da 1 gibi bir şeydi. Hatta "1 milyonda 1 gibi bir ihtimal" bile aklıma gelmemişti. Ama şimdi adamın yaşı 34 oldu ve hayatı alt üst olmuşken çıkıp geliyorya, hayatında ilk defa, o da gerdek gecesi mecburiyetinden dolayı yarrak görmüş 13 yaşında gelinlik kız gibiyim.

Ne yapcam lan? Ya gerçekten çıkıp gelirse ve geldiğinde ona aşık olursam? ya ona tamda yalnızlıktan kudurduğum şu zamanda delicesine tutulursam ve o bana hiç karşılık vermezse ve ben onun için yine bi saxocu yalnız olursam ne yapcam. Üstelik ben, sevdiğini kaybetmemek için saxoculuğuna bile razı olanlardanım. Belki de sevdiğimi kaybetmekten korktuğum için değil, hayatıma biri girmişken tekrar siktir olup gidince tekrar yalnız kalmaktan korktuğum için saxoculuğunu yapmaya razı oluyorum. Evet evet, işte bundan dolayı korkuyorum. Bi de sanırım birazda sevmekten korkuyorum. Çünkü seven her zaman için yalnızca ben oluyorum. Hani şimdi böyle diyince aklıma geldi de; cidden hiç karşılıklı sevdiğim, aşık olduğum biri olmamışki hayatımda. Hep ben bi beklenti içinde sevmişim, kendimi yoluna serip her istediklerini yapmışım.
Her istedikleri ne derseniz;
Sevgili diye gördüğün herkes sikişmekten başka ne isterki. Zaten ne isterse istesin, seven sensen vermeye dünden hazırsındır. İstedikçe verirsin, verdikçe alışırsın ona ve artık sen onun için bi delikten ibaretleşirsin. Yani sıfırlaşırsın. Sonra bunu farkedince toparlamaya çalışırsın ama hiç bi sikim yapamazsın. Çünkü ikinizde çoktan sikişmeye alışmışsınızdır. Zaten etraf bu kadar sperm kokusuna alışmışken, artık onun sana aşık olması ihtimalleri de ortadan kalkar, o hayatından siktirip gidincede sen sikilmelerinle kala kalırsın.

Zaten şimdiye kadar olanları düşünüyorum da, onun yokluğu zerre umrumda değildi. Hatta açık konuşmak gerekirse daha 3-4 yıl öncesine kadar "hadi geliyorum" dese belki havalara uçardım, belki kendime sevinçten molotof kokteyli sokardım, ama şimdi öyle değil işte. Unuttum adamı, alıştım onsuz yaşamaya. Ama şimdi anasının ammından henüz çıkmış gibi "geliyorum" deyip duruyor. Bende "tamam geleceksen başım gözüm üstüne gel ammına koyim" dedim durdum. O da mecburiyetten "sağol varol" dedi.

Ahh bilog, hayat niye bu kadar kalitesiz lan. Yani istediğimiz şeye zamanında sahip olsak, tadı damağımızdayken bizim olsa ne olur? ha ne olur söyle bana. İlla her şey unutulup yaşanılmaya yeniden başlamışken mi gerçekleşmeli. Hani karısı falanda sikimde değil ve hatta doğrusunu söylemek gerekirse çocukları da sikimde değil, çünkü hayat bi şekilde insanı kocamanlaştırıp herkessiz yaşamaya alıştırıyor. Ama alışmışken şimdi çıkıp gelmesi, hayatımı tekrar sikip atacağı anlamına geliyor. Yoksa beni sevdiğinden falan gelmiyor, sadece gidecek başka bi yeri olmadığından geleceğini söylüyor.

Bide biliyo musun, geçen gün msn'de kamera açtık birbirimize. Lan adamı görünce şaştım kaldım. Hani en son 1-2 yıl önce falan yüzyüze görüşmüştük ama o zaman gözüme bu kadar çirkin görünmemişti. Kamerada böyle uzun uzun bakıp, kendi kendime "ulan ben bunun neresine bitmiştim ki" demeden duramadım. Hani sonra cevabı içimden kendi kendime "siki büyüktü lan belki o yüzden unutamamıştın, belki o yüzden sevmiştin" desemde, durum sadece sikiyle alakalı değil. Çünkü siki büyükse hala büyüktür ona bir şey demiyorum, ama artık eskisi gibi öyle ölüp biteceğim bi tip gibi durmuyor. Ve hatta öyle bi tipse dahi eskisi gibi ulan birlikte olalım gibi bir his yeşermedi içimde. Sadece sıradan herhangi biri gibi durdu gözümde. Oysa ben onu görünce heyecanlanırım falan sanıyordum. Ama ııh hiç bi sikim olmadı.

Bilmiyorum bilog. İşte öyle kafam karışık. Piç yıllarca hiç sikleme beni, şimdiyse başın sıkışıncada ben geliyorum deyip çık gel hayatımı sikmeye kalkış. Olmazki ama, gelse ben dayanamam yine yılışırım ona diye korkuyorum. Hemde çok korkuyorum. Öte yandan "gelme" de diyemem, sonuçta adam beni gidebileceği tek kişi olarak görüyor ve bende "yok" dersem işte asıl yıkım o zaman olurki, insan yıkılınca en adisine bile, kurtarıcısı ve hatta nerdeyse allah gözüyle bakmaya başlıyor. Adamı yıkamam. Öff bilog kafam oldu bi milyon. Adam bayramdan sonra gelecem diyor, bakalım gelince ne bok yiycem.

14 Ağustos 2011

Hoşlandığım kişilerle sevgili olmak konusunda problemlerim var, ama arkadaş olmak konusunda üstüme tanımıyorum

Dün akşama kadar boş boş dolanıp durdum etrafta. bildiğin at siki gibiydim. Canım sıkkın ve kalkmışken bi yere girip boşalıyım havasında. Öyle böyle derken istikalal'i dolandım. Sonrada telefonu çıkarıp Piç Kurusu'nu aradım. Hani benim şu geçen yılki piç vardıya işte o. Onunla geçen yıldan bu yana bi daha görüşmemiştik. Geçen ay nette ibne sitelerinde dolanırken tekrar karşılaşınca yeni msn'den ekleşip, arada bazen konuşmaya başlamıştık. Sonra işte bi ara görüşelim derken de telefonlarımızı vermiştik birbirimize. Bende hazır boştayken arayıp "buluşalım" dedim, kabul etti.

