Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

30 Nisan 2011

Sen gittin ya


beni, sensiz bıraktınya
yanaklarımda veda öpücüğünün ıslaklığıyla bakındım ardından..
ilk yalnız kaldığım anda, bileklerimi sana yazdığım mektupların, yakmadığım uçlarıyla kestim.
avuçlarım, dudaklarının kırmızılığındaki kanıma bulandı…
sen gittinya,
aklıma kimleri nasıl sevebileceğin soruları takıldı
ya onları da benim gibi seversen?
ya onlara da bana seslendiğin gibi seslenirsen?
yapma nooolur!
kimseyi sevme, beni sevdiğin gibi
ve seslenme kimseye bana seslendiğin gibi!!
onlar için yaşa, ama hep “bana özel kal”

28 Nisan 2011

Twitter'ım süt beyaz, yine geldi bahar yaz, kurban olam sevdiceğim bana her gün tweet yaz ninna ninnnaa

 Twiiter'da dökülmeye devam ederken, dedim uzun zamandır ordan buraya almıyorum bari bi kaçını buraya post olarak alıyım. Sizde beğendiklerinizi yorum olarak yazarsanız daha ne istiyim. şapur şupur öptüm sizi.
1- Noolur herkes gibi ayrılmayalım. Kafama kurşun sık, sonra beni terket.
Bu tweet'te bağrı yanık stayla olmuştum =)

2-Sevmediğim biri hapşurunca, daha ne dediğimin farkına bile varmadan "geber" diyorum.
Bu tweet'te de dj Nefret'i canlandırmıştım.

3- İşte böyledir hayat. Sen durmadan anlam yüklersin ve bi gün o, ona yüklediğin anlamların altında kalınca her şey biter.
Bu tweet de ne olduğumu söylememe gerek yok her halde. Evet tahminleriniz doğru "acıların kadını bergen"i canlandırıyorum.

4-   =)
Bunu öylesine atmıştım. Gülüşümdür o benim. Ayy çok tatlı seviyorum ben onu.

5- Aramaktan vazgeçmedim. O gelsin bulsun beni.
No comment

6- Artık "tamamen bitti" dediğin an, evren onu tekrar karşına çıkarıyor ve her şey yeniden başlıyor.
Bu tweet'da albırt aynştayn'ı canlandırıyordum.

7- Beyaz slip küüüülotlar kıro mıro işi ama, erkeğe en çok yakışan iç çamaşırda ondan başkası değil.
Bu tweet'imi tüm kırolara armağan ediyorum. Ama 30 yaş üstü kırolara beyaz slipler cidden çok yakışıyor ve çok sexi duruyor.

8- Oysa "beni seviyorsun" sanmıştım. Bundan sonra daha dikkatli olacağım. Kimseyi senin kadar yanlış anlamışlığım da olmayacak.
Burda da Yıldız Tilbe stayla oldum. Bakın buda çenemdeki ben: =).

9- Tam onu öpmeye giderken, ayağım daha önceden kırıp attığı kalbime takıldı yere kapaklandım.
Burda kendim olmuştum.

10- Beni terkedenlerin, kalp yetmezliğinden ölmesini istiyorum.
Bu tweet'de de kendim olmuştum. İçim kötülük dolu.

11- Küçük bi çocukken kırılan kalpler, büyüyünce de o kırık halleriyle kalıyorlarmış.
 No comment

12- Beni terk ettin ya, sana tek bedduam; Kumarda sürekli kazanıp, aşkta hep kaybetmendir.
Şaşkaloz stayla olmuştum, ne dediğimi bilmiyordum =) Bedduadan çok, hayır duası etmişim.

13- Aşk insanların düzenli sex'i bedavaya getirdiği en büyük yalandır!
Ömer Hayyam stayla

14- Bugün 23 nisan, neşeyle sıçtım inan.
TC vatandaşı stayla

15- Sevdiğiniz biriyle buluşmak için sözleştiğiniz an, zamanı durdurursunuz. Artık ne dakikalar geçmek bilir, ne de saatler.

16- Hayat şey gibidir, ıııııııı bok gibi.
Doğrucu davut stayla

17- Sevdiğini serbest bırak, giderse siktirsingitsin.
İbrahim Tatlıses stayla.