Okulu bitirmiş ve büyük bi otelde staj yapmaya başlamış. Onunda iş çıkış saati olduğundan dolayı Asmalı Mescid'de buluşalım dedik ve orda buluştuk. Gittiğimde bütün sokak onunmuş gibi masada oturduğunu ve gözlerinin içinin hala eskisi gibi parladığını, ama o eski belirsiz surat ifadesininde yerinde olduğunu gördüm. Ayağa kalktı ve birbirimize sarıldık. Hani msn falan filan gibi sikimsonik şeyler neyse de, böyle yüz yüze konuşmak, karşılaşmak bi başka yahu. Bi kere teninin sıcaklığını hissediyorsun. Tutup kalbinin en üst köşesinde bi yere koymak istiyorsun. Öpüştük koklaştık ve sonra yerime otururken dayanamadım bi daha sarıldım. Gülüştük. Bana "manyak" dedi. :))


Son sarılışımda boynundaki uzun dikişleri gördüm. İçimde kocaman bi çığlık, ama sadece onun duyabileceği bir ses tonuyla "ne oldu lan?" derken o da anlattı. Sevgililerinden biri façasını çizmiş. Neyseki ucuz yırtmış ve bi kaç ünite kanla kurtulmuş. sonra durup başka şeylerden, hayatlarımızdan konuştuk. Benimkinde bi değişiklik yoktu. Onunkinde ise okul bitmiş, iş hayatına atılmıştı. Kafası yine bi milyon ve hala topluma adapte sorunları yaşıyor. İnsanların iki yüzlülüğünü, yapay hareketlerini gördükçe kuduruyor ve o yapaylıkta yaşayanları gidip oracıkta sikesi geliyor. "Boş ver, siktir et onları biz kendimize bakalım. Hem seni özlemişim lan, hemde çok özlemişim" deyip yanağını öptüm bi daha.

Sonra işte sağdan soldan konuştuk, mekana gelip gidenlerden hangisinin yakışıklı olup olmadığını, kimin çirkin olduğunu ve masalarda yalnız oturanların hallerine baktık. Bu arada bize içecekler geldi gitti, karides falan geldi (bu arada ben hayatımda ilk defa karides yedim ve hiç beğenmedim. ama parayı piç kurusu ödediği için bol bol yemekten geri kalmadım) öyle böyle derken aradan 1-2 saat geçti. Sonra kalkıp istiklal'e çıktık. Taksim meydanına kadar bi kaç mağazaya girip çıktık, bitli pireli eşya ve giysilerin satıldığı retro'ya uğradık ve sonra meydana yakın bir ibne kafesine götürdüm onu. Oturup laflarken laf dönüp dolaşıp sevgililerimize geldi. Ardından sikimsonik aşk hikayeleri, sikimsonik ailevi meseleler derken ve en sonunda da ortak sevgililer ortaya çıktı. Onun eski aşkı benim tek geceliğim, onun eşşek sudan gelinceye kadar dövdüğü benim ise ölüp bittiğim çıktı. Hayat ne garip bi şey lan. Milyonlarca nufusa sahip şu boktan şehirde ortak sevgililerimiz, ortak aşık olduklarımız falan çıkıyor. Sonra işte bir şeyler içip o kafeden de çıktık. Asmalı mesciddeki hesabı onun ödemesinden dolayı bu sefer hesabı ben ödedim ve ödeştik dedim, güldü "olmaz olmaz" dedi. ama direttim "bu sefer böyle olsun, hem başka zaman yine sen ısmarlasın" diyerek ikna ettim.


Taksim meydanına kadar biraz samimi biraz soğuk, biraz dengesiz, biraz arkadaş gibi birbirimize yılışarak vardık. Gideceği otobüs durağına bıraktım ve o otobüse binerken çok samimi bi şekilde öpüştük. Otobüsün içinde bi çiftin bize bakıp güldüğünü farkettim ama hiç siklemedim. Sonra o gidip otobüse bindi ve görebileceğim bi koltuğa oturunca da otobüs gidinceye kadar öyle orda durup ona baktım. Ben ona baktım, o da bana el kol hareketi yapıp "tamam git" falan diyordu. Ama gitmedim. Bekledim öylesine. Sırf otobüsteki çift bize öyle bakıp gülmüştü diye bekliyordum. Sonra o çift iyice bana dikkat kesilip neden gitmediğime kafalarının takıldığına emin olunca, ona öpücük yolladım ve o çift hemen ciddileşip başka yönlere döndüler. Zaten böyle tiplere gıcık oluyorum. Sikerim lan ızdırabınızı, amcıklar, bize bakarak kendi aranızda iki kakara kikiri yaptınız diye siktirip gideceğimimi sandınız.

Öyle böyle derken otobüs on dakika falan oyalandı. Bende bu süre zarfında kıpırdamadım ve sürekli öpücük attım. En son o çift iyice ciddileşip, surat ifadelerinden "pardon abii" ibaresini okuyunca, Piç Kurusu'na el sallayıp gittim. Ben otobüs durağından inerken otobüs de yola çıktı ve yanımdan geçerken o çifte bi daha baktım. Onlar ise altlarına etmişler gibi tırsak bi vaziyette önlerine dönüp bana bakmadıklarını, benimle ilgilenmediklerini belli etmeye çalışıyorlardı. Ama yok sikerim öyle tripleri. Siktirin ordan, orospununçocukları.

12 Ağustos 2011

Mutsuz şehrin, gösterişe meraklı insanları

Denemelik hikayelerden biri daha.

..Dışarda kocaman bi curcuna vardı, ama buna rağmen az ilerisinde bulunan küçük çocuğun akan burnunu içine çekerkenki fırk sesi rahalıkla duyuluyordu. Gözlerini kısıp, mutsuz şehrin gösterişe meraklı insanları tarafından yılbaşında süslenip püslendirilecek olan az ilerdeki çam ağaçlarına baktı. İçinden kocaman harflerle kurduğu SİKTİR düşüncesi geçti ve dudağına yerleşen gülümsemeyi boşverip yoluna devam etti. Az ilerde bir dilenci oturmuş gelen geçenden "o güzel gülümsemen solmasın" lafını söyleyerek para koparmaya çalışıyordu. Dudağında hala beklemekte olan gülümsemeyi silmemişti ve dilencinin bu gülümsemeyi görüp aynı duayı ona yapmasını istediğini kendi kendine düşünüp ona doğru yürümeye başladı. Tam yanına geldiğinde dilenci artık susmuştu ve gelip geçenleri takmıyordu bile. Oysa adam az önce çam ağaçlarını süsledikten sonra yapay bi mutlulukla geçirilecek yılbaşı insanlarını düşünürken dudağına yerleşmişti bu gülümseme.

Adam, dilencinin farklı bir yöne dönmesinden sonra kırmızı yanan trafik ışıklarına aldırmadan araç kornaları eşliğinde caddenin öteki tarafında geçti. Pencereden kafasını uzatıp analı kızlı küfür eden şöförler umrunda değildi ve bu küfürler gülümsemesini biraz daha büyüttü. Çünkü hayatında duyduğu en samimi, en içten ses tonlarıydı bunlar.

Karşıdaki cafeyi gözüne kestip oraya doğru yürüdü. Boğazında toplanmış olan tükürüğü, hafif sol tarafına doğru dönüp hızını kesmeden yere türkürdü ve kafeye girdi.

Kafenin sahibi her sabah olduğu gibi bu sabahta kasaya geçmeden önce masaları ve yerleri silmişti. Adam kafeye girdiğinde yerler henüz silinmişti ve daha ilk adımını atar atmaz parkenin ıslaklığından dolayı ayağı kayıp düştü. Düşerken kafasını, kapının hemen yanındaki reyonun sivri ucuna vurdu ve yere tamamen kapaklanınca da bileğini kırdı. Ama bileğinin acısını hissetmiyordu bile. Çünkü  adam kafasını, reyonun sivri ucuna vurduğu anda ölmüştü. Kafe sahibi o sabah uyarı levhasını bırakmayı unutmuştu. Ama levhayı bıraksa bile bu adamın kaderini değiştirmeyecekti. Çünkü değişmesi gereken şey adamın düşünceleriydi, adam "mutsuz şehrin gösterişe meraklı insanları"nın arasında yaşamak istememişti. Bundan sonraki yılbaşı kutlamaları, içten bi yapaylıktaki mutlulukla o adamsız geçecekti.

10 Ağustos 2011

Her terkediliş insanı biraz daha yaşlandırır, çünkü her terkediliş bi yıkımdır


ben,
her terkediliş sonrası, sokak çocuklarının kış boyunca içine girdikleri mahallenin dışındaki o pis bina olurum.
üşüdükçe kapısını penceresini söküp yakacakları o harabe bina .
kışın üşüsemde, ilk baharda toprak kokusuyla dolar içim,
tüm yaz ise odalarım havalanır, orda olmayan perdelerim her esen rüzgarda özgürce içime doğru sallanıp dururlar..

her terkediliş sonrası bombalanmış bi sığınak gibi olurum.
bombalardan önce, anılarıma acınılmadan kurşun yağmuruna tutulurum.
duvarlarımda, çok önceden yaşanılan aşkların sessizliği çığlık çığlığa gözlerime bakar,
ve sonrası malum işte.
terkedildikten sonra vucudumda onlarca kurşun deliği açılmış olur.
Her kurşun en çok zararı vermek için sıkılmıştır
her kurşun en çok can yakan olmak için yarışır,
her kurşun hedefine ulaşır, delik deşik ederler beni, hepsi de “en çok canımı yakan” olmayı başarırlar.
ve sonra hala düşmemiş olduğum için bombalanırım.
içim darmadağın olsada, tek sağlam kalan yerim içeriye açılan büyükçe kapım olur.

8 Ağustos 2011

Her yazıya bi başlık, her kadına bi koca, bana da sen lazımsın :Pp

Dün can sıkıntısından kendimi sikecek gibiydim. O yüzden evden kendimi atarcasına çıkım. İstiklal'in iki adım uzaklıkta olmasının verdiği mecburiyetle koşturuverdim o tarafa. Sonra bi kaç tur atıp D&R'a girdim. Kitaplar arasında dolanırken Hakan Günday'ın AZ romanıyla karşılaştım ve "nasıl bi kitap acaba" diye önce kitabın arka kapağını okudum. Güzel bir kaç cümle vardı, hatta okuduktan sonra o cümleleri bloga yazmalı ve sürekli açıp okumalıyım dedim kendi kendime. Ama şimdi unuttum. Zaten bir şeyi akılda tutacak kadar zekam olsaydı şimdi kimbilir nerelerdeydim.

Neyse işte arka kapaktaki güzel cümlelerden dolayı kitabı okumaya karar verdim ve bu yüzden kitabı alıp arka rafların arasında bulunan sandalyemsi şeye oturdum. Sandalyemsi diyorum çünkü neye benzediği veya ne olduğu hakkında en ufak bi bilgim yok. Gerçi istiklal D&R yeni yerine taşındığından bu yana pek giresim de gelmiyor, ama işte çok sıkılınca insan giriyor. Neyse işte oturdum ve kitabı ilk sayfadan okumaya başladım. Güzel başlayan kitabı, sayfalarda ilerledikçe elimden bırakamayacağımı anladım. Önce alıyım lan deyip arkasını bi çevirdimki kafam kadar büyük harflerle fiyatını 19 tl yazmışlar. Hemen geri çevirip okumakta olduğum sayfalara döndüm. Lan 19 teleyle ben 2 hafta geçiniyorum. Hani tamam emeğe saygı, artı rep verelim ama yani saygı ve rep beleş olduğu için veriyoruz. 19 tele saygı gibi bir şey değilki, direkt maddi şeyler oluyor ve insan bu yüzden gerisin geri kaçıyor. Gerçi o kadar para da cebimde vardı ama yani bu aralar kitaba ayıracak param yok.
Zaten evde doğru dürüst bi eşyam yok, bide gidip kitap alcam pehhh. Hem kitap almak karın doyurmuyo be Hakan abi. O yüzden kusura bakma.