18- Benimki 21cm.
Bu tweet'imde de RTE stayla oldum.

19- Bazen ciddi ciddi, bütün orospuçocuklarının twitter'da toplandıklarını düşünmüyor değilim.
Canına susamış stayla

20- Bazıları sadece canını yakar, bazıları da canını yerinden söker, alıp çok uzaklara gider.
Aşık stayla.

21- Hayat, hayal kırıklıklarının toplamından ibarettir.
Yediği kazıklara doymayan, dahası var mı diye soran stayla

22- Bütün savunmamızı, karşımızdakine "kaşar olmadığımızı" inandırmak üzerine kuruyoruz. Biraz samimi olunca da, eriyip bitiyoruz
No comment

23- Seçenek çok olunca, insanın götü kalkıyor.
Doğruya doğru stayla

24- İnsan bi kere verdi mi, ondan sonra alışkanlık yapar. Vermeden duramaz.
asdasdasdasda sexolog stayla

25- Sanat için, ne çirkinler soyunuyor ya râb.
Kültür manyağı stayla

21 Nisan 2011

Bazen insan en büyük acıları yaşar ama canı hiç yanmaz. Hemde hiç ama hiççç

Küçük bi çocukken, şimdikinden daha tiz bi sesim vardı. Hatta o kadar tizdi ki, sanki ağzımdan değil de götümden sesli osuruk kaçırıyormuş gibi bi sesle konuşurdum. Eee tabii o zamanlar ben böyle konuşmaya başlayınca etrafımda kimse kalmaz, ben ciyak ciyak konuşmaya devam ederken de son dinleyicimle başbaşa kalırdık. Çok takmazdım bu durumu, ama sesimde de bi tuhaflık olduğunu hep aklımda tutardım. O yüzden gerekli gereksiz pek konuşmamaya çalışırdım. Bu yüzden genelde yabancıların yanında hiç konuşmaz, büyüklerin yanında bana soru sorulmadıkça konuşmaz, arkadaşlarımın yanındayken dalga konusu olmamak için fazla konuşmaz, kızların yanında ise oyun oynarken yalnız konuşurdum, ablamlarla zaten hep kavga ederken konuşurduk, annemle ise kürtçe konuşmaya çalışırdık ama ben kürtçeye çok hakim olmadığım için, türkçe ve kürtçe arasında bi dille anca konuşurduk. Babamla ise allaha emanet bir konuşmayla arada bir çat pat konuşurduk, abimlerle ise eğer o gün mahallede birinin camlarını dökmüşsem çok ama çok konuşurduk.

Tabii abimlerle konuşmaz, tabiri caiz ise bülbül gibi şakırdım. Hele bide bülbül gibi şakımaktan sonra bi dayak faslı vardıki, oy anam oy. Sanki dersin ailenin erkekleri toplaşmış benimle beraber ayin yapılıyordu. Çünkü bütün abilerim ayrı ayrı döverlerdi beni. Allahsız piçler. Bacak kadar boyuma bile bakmadan, kürek gibi elleriyle bi güzel tokatlarlardı. Ama dayak yerken de ağlamazdım, yani daha doğrusu ağlardım ama sessizce, içimden yalnız ağlardım. Sadece gözyaşlarım akardı, ama benden çıt çıkmazdı. Çünkü ağlarken de çok pis bi ağlama şeklim vardır ve kimse görmesin diye kendimi tutar, sadece göz yaşlarımın akmasına izin verirdim. Dayaktan sonra ise bi kenara gider zırıl zırıl, bağıra çağıra gönlümce ağlardım.
Ben bu tiz sesimden dolayı böyle sessiz bi çocukluk yaşarken, çevremden de aileme "afferin hiç sesini çıkarmıyor, çok uslu bi çocuk valla, allah herkese böyle çocuk nasip etsin, tü tü tü tü maşallah maşallah kaç yaşında bu?" gibi "övücü mü, sövücü mü" olduğu belli olmayan takdir sözleri alırdım. Ama kimse bilmezdiki ben o sik kadar boyumla, aslında sesimden utandığım için konuşmuyorum. Bu yüzden hiç yarak yememiş göt deliğinden çıkan osuruk sesi gibi bi sesle, böyle sessiz sedasız bi çocukluk yaşadım. Çevrem içine kapanık sanıyordu beni, oysa içimde ne fırıldaklıklar dönüyordu kimse bilmiyordu.