Ama yazdıkların güzeldi. Böyle bağlandım kaldım ve bu yüzden; madem para basıp satın alarak saygı duyamıyorum, bari kitabı beleşe okuyarak, en azından yazmış olmasına saygı göstereyim deyip kitaba gömüldüm. Mübarek kitabın 50inci sayfalarına gelmiştimki mağaza çalışanları çok sık yanıma gelip gitmeye başladılar. Bende yer değiştirip başka bi köşede tekrar okumaya başladım. Sonra 78inci sayfaya gelince "artık ayıp oldu kalkıp gideyim" dedim ve kitabı aldığım yere bırakıp, istiklal'in taşşak kokusunu içime çeke çeke yürümeye başladım. Kendini dünya güzeli sana travestiler, sırf bu akşamlık götünü siktirmek için elini kolunu olabildiğinden fazla sallayan erkek ve kadın arasında gidip gelenler, onları süzen sikko beyinli mallar, onlara gülen doğuştan kaltak ruhlu insanlar, caddede zengin erkek bulurum deyip evde eline geçen her takıyı orasına burasına serpiştirenlerle beraber, aşağı doğru yürümeye devam ettim.

Yeni açılan Demirören alışveriş merkezinin önünde oturan milletin arasına katılıp bi köşeye oturdum. Gelip geçenleri biraz süzdüm ve bu sırada yanımdaki sıra tamamen boşaldı. Onlardan sonra bi süre öyle tek başıma olunca ayaklarımı uzatıp iyice serildim ve bi on dakka falan kalabalığı siklemeden rahatıma baktım. Sonra bi ara tam toparlandım, içerdeki mağaza çalışanlarından iki kız gelip yan tarafıma oturdular. Kızlardan biri sigarasını çıkarıp yaktı. Diğer kız istemedi. Arkadaşı istemeyince, biraz durdum ve içimden "acaba istesem verir mi?" diye düşünürken bi baktım "fazla sigaran var mı?" demişim bile. Kız hiç umursamadan elini göğüs cebine atıp bi paket winston çıkarıp içinden bi tane uzattı. Ben sigarayı alırken, o çakmağı uzattı bu arada. Sonra sigarayı yakıp çakmağı uzattım ve "sağol" dedim.

Kızın ağız alışkanlığından söylendiği fazlasıyla belli "sağollara" karının tok olduğunu, oralı olmadığı her halinden belli aynı tarzda söylediği dudak üstünden "önemli değil"le cevaplayınca anladım ve o anda diğer kız arkadaşına dönüp konuşmaya devam ettiler. Ne konuştuklarına dikkat etmedim ve açıkçası hiç sikimde de değildi. Sonra sigara bitmesine yakın kızların yanından kalkıp caddede yürümeye başladım. Bir iki dakika sonra sigara bittiğinde geri dönüp demirören'e girdim. Üstkatta bulunan Virgin'e girip yine hakan günday'ın AZ romanını aradım ve bulunca alıp ordaki taburemsi şeylerden birine oturdum.

Gelip giden elemanlar, yüksek sesle konuşan gösteriş meraklısı kitap alıcıları, her halinden "sonradan görme" olduğu belli kokoşlar, kocasını "sana bi ömür vermem gider kendimi atlara siktiririm" tehdidiyle virgin'e zorla soktukları belli olan alımlı karılar, ingilizce konuşuyormuş gibi garip bi aksanlı türkçe ile mağaza çalışanlarıyla konuşmaya çalışan zengin müsveddeleri, giydiği her şeyin markası karşısındakinin gözlerini kör eden garip yaratıklar, "seni paramla satın alırım" diye bağırırcasına raf aralarında kirli elleriyle, temiz kitaplara dokunan gerizekalılar, bir kaç yabancı ülke gördüğü her halinden belli medeniyet gördüğünü sanan ileri zekalılar ve benim gibi bi boka yaramayan sikindirik daha bir çok canlı mağazada, rafların arasında sik arıyormuşcasına kitapları kirleterek dolanıp duruyorlardı..

Ben kitabı okumaya bir kaç sayfadır başlamıştımki, kocasının eline kitap sepeti tutuşturup, yanına mağaza elemanlarında birini almış tüm rafların önünde durup car car öten bi kadının sesiyle irkildim. Kadın "bu kitap bi işe yaramaz, çok boş kitap" deyip duruyordu. Böyle ısrarlı konuşmasına ve aynı kelimeleri defalarca tekrarlamasına şaşırıp kitabın hangisi olduğunu merak edip başımı AZ'dan kaldırıp; kadına, elinde sepet olan kocasına ve mağaza görevlisine bakıp ayağa kalktım. O anda kadın biraz geri çekilip "ayy ben şimdi böyle dedim birde siz yazarı çıkıyormuşsunuz" deyip "ahahahahah" adlı şuh bir kahkaha patlattı. O kahkahasını patlatırken bende kitabı almış adını okumaya çalışıyordum. Garip isimli, süslü püslü bir kitaptı. Zaten oldum olası böyle süslü püslü kitapları sevmediğimden olsa gerek, adı da şu an aklıma bi türlü gelmiyor. Sonra "yok yok yazarı değilim" deyip kitabı evirip çevirip yerine bırakıp, döndüm yerime oturdum.

Bi yandan da içimden "kadın acaba benle dalga mı geçti, yoksa tipimden yazar olduğum gibi bi bok mu var" diye düşünmekten kendimi alamadım. Tabii ben bunları düşünüp, kitabı yerine bırakırken kadın bir şeyler daha dedi ama anlamadım ve bu yüzden kadına herhangi bir cevap vermek yerine, mal mal suratına bakınmakla yetindim. Benim sessiz kalmamla birlikte mağaza elemanı o sırada devreye girip kitap hakkında bir şeyler geveledi, kocası da sanırım o arada yerin dibine girip girip çıkıyordu, çünkü pek gözüme görünmedi.

Sonra ben muhabbetin uzayacağını görünce kitaba döndüm ve okumaya devam ettim. Bu arada onlar yanımdan geçerken sepetlerine baktım AZ onlarında sepetinde vardı. Kendi kendime "vay vay vay pis şıfrıntı" deyip tekrar kitaba döndüm. Bi saat sonra falan anca başımı kaldırdığımda 163üncü sayfaya gelmiştim. Sonra çok takıldığımı düşünüp kitabı rafa bırakıp çıktım. Madem kitaba verecek para bulamıyorum, bari kitap okumaya ayıracak zaman bulayım. Zaten her gün 70-80 sayfa okursam bi aya kadar 2500 sayfa kitap okumuş olurumki bu da, benim seviyemde biri için boğazı yüzerek geçtikten sonra, kutlama babında ilk girdiği tuvalette osbir çeken deniz baykal kafası demek olurki, bence bu iyi bir şey. Neyse işte 70-80 sayfa kitap okuyunca biraz sakinleşmiştim ve İstiklal'e çıktığımda kendimi; sakin sakin yürürken ve hatta yetmezmiş gibi bide insanlara yol verirken buldum. Oysa benki istiklal'de yürürken insanlara çarpa çarpa ilerleyerek "yalnızlığımı yok etmeye çalışarak yürümeyi" seven biriyim.

6 Ağustos 2011

Sikimde olan her şeye dair bir şey: Yalnızlığım...

Bu aralar "hayatım boyunca çok mu kafasının dikine yaşayan biriyim" yoksa "çok mu sikinin keyfine göre yaşayan biriyim" onu düşünüyorum. Çünkü,  ne canım sıkıldığında "hey naber götoş, ne yapıyosun? bugün buluşup akşama kadar salak salak konuşalım mı?" diyebileceğim bir arkadaşım var, ne de bunun dışında başka bir şeyim. Aslında olmuyor da, olamıyor da. Hani bunu farkettimya, kendimi çok güçsüz hissettim lan. Böyle tarifsiz bi sıkıntı bastı içimi, tarifsiz bir acı.

Ulan bahçede yetişen fasulyenin bile ayakta durması için yanında kupkuru bile olsa bi sırık oluyor, ama ben yapayalnız yaşıyorum. Oysa arkadaşlarım var, dostlarım var sanıyordum, meğer aslında hiç bi sikim yokmuş sandığımdan daha yalnızmışım. Yaş aldıkça da bunu daha iyi anlıyorum.

Şimdi bunları farkettimya, aklıma işte şunlar da gelmiyor değil;
Belki de hep yalnızlığımı görmezlikten gelmeye çalıştığım için bu kadar fazla kişiyle tanışıp, sonrasında yalnızlığımı ucuz sex anılarıyla alt etmeye çalışıyorum. Sex yapınca da bilinçaltıma "heyy bak ben yalnız değilim, altımda biri var ve nasıl da inliyor, hey bak ben yalnız değilim, üstümde biri var beni nasıl da inletiyor" mesajları gönderiyorum. Bilinçaltımda eşşek değilya, o an mesajı alıyor ve her yerini tercihli bi sus pus kaplıyor. Zaten bu yeni tanışmalardaki bir kaç günlük süren ilişkilerim bile yok denecek kadardır. Çünkü kendimi siktirmekten vazgeçtiğim anda ilişkilerim de otomatikman bitiveriyor...

Aslında ne zamandır bunun farkında gibiydim. Çünkü ortada hiç bir şey yokken böyle ani gelen durgunluklar vardı üstümde. Son bir haftadır da ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Sonra bu sabah otobüste göz göze geldiğim adamın birine dalıp dalıp gittim. O bana baktı, ben ona baktım derken, adamın ineceği durağa geldik ve o inip gitti. Sonraki durakta başka biri bindi ve yanıma gelince de bu sefer onla bakışmaya başladık. Ona sebepsizce yaklaşmak istediğimde anladımki aslında canım ne sikişmek istiyor ne de ona dokunmak. Canım sadece birine yakın olmak istiyor.

Çünkü hayatımın büyük bi bölümünü kaplayan yalnızlığı alt etmeye çalışırken, farkında olmama rağmen bilinçaltıma itip "bunu hiçbir şekilde kendime itiraf etmemeliyim" seçeneğini seçmişim ve durum böyle olunca, her adımda ayaküstü sikimsonik bi flörtleşme yaşayarak kendime "aslında yalnız biri olmadığım" sinyalleri göndermeye çalışıyorum.

Şimdi yukardaki cümleleri yazarken de başka bir şeyin farkına vardımki, aslında bu gibi durumlarda karşımdaki kişi benimle ilgilenmeyince; sırf benimle ilgilensin diye, sırf ilgi alanına girmek için sadece onun farkına varabileceği feminen hareketler sergilemeye başlıyorum. Çünkü hayatımı kaplayan ama benim görmezlikten geldiğim yalnızlığı alt etmek isterken, sağda solda karşılaştığım ve anlamsızda olsa bana küçük bi bakış atan herkesin ilgi alanına girip orda kalmaya çalışıyorum. Belkide bu sadece yalnızlıktan değil, ilgiye aç olmamdan da kaynaklanıyor olabilir.

Evet aslında yalnızlıkla karışık ilgiye açım, hemde çok aç. Oysa yalnızlığı alt ettiğimi sanıyordum.
Demek olmuyor, yalnızlık duygusunu hiç bir zaman alt edemiyorsun. İşte şu sıralar olduğu gibi dönem dönem ortaya çıkıp beni en alta çekip, yerle bir ediyor. Sonra bende bi sikim olmadığımı, aslında kocaman bi sıfır olduğumu yeniden farkediyorum. Kendi kendime doğrusunu söylemek gerekirse;
Aslında hiç bi zamanda bi sikim olmadım ve olamayacağım. Değersiz, gerizekalı ve yaşı 30una az kalmış olmasına rağmen elinde sex yapacak birilerinden başka, yakınında hiç kimse olmayan sıradanın altında daha yalnız biriyim. Ama bu duruma alışmış olmama rağmen, işte arada bir bazen böyle tsunami dalgası gibi acımasızca vurup geçiyor. Geride ise, görünmeyen yaralarla dolu bi halde kendini toparlamaya çalışan ben kalıyorum.