Hele bide mahalle dışından biri gelince ben iyice, taş kesilip dilsiz olurdum. Çünkü bir şey sorduklarında cevap verdiğim an beni kız çocuğu olarak görmeye başlıyorlardı. Ayy allahım o durum daha fenaydı. Çok utanırdım ama belli etmemeye çalışırdım. Tabii bide, önce sesimi duyup beni kız sanan, ama sonra bana iyice bakıp kız çocuğu olmadığımı anlayanlarda oluyorduki, onların o tuhaf bakışlarını, o taşşak kadar beynimle neden böyle baktıklarını anlar, o yüzden sanki bende bi hata varmış gibi utana sıkıla bi kenara çekilirdim. Sessiz olurdum o anlarda, çünkü sesim kız gibiydi. Aslında 8-9 yaşlarında bi çocuk için utanılacak bir şey değildi, ama nedense karşılarında kız çocuğu değilde bi erkek çocuğu olduğunu anladıkları anki şaşkınlıkları beni korkuturdu. Sanki kötü bir şey yapmışım gibi bir hisle, çaktırmadan uzaklaşırdım ordan. Sanki ben bir uzaylıydım da foyam ortaya çıkmış gibi hissederdim kendimi.

Neyse işte bu hisleri falan sadece 13-14 yaşına kadar yaşadım. Çünkü o zamana kadar neden böyle olduğumu hiç anlamıyordum. Daha doğrusu insanların bana neden böyle davrandığını anlamıyordum. Çünkü diğer çocuklardan farklı değildimki, sadece biraz daha düzgün bi türkçem ve kelimeleri her defasında bi öncekinden daha net söylemeye çalışan bir yapım vardı. Ama kimse bunu anlamayınca bende "evet bende bi hata var"ı kabullenmiştim ve bu hatamdan dolayı sessiz bi çocukluk yaşıyordum.

Bazen aslında hatanın bende olmadığını düşünürdüm. Çünkü "yaratanım varken, neden hatalı olan ben olayımki?" derdim. Ama demelerim falan hepsi boştu. Çünkü etrafımdakiler yaratanlarım değildi, hepsi birer orospuçocuklarıydı ve sesimin kız gibi olmasından dolayı edindikleri tavrı fazlasıyla belli ediyorlardı. Bende o anlarda yaşadığım büyük utançtan dolayı içimden "allahım şu çukur biraz daha büyük olsada, herkes gidinceye kadar içine girip saklansam" derdim. Ama ne çukur büyürdü, ne de yaşadığım o utanç anı son olurdu. Her defasında aynı şeyler, her defasında aynı kaçışmaları falan yaşardım.

Sonra işte büyüdüm, büyüdüm, büyüdüm kocaman adam olmaya doğru adım atarken sesim biraz kartlaştı. Ama kartlaşması da bi tuhaf oldu, hatta sesim bildiğin bohçacılar gibi oldu çıktı. Çünkü konuştuğum insanlarla, bi anda konuyu değiştirip az sonra "hanımkızım senin çeyizlikler taaaaam mı, ikizlere yeni takke getirdim alcenn mii, ilk gece için pembe donlarım var, kocan olcak prens içinde en rahatından külot getirdim al kız allll lazım olur" gibi cümleler kuracakmış gibi bi ses tonuna döndü.

Bunu sadece kendi cahil cühela diye tanımladığım memleketimde yaşamazdım. Çünkü İstanbul'a ilk geldiğim yılları hatırlıyorumda, tanıştığım insanlar sesimi duymadan önce yüzüme baktıklarında "karşılarında anında façalarını çizecek, hemen ardından kafalarını yarıp, evlerine molotof kokteyli atacak bi tip" görürken, ilk konuşmadan sonra ise "az sonra donunu indirip, hadi cınım götümü sik diye bağıracak bi tip" görür gibi oluyorlardı. Ama doğru ya doğru anacım. Tip desen doğulu, ses desen ne olduğu belli değil. Eee tabi, bide ben 15 yaşındayım, daha yeni istanbula gelmişim, ne nedir bilmiyorum ve her elini uzatanı yardım edecek sanıyorum. Ama tipi görüp altına sıçanlar, sesimi duyduktan sonra öyle yapmıyorlar tabii, her elini uzatan bi köşeye çekiyor, benden önce defalarca kirlenmiş yataklarda yuvarlanıp gidiyoruz.

Sonra zaman gibi, az önce tanıştığım adamlarda üstümden, yanımdan, altımdan, arkamdan hızla geçmeye devam ediyorlar. Kiminle olduğumu bilmediğim, ama adının Berk, mesleğinin avukatlık, aradığı şeyin ise sadece sevgi olduğunu söyleyen onlarca insan müsveddesiyle tanışıyorum. Hayatıma biri girip, biri çıkarken ben o arada büyüyorum. Şimdi dönüp o hızlı geçip giden zaman gibi, hayatıma girip çıkan adamlara bakıyorum da, bi tek şu cümleyi kurasım geliyor:
Hiç acımadı ki....

18 Nisan 2011

E tabii, yaşamak kişinin canına tak edince, insan nasıl öleceğini bile şaşırıyor

Şu an dışarda bulutlar yüklenebildikleri kadar yağmuru alıp sanki benim çatıya yalnız yağdırıyorlarmış gibi bir hisle battaniyenin altına girmiş, laptopu kucaklayarak siker vaziyette nette takılıyorum. Çatıdan o kadar çok tangur tungur sesler geliyorki, sanki yağmur yağmıyor da, yağmur yerine; allah ve melekler toplaşmış benim çatıya çakıl taşları atıp, benim bu şaşkaloz halimle eğleniyorlarmış gibi hissediyorum. Allahtan az evvel rüzgarın uğultusu durdu. Yoksa dışarda cidden "kıyamet kopuyor" diye düşünmeye devam edecektim.

Bide dikkat ettim de, böyle yağmurlu havalarda falan ev sahibimle küsmüş gibi bir hayat yaşamaya başlıyoruz. Çünkü evin sağında solunda damlacıklar falan akıyor ve sanırım kadın bu damlacıklardan utandığı için selamı sabahı kesip, güneş tam tepelere çıkıp hiç kaybolmayacağı günlerde bana görünmeye başlıyor. Böyle bu yağmurlu havalarda hep benden uzak duruyor ve uzun süredir havalar böyle olduğundan dolayı bana yemek de getirmiyor. Sanırım beni artık iyice kiracısı olarak da kabullendi.

Oysa daha önce, yağmur çamur demeden güzel güzel yemekler yapıp getiriyordu. Ama şimdi birkaç haftadır yüzünü de görmedim. Damlacıkları boşverin de, umarım başına bir şey gelmemiştir. Gerçi bizim burda bir şey olduğu zaman duymamak imkansız, çünkü mahallem evlere şenlik bi mahalle. Ufak bir şey oldumu sakin sakin geçiştirmek yerine, sokağa çıkıp bağıra çağıra hallediyorlar. O yüzden ev sahibimin başına da bir şey gelirse biliyorumki kıyamet kopacaktır.

Hatta geçen eve gelirken mahallemden bi kadın intihara teşebbüs etmişti. Mahalleye bi girdimki ortalık ana baba günü. Bende zaten küçük bi curcuna da bile; polis, itfaiye ve ambulans üçlüsünü görünce Müge Amlı gibi hemen "cinayet veya intihar" olaylarından biridir diye düşünüyorum. Zaten cinayet veya intihar yoksa bile, bu üçünün olduğu yerde kesin ölen biri vardır. Yoksa bu kadar büyük bir curcuna imkansızdır yani. Gerçi böyle olaylarda polis arabaları ve ambulans falan normaldir, ama itfaiyenin kim tarafından çağrıldığı her zaman için esrarını korur. Neyse işte mahallelimin intihar etme tarzı da öyle dolambaçlıki, bütün mahalleli toplaşıp bunu konuştuk. Kadının hayatından bezip intihara meyletmesi zerre umrumuzda değildi, çünkü intihar etme şekli çok garipti.