3 Ağustos 2011

Sevdiklerimiz de olmasa kim canımızı sıkacak, değer verdiklerimiz olmasa kim bize siktir çekecek ki?

Blogu okumaya başlayan herkes genelde çok kızgın biri olduğum izlenimine kapılıyor. Bunu ben söylemiyorum, gelenler söylüyor.
Hayır aslında kızgın biri değilim, hemde hiç değilim. Sadece dışarda, yani boktan sosyal hayatımda birine bozulduğum zaman, o an onun beni kırdığı gibi onu kırmak istemediğimden dolayı sessiz kalıyorum ve ona karşı hiç bi şekilde en sıradan bi tepki bile vermenin gereksizliğine inanıp, kenarda duran bi sandalye gibi, hatta yıllardır aynı duvara asılı eski toz tutmuş sikindirik bi tablo gibi öylece durup, ona söyleyeceklerimi gelip burda yazıyorum.

Çünkü konuşarak anlaşılmanın bi boka yaramadığını fazlasıyla deneyimleyerek öğrendim.
Çünkü kırgınlık anında en mantıklı cümlelerle bile açıklama yapsan olmuyor.
Çünkü yaradılış tabiatı gereği vucudumuz kırılgan olmasa da, ruhumuz ipince ve çarçabuk kırılıp dökülüyor. Hele bide önceki yaşadıklarımız yüzünden, içten içe iyice dolduğun göz önüne alınınca, o anlarda konuşmak demek üzerinde durduğun iskemlenin ayağına kendin vurmak demek oluyor. Bense sessiz ölümleri daha çok severim. Çünkü kimseyi rahatsız etmezsin. Ne halt yiyeceksen yersin. Tıpkı tek başına intihar etmek gibi. Aslında intiharlardan en güzeli de ayağına ağır bir şey bağlayıp kimsenin olmadığı bi yerde, önce ağzını, sonra ellerini bi güzel bantladıktan sonra kendini sessizce denize atmaktır. Kimsenin senden haberi olmaz, sadece kaçıp gittiğini düşünürler. Akşam yedikleri balığın karnında senin bi parçan olduğu akıllarından bile geçmez. Öyle işte, sessiz ol ve ne karşındakileri ne de kendini fazla üzdürme.

Bu gibi anlarda, insanlar içlerindeki derinlikte sakladıkları gerçek benlikleriyle hareket ederler. Yani sizi kırmak istedikleri için kırarlar, sizi sevmedikleri için sevmiyorum derler ve aslında size hiç değer vermemiş oldukları için bom boş bi şekilde gözlerinizin ta en içine bakarlar.
Ben de bu gibi anlarda eğer karşımdaki kişi için bi hiç olduğumu anlarsam ve o kişinin beni hayatından çıkaracak cesareti yoksa eğer, kendim onu hayatımdan çıkarırım.

Hayatımdan çıkarmanın yolu olarak da, özellilkle o kızgınlık anlarında onlara böyle davranmayı doğru buluyorum. Çünkü öteki türlü karşılık verince daha kötü oluyorsun. Hele bide bu kişi bir zamanlar en sevdiğinken ve sen karşılık veriyorsan canını daha çok yakıyor. Sana bi bir su bardağı gibi davranıyor ve su bardakları ilk kızgınlıkta duvara atıldığında kırılıp kırılmadığı en önemsiz eşyalardandır. Sonrasında birde etrafı kirlettikleri için söylenilme sebepleri olur. Sanki kıran kendisi değilmiş gibi. Onun için en güzeli, sana doğru gelen titaniğin çarptığı buz dağı gibi öylece kalmaktır. Hareketsiz tepkisiz ve yapacak bir şey olmadığını kabullenerek.

Durum böyle olunca, bende sessizliğimi gelip burda bozuyorum. Çünkü her şeyi konuşarak çözebileceğini düşünmenin gereksizliğine inanalı yıllar oldu. Zaten insanları kırmak dökmek yerine burda yazmak daha güzel. En azından şu amına koduğum 3 günlük dünyasında bi kaç kişinin canını daha az yakmış oluyorsun ve bi kaç kişi daha az senin canını yakmış oluyor. Durum böyleyken böyle yani. Yoksa harala gürele sağa sola saldıran bir değilim. Daha açık konuşmak ve hatta daha açık yazmak gerekirse, belki de sadece insanların yüzüne karşı onların değersiz ve birer orospuçocuğu olduklarını söyleme cesaretim olmadığı için gelip burda yazıp rahatlıyorum.

Örneğin hani geçenlerde hakkında yazmıştımya şu dingiliz maykıl, hah işte o. Mesela onun yüzüne açık açık da söyledim ama adam dinlemiyor. Aklı fikri sikişmekte. Tamam bende sikişmeyi seviyorum ama yani sikiş meselesininde kökeni ten uyumundan geliyor. İnsan ten uyumunu, o gözlerine baktığı anki içten gelen samimiyeti, sesindeki sıcaklığı hissedemiyorsa ne diye yatağa girsinki. Sadece yarrak hastası olsam gider akşama kadar götümü siktirir dururum. Ama amacım sadece sikişmek değil.

Çünkü bende, bu kadar sekişme sebebinin daha önceden içimde bir şeyler eksik kaldığı için, içimde bi yerlerde eksik parçalar olduğuna inandığım için süreklileştiğini düşünüyorum. İşte o parçaları toplayıp puzzle gibi birleştirdikten sonra yatağa girmeyi daha doğru buluyorum. Eğer karşımdaki kişi beni tamamlayan değilse, götüme giren yarrak sadece bir deliği kapatmaktan başka ne anlama geliyorki?