Efendim kadın, evde kocasıyla kavga edince dayanamayıp bağrış çağrışla beraber kendini dışarı atıyor. Zavallı koca arkada, makyajı akmış, amı götü dağınık perişan kadın önde, mahalleli de pencerede v.s falan, sokakta bi güzel dolanıyorlar ve sonra bağrış çağrışla beraber gerisin geri eve giriyorlar. Sonra aradan bi yarım saat mi ne geçince, adam az önceki bağrış çağrışdan daha içli ve kopuk bi halle beraber dışarı çıkıp, karısının evde olmadığını söylüyor. Konu komşu pencerelerden, adam ve apartmanından bir iki yakını da apartmanın çevresinden falan sağa sola bakınıyorlar. Ama ne yapıyorlarsa kadını bulamıyorlar.

Öyle böyle derken o anda itfaiye çıkıp geliyor. Sivri zekalı bi komşu artık nasıl olmuşsa, şıppadanak diye itfaiyeyi aramış. Sonra itfaiye sağa sola bakınıp dururken o arada polis geliyor. Polis apartmanın etrafını gezip sokaklara bakıyor ama kadını bulamıyorlar. Sonra bi 5 dakka falan geçince, bu sefer ambulans sirenlerini açmış halde bi geliyorki zaten göt kadar olan sokak hepten karnaval yerine dönüyor. Bende o anda sokağın başından götüm terlemiş vaziyette olaya dahil oluyorum.

"Neler oluyor burda" adlı bakışlarımı takınıp, olaya komser kolombo gibi önce uzaktan uzaktan bakınıp yavaş yavaş tanıdık birilerini aradım. Baktım bizim manav orda durmuş sakalını sıvazlayıp öf pöf ediyor. Hemen olaya dahil olmak için "abi hayırdır ne oldu?" falan dememle manavcı sağolsun 2 dakkada olayı en ince ayrıntısına kadar anlattı. Ben "hımm, höömmm, owww" falan gibi garip sesler çıkarıp durdum. Sonra sokak iyice kalabalık olup, apartmanların tüm pencerelerinden, ikişer üçer kafa çıkıp sokağı dikizlerken, bi baktık kayıp kadın bulundu. Hemde nasıl bulunmak varya =))

Allahım aklıma geldikçe gülüyorum, ama sen kimsenin başına verme böyle bir şeyi. Meğersem, hanımefendi kocasına kızınca intiharı kafaya koyuyor ve kocası tuvalete girdiği anda soluğu dışarda alıyor. Dışarı dediğimde işte apartmanın önüne parketmiş arabalardan birinin altına yatıyor. Yatmasının nedeni de işte kadın tüm gece orda uzanıp duracak, sonra uykuya dalıp donacak ve sabah araba hareket edip gidince de onu ezecekmiş. Töbe yarabbim, kadın testere gibi plan yapmış, ama türk polisi olaya el koyunca hoppadanak diye bulundu.

Gerçi kadın bulunda ama, işte arabanın altından çıkarmak için de ayrı bi uğraş gerekti. Çünkü ne yaptılarsa kadın arabanın altından çıkmadı ve ha bire "beni bırakıp gidin, ben burda ölmek istiyorum" diye polise, kocasına, komşularına falan herkese siktir çekti. Bi yarım saattlik uğraştan sonra, ambulansla gelen hemşireler kadını ikna edip alıp götürdüler. Sonra işte bende o an gülsem mi, ağlasam mı bilemeden eve geldim.

Gerçi bizim mahallede bu tür olaylar falan çok normal. Çünkü haftada 2 sefer, muhakkak bi karı koca kavga ediyor. Biri akşam ezanından sonra, biride gecenin 2sinde falan. Eğer karı kocalardan birisi kavga etmezse, bizim apartmanın yanındaki otoparkda haraç kavgası çıkıyor. Ama otoparkçıların kavgası daha ciddi olduğu için, silahları ilk çeken karşı tarafı susturup, evine gönderme hakkını kazanmış oluyor.

Bide artık bu yağmurlar bitsin, sokaklara çıkıp kudurmak istiyorum. Hem valla bu damlacıklar yüzünden, evde boğulcam diye korkmaya başladım. Hep beraber toplaşıp "yağmur durdurma duası"na mı çıksak naaapsak.

16 Nisan 2011

Bugün benim doğum günüm

Bugün benim doğum günüm ve google bana özel bir şeyler yapmış. Burdan google teşekkür ederim:



http://youtu.be/bMDm3Cw8Lwo?hd=1

(videoyu buraya koycaktım ama embed kodunu alamadım ve bulamıyorum embed kodunu. biri bulursa yorum olarak yazsın da videoyu buraya koyiim. şimdiden çok tenks. )
Edit: "O gay bende" linki verdi sağolasın canımcım =)

13 Nisan 2011

Hatun milleti değil mi abi, hepsi sıçmak için dünyaya gelmişler.

Geçen hafta eski işimden ayrıldım ve artık kendini bi bok sanan eski iş arkadaşlarımın ağız kokusunu çekmiyorum. Ama ne yaptım derseniz,  toplamda 1 hafta sokaklarda sürtüp, onun bunun çocuklarıyla fazlasıyla yakınlaştıktan sonra gittim bi burgercide iş buldum. Çok mu iyi oldu derseniz, valla farkeden bi bok yok gibi. Sonuçta  burda da paramı alacağım ve üstelik sigortam var. Sikmişim ofisboyluğunu, sikmişim cebime girecek 2 kuruşu. Amına koyım karnım aç olduktan sonra, ben ay sonlarını getirmek için, ay ortasında götümü siktirmeyi defalarca kafamdan geçirdikten sonra, akşama kadar 2 kuruş para için çalışmayı naapıyım? İyiki de çıkmışım lan. Hem bu arada dinlendim, kafayı biraz topladım falan iyi oldu.

Ama harbiden, başka bi işe geçiş yapmadan önce, bi kaç gün dinlenmek çok iyi geliyor lan. Sanki böyle yenilenmiş gibi oluyorsun. Gerçi böyle yenilenme falan dememden, dersin sanki daha önce uluslararası bi şirketin CEOsuydumda, şimdi başka bi şirkete geçtim de yenileniyorum. Lan siktiri boktan bi işten, diğer siktiri boktan bi işe geçtim hepsi bu. Ama sonuçta milyarlıkta iş olsa, 2 kuruşlukta iş olsa gün 24 saatten oluşuyor ve çalışmak insanın aynı zamanını alıyor. Tabii bildiklerimize göre para kazandığımız göz önüne alınınca; harcadığın zamanının, çalıştığın yerde götündeki kıl kadar değeri olduğu da, bambaşka acımasız bi gerçek.

Neyse işte, hayat böyle geçiyor. Zaten toplamda 1 hafta boşta kaldım ve sonrasında da bi mc donalds'a girip "elemana ihtiyacınız var mı?" diye sordum, adamlar da "var" dediler ve beni  müdürle görüştürdüler. Gittim "ooo müdür bey naber" falan filan derken hoop işe alınıverdim. Yaptığım bir şeyde yok lan. Akşama kadar masaların üzerinde bırakılan tabakları falan toplayıp bi köşeye bırakıyorum, tuvaletleri paspaslıyorum ve kağıt havluların eksilmemesi için sürekli kontrol ediyorum falan. Ama size bir şey söyliim mi, tuvalet konusunda kadınlar kadar mikrop insan tanımadım valla. Tuvalete bi girdiler mi çıkmayı bilmiyorlar. Sanki dersin yatıya giriyorlar. Keşke allah kadınlarada pipi verseydi de, etekleri indirmek zorunda kalmayıp fermuarın arasından alelacele işeyip çıksaydılar.
Tabii bildiğiniz gibi kadınlar bi tek işemiyorlar, erkekler gibi onlarda sıçıyorlar. Hemde nasıl sıçmak varya öf öf öf. Öyle kalın sıçıyorlarki, bazen mutfağa inip yemeklere müsil ilacı atasım gelmiyor değil. En azından bi daha böyle sıçamazlar diye düşünüyorum. Bide kalın sıçtıkları yetmezmiş gibi, sifonu da çekmeyip kıçlarını başlarını sallaya sallaya çıkıp gidiyorlar. Bu sifon çekmeme işi yüzünden benim çalıştığım bu 3 günlük süre içinde tuvalet 2 defa tıkandı. Hayır tuvaletin tıkandığını söyleyen karıya bakıyorum, nah çıtı pıtı biri, tuvaleti tıkayan boka bakıyorum kolum gibi bir şey. Karı giderken, dönüp götüne bakıyorum bunu o nasıl sıçmış şaşırıp kalıyorum. Çünkü cidden bok değil, sanki dersin dananın arka bacağı. Höh yemin ederim ben bile böyle sıçmıyorum. Iyyyy anlatınca bile midem bulandı valla. Hele bide bazı kadınlar amının bezini falan değiştirip, kanlı manlı bi şekilde tuvalette sağa sola bırakıyorlarki, bunları göre göre kadınlardan iyice tiskinmeye başlayacağım. Kaç gün oldu çalışmaya başlayalı, kadınların tüm dünyasını öğrendim öğrenecem, ama bi yandan da midemi de aldırmayı düşünmüyor değilim. Bu arada ben bu kadınları böyle yakından falan görüyorumya, sakın siz hiç onlar hakkında öyle dışardan bakıldıkları gibi nazik kırılgan varlıklar olduklarını düşünmeyin. Resmen içlerinde bi dişi hanzo var ve tuvalete girdikleri gibi ortaya çıkıyor.