Bazen karşımdaki kişide o parçaları anında görüyorum ve tamamlamak için yatağa girmem gerekiyor, bazende dünya güzeli olsa bir şeylerin hala eksik olduğunun farkında olduğum, ama ne olduğunu bulamadığım için aylarca, yıllarca yatağa girmediğim oluyor. Karşılaştıkça da sadece selamlaşıp geçiyorum. Ama sonuç olarak paramparça olmuş şu beş para etmez ruhun, etrafa dağılmış parçalarını birleştirdikten sonra bi boklar yiyebiliyorum.

Dingiliz maykıl'da da işte olay buydu. Beni tamalayabileceğine inandığım bi parçası yoktu ve eğer varsaydı bile tamamlamama fırsat vermedi. Eğer onunla yatağa girseydim kendimi şu an gördüğümden daha değersiz görmeme neden olacaktı. Bende yol verdim. Yol verdiğim günden sonra bi kaç defa mesaj attı, aradı falan filan. Ama ııh insan giderken kendi kapısını, kendi üzerine dışardan kitleyip gidiyor. Ve kitledikten sonra, eğer anahtarı içeri atıyorsa, döndüğünde kapıyı açacak hiç bir şey bulamıyor. Zaten böyle bi durumda çilingir çağırsan ne fayda, kapının arkasına duvar örülmüş oluyor. Yolu açık olsun.

Bide şu taksim finükülerde tanıştığımız hulk vardı. Ondan da hiç ses seda yok. Haftada 3-4 defa telefonunu tuşluyorum ama ıııh tık yok. Ses kaydı her defasında aynı şeyi tekrarlıyor:
Aradığınız "kişiliğe" şu an ulaşılamıyor. Lütfen sinyal sesinden sonra mesaj bırakınız..

Tabii bunda da anlayışlı olmak lazım. Sonuçta adamla teeee "3 ay sonra görüşeceğiz" diye sözleşip ayrıldık. Ama yine de bir şeyler eksik gibi. Mesela gitmeden önceki gün içinde farklı saatlerde bi kaç defa aradım cevap vermedi, hatta mesaj attım, ama o sıradan bi "selam" olsun babında bile dönmedi. Eee tabi, gidiyordu, yoğundur, işi var diye düşündüm kafadan siktir ettim takmadım. Ama yani yine de insan bilmek istiyor. Ne hissedildiğinden haberi olsun istiyor. Yoksa canım sikişmek istediğinden değil, sadece canım yalnızlıktan yanıyor ve bunu en azından benden hoşlandığını söyleyen ve hatta benimde ondan hoşlandığım birinin sesini duyarak, yanan canıma bi tas su dökmek istiyorum. Ama olmuyor.

Böyle anlar "düşündüğün tüm güzel şeylerin, tam tersi istikamette ilerlemesi ve bu yetmezmiş gibi senin sıkışık trafikte arabanda oturup onları izlemen" duygusu gibi bir şey oluyor.
Sonra bunları deneyimleyerek öğrendiğin için her şeyi zamana bırakmayı öğrenmiş oluyorsun ve çok ilerde  bi bakıyorsunki zaman akıp giderken sen çook geride kalmışsın. Yetişmeye çalışırkende yanlış insanların altında inim inim inliyorsun. Ama nafile, bunu bi tek sen biliyorsun ve kimseye çaktırmamak zorundasın. İşte bu yüzden gelip buraya durmadan yazıyorsun, yazıyorsun ve durum böyle olunca hep yazacaksın..

2 Ağustos 2011

Kendimden kısa kısa haberler (1)

Sarılıp ağladığım yastık o kadar kirliki artık ayaklarımın altına bırakmaya başladım.
Örttüğüm battaniye aylardır yıkanmadığı için artık yer yatağı haline geldi.
Ve emektar çaydanlığım rengini unuttu. Çay bardaklarım da geçen ay bitti. En son kendi kendime kızdığım bi anda karşımda dik dik duruyordu dayanamadım "ne bakıyorsun öyle yıkıl karşımdan" dememe rağmen kıpırdamayınca alıp vurdum duvara. Neyseki çin malı 1 tl'lik nescafe fincanım var.

Balkona yuva yapan güvercinlerin yumurtasının tadını çok merak ediyorum. Ama doyurucu olarak görmediğim için dokunmuyorum. Yoksa beni doyuracağını bilsem çoktan menemen falan yapmış olurdum.

Banyoda şampuanı en çok osbir çekmek için kullanıyorum ve bu sayede taşşak kıllarım çok güçlü oldu. Apış aramdaki kılların hayatı kurtuldu, o bölgede kırılma dökülme falan tarihe karıştı.
Şampuanı osbirde kullanırken arada götümü de onunla yıkıyorum ve bu sayede götümdeki kıllarda bayaa sertleşip güçlendiler. Hatta göt kılı olmaktan çıkıp resmen çalı süpürgesine benzediler. O kadar sertleştilerki sıçtıktan sonra kıçımı yıkarken elimi bile ağrıtıyorlar.

Sol elimle yazı yazmaya merak saldım bu ara. Neden yaptığım hakkında bi fikrim yok, sadece sol elle yazmak çok zor onu öğrendim.
Altkata yeni bi zilli taşındı. Eve giren çıkan yakışıklıların haddi hesabı yok. Bu yüzden onunla arkadaş olmaya karar verdim.

Giriş katındaki bakkal kürt olduğu için geçen gün karşı apartmanın ağır ablasından "zaten siz pis kürtler geldiğiniz gibi marketi alıp mahalleyi ele geçirdiniz" diye fırça yedi. Salak karı bi kaç gün rejim yapıp kilo verse onu da siken çıkacak ama o kadar kiloluki, ammını görmek için o göbeği kenara itmek imkansız. Onu siken olmayınca bakkala sardı. Amma bakkal evli ve evi ağır ablanın bi üst katında.

Bi üst sokakta bi travesti yaşıyor ve sadece geceleri dışarı çıkıyor. Ramazan ayında travestilerin çoğu sikişmiyorlar ve sanırım o da sikişmeyen travestilerden biri. Şimdi sikişmeyeceğini de düşünürsek sanırım ramazan ayı boyunca geceleri de dahil, hiç dışarı çıkmayacak ve 1 ay sonra kafayı yemiş olacak. Onu ve onun gibi insanları duvarlar arasına hapseden toplumun topunu sikiyim.

Geçen hafif tombiş, tatlı mı tatlı biriyle tanışmıştım. Onunla arada görüşüyoruz. Ama daha aramızda bir şey olmadı. Çünkü kararsızım. Acaba sadece arkadaş mı olayım, yoksa onun dediği gibi sexe dayalı bir arkadaşlığımız mı olsun? Onunla yalnız kalmamak için kalabalık yerlerde buluşuyorum. Çünkü yalnız kalırsak kesin bi boklar çeviririz.

Zaman dediğin şey fatura ödeme günü gelince cebinde beş kuruş para olmamasıdır be gülüm. O an dünya duruyor. Neden çalışıyorum soruları tangur tungur kafama vurmaya başlıyor.

Laptopum eski siyah beyaz televizyonlara özendi. Ekranı gidip gidip geliyor, karıncalanmalar bitmiyor ve mouse yarım saat sonra anca tık diyor. Ama bir iki nazik denemeden sonra iyice sinirlenip laptopun ekranına bi tane çakınca, hayat normale dönüyor.

Geçen sabah işe giderken otobüste çocuğun biriyle tanıştım. Bana oracıkta hayat hikayesini anlattı. Az kalsın ağlayacaktım. Ama sonra sohbetin gidişatı esnasında konu sikişmeye gelince cebinden çıkarıp yüzüme salladığı kondomu "bu tırtıllı ve üstelik en incesi ve geciktirici kremli" diye anlatıp "yanımdan hiç eksik etmem" diye devam edince, dayanamayıp "bi tane versene içine bakalım" dedim. Çıkardı açtık baktık. İkimizinde siki kalktı ve birbirimize dönüp sık sık bakmaya başladık. Çok şükürki benim durağa geldik ve ben "görüşürüz" deyip indim. Sonra bi kaç gün üst üste yine karşılaştık ve sohbet sohbet derken, baktım çocuğun niyeti beraber eve gitmek bende işe gidiş geliş yolumu değiştirdim. Gerçi çocuğun yaşı büyük olsa bir şeyler olabilir ama ıııh yaşı çok küçük. Bende çoluk çocukla uğraşamam.

İş yerinin hemen yanında bi apartman var. Okullar tatil olduğundan bu yana, apartman ana okuluna döndü. Meğer ne çok çocuk varmış. Kulağımı sikiyorlar akşama kadar.

Geçen ay aldığım 1 paket sigara hala bitmedi ve sanırım ramazan ayı nedeniyle bitecek gibi de değil. Bu arada oruç tutmak da çok zor değil lan, sadece oruç tutmayanlar abartıyor o kadar.

Askerdeyken aşık olduğum adam önceki aylarda karısından boşanmış ve 3 çocuğunu da kendisi almış. Boşanmış olması beni üzdü. Hemde çok. Biraz konuştuk ettik falan işte. Sonra sessizlik oldu aramızda, ben sustum, o sustu. Anlamlı bi suskunluk gibi durunca "hayırlısı olsun" deyip kapattım. Seviyorum onu, hemde çok. Çünkü en yalnız, en kimsesiz anımda da hep yanımda oldu. Bana ben olduğum için değer verdiğini hissettirmişti. Şimdi 1 ay oldu onu hiç aramadım ve doğrusu ne yapacağımı da bilmiyorum.

Ailemle arada bir görüşüyoruz. Siktiri boktan şeyler, siktiri boktan nedenler falan. Annemin sesinden eskisi kadar nefret etmiyorum artık. Türkçe bilmemesine rağmen beni anlaması hayret verici.

Benden 2 büyük abim bi işe girmiş çalışıyormuş. Bi şirketin muhasebesine bakıyormuş. Piçin aklı fikri sikişmekte olmasa zehir gibidir. Ama aklı fikri üniversiteli kızları tavlayıp "aşkım seni çok seviyorum" dedikten sonra onları götlerinden sikmekte. Durum böyle olunca yıllardır onca kişi aynı evde yatıp kalkıyorlar.

Benden 1 büyük abim ise ne bok yiyor hiç bilmiyorum. Zaten sormadım. Aslında sikimde de değil.
Ablamlar dantel yapıp satmaya devam ediyorlarmış. Bana paran yoksa gönderelim dediler. Yok sağolun dedim ama aslında gönderseler çok güzel olur. Ama gönderin desem olmaz. Gururumu sikiyim, kibrime koyiim.

Ablam söyledi mahallenin orospusu asiye'yi istemeye gelmişler. O böyle deyince çok şaşırdım. Çünkü tıpkı ablama tuhaf geldiği gibi  bana da tuhaf gelen durum şuydu:
Mahallede onca bakire kız varken, şehir genelinde adı çıkmış bi orospuyu kim alıp evinin direği yaparki? Şanslı talihliyi merak ettim ama kimse tanımıyormuş.

Mahallemizin eski sahibi mustafa amca ölmüş. Allah onun belasını versin. Zavallı mahalleli, köyden şehre göç ettirildiklerinde mustafa amca cinlik edip onlara arsalarını defalarca satmış. Ellerinde bir şey kalmayınca da iş kavgaya dökülmüş ve mahalleli "arsa parasını da vermiyoruz, bi yere de gitmiyoruz" diye inad edip kalmışlar. Zaten mahalleli de bi kaç yıl önce anca tapu alabildiler. Daha geçen yıla kadarda şehir hepsi bizim mahalleli için "gecekondu" sakinleri tabiri yerine "mustafakondu" sakinleri diyorlardı. Allah belanı versin mustafa, git cehennemde cayır cayır yanda gör ebenin şeyini. Bide bu mustafa çok çapkındı. Ayy neyse anlatmıycam adam öldü zaten, ne hali varsa görsün.

Benden haberler bu kadar anacım. Sizde ne var ne yok?