Erkekler tuvaleti, ise kadın tuvaletlerinden daha temiz lan. Çünkü adamlar ayakta işeyip hoppadanak çıkıveriyorlar ve hiç öyle bezini mezini değiştirme dertleri yok, aynanın karşısında az önce tanıştıkları adamla saatlerce dedikodu yapma dertleri yok. Erkeklerin tuvalet hayatı sadece "işe ve çık"tan ibaret. Bu yüzden "yaşasın erkeklik" diyorum.

Bu tuvalet ve masaları toplama işi dışında ise, eğer geceye kalırsam restoranı silip süpürüyorum ve tüm ketçap lekelerini yaladıktan sonra eve gidebiliyorum. Akşamları eve gitmek sorun olmuyor da, şu ketçap lekeleri çok zor lan. Bide ilk günlerde olduğumdan dolayı olsa gerek, biraz zorlanıyorum ve benim bi üstümdeki çocuk sürekli beni alıp "bak burayı temizlememişsin, bak şurda lekeler kalmış, bak burda eben ammı var" diye diye temizlediğim yerleri tekrar tekrar temizletiyor. Hayır sonuçta orası onun da babasının yeri değil, o da benim gibi bir çalışan ama ne biliyim lan, sanki egosunu tatmin etmek için yaptırıyor gibime geliyor. Onun dışında çok şükür bi sıkıntım yok. Dur bakalım neler olcak.

7 Nisan 2011

Boş boş dolanıyorum. Öyleyse varım

Bu aralar işsiz olunca, evde sıkıldığım an kendimi sokaklara atıp ayaklarım ağrıyıncaya kadar dolanıyorum. Dün yine böyle sokaklarda aylak aylak dolanırken, dedim biraz da Taksim parkına gidiyim, bakıyım neler oluyor. Böyle kırıta kırıta parka girdim, parke taşlarının üzerinde seke seke dolanıp dururken, bi baktım hacının biri kenarda durmuş sinsi sinsi milleti izliyor. Ama nasıl izlemek varya, böyle bi dalmış bi dalmışki bomba patlasa kendine gelmez. Bazen başını sallayıp gülüyor, bazen oflayıp pufluyor. Bende hacıyı görünce "bari bunun yanında millete sulanmıyım, biraz kendime çeki düzen verip akıllı olıyım" diye düşünüp, gittim bi kenarda uslu uslu durdum. Hacı lafını da öylesine söylemiyorum, adam gerçekten hacının teki. Böyle saçı sakalı birbirine karışmış, sadece bıyıkları seyrek. Şu her Filistin-İsrail oalyları gibi gerilim ortamlarında bi anda ortaya çıkıp, İsrail bayrakları yakan sakallılar varya, hah işte aynen onlardan. Boyuda maşallah yani kavak ağacı gibi valla, tabii boyu kadar bide burnu var. Mübarek karga burnu değil, dinazor burnu sanki. Böyle uzaktan burnuna bakınca, hemen memleketini tahmin edebiliyorsunuz. Trabzon olmasa dahi, Trabzonun komşu illerinden biri olduğunu şıppadanak anlaşılır.

Neyse işte böyle kenarda durdum, etrafa bakıp içimden kendi kendime konuşuyorum:
Acaba şu geçen yaşlı nonoş, daha kaç defa arkasını dönüp bana bakacak, şu ilerdeki genç çocuk yaşlı nonoşun ona doğru geldiğini farkedince, yerinden kalkıp ne kadar uzaklığa gidecek, şu kêtılda çay satan çocuğa günde kaç kişi yılışıyordur, şu top oynayan çocuklar gün içinde yanı başlarında onlarca defa sikişilmesine rağmen ne kadarda rahatlar, örgüsünü ören mantolu sıkbaş kadın, yanındaki başı açık pantolonlu kadına acaba neler diyor, ama onlarda hiç ibnelerle ilgilnemiyorlar, sadece çocuklarına bakıp ikide bir kendi aralarında önemli bir şey konuşuyorlar gibi. Acaba parkın ağaçlarında yaşayan kuşlar, kullanılmış kondomlardan hiç yuvalarına taşımışlar mıdır? Düşünsenize şimdi kuş yuvaları rengareng olmuştur =))

Böyle kenarda durmuş, etrafa bakıp kendi kendime konuşurken bizim hacı iyice yanıma geldi. "Merhaba" dedi ve merhabasına karşılık verip devam ettik. Şöyle gözlerinin içine dikkatlice bakınınca hacının da bu yolun yolcusu olduğu çok açıktı. Sohbet devam edip "ne yapıyorsun"ların ardından konu "bana gidelim mi?" ye geldi. Durup yüzüne bi an baktım. Bugüne kadar en fazla kirli sakallılarla sevişmiştim, hiç sakalı göbeğinde biriyle yakınlaşmamıştım. Acaba sevişirken sakalları beni rahatsız eder mi, ya sakallarında bi kaç tanesi boynuma dolanıp ölme tehlikesi geçirirsem? Hımm belki de sahte bi sakaldır sevişirken çıkarıp, sokağa çıkarken de takıyordur. Ama yok lan sahte olsa bu kadar yakından da belli olmaz mı?

Sonra böyle böyle düşünürken "olur gidelim" dedim ve o önde, ben arkasında yürümeye başladık. Parktan çıkıp yol üstünde bi Toros'a bindik. Toros'a bindiğimiz gibi daha kontak vurmadan bi yanaktan, bi gıdıktan bi dudaktan aldı. Sonra gülümseyip kontağı çevirdi. Bende böyle biraz şımardım falan, tuhaf oldum. Aslında tuhaf da olmamam gerekiyordu ama ne biliyim, böyle bi salaklaştım, o an bi mallık çöktü üstüme. Kendi kendime gülümserken ona bakınıp durdum. Aslında salaklaşmamın nedeni, toplumun belli görünüşlerde kişileri tek bir kalıp içine sıkıştırıp, kafamın içine etmesinden kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta birinin sakalı var diye, bir erkeğe yakınlık duyup hiç sikişmeyecek mi? Türbanlı kızlar sevgilileriyle sokaklara çıkıp sevişmeyecek mi? Mini etekli kızlar inançlı olamaz mı? Bu kimi ilgilendirir ki? Yaşayışlarından dolayı hesap verecekleri tek yetkili merci varsa, o da inandıkları dinin allahı değil mi?

Sonra işte araba tıngır mıngır yol alırken, bi yandan bunları düşünüyordum, bi yandan da bi elimle adamın sakalını avuçlayıp, diğer elimlede bacak arasını okşamaya başladım. Adamın sakallarının ardındaki gülümsemesi gittikçe büyüyüp, ağzının kenarından akan sular benim iştahımı kabartınca, arabanın seyir halinde olmasını siklemeden dudaklarına yapıştım ve bi kaç saniye öpüşüp ayrıldık. Öpüşürken o an kaza yaparsak ne bok yeriz diye düşünürken, aslında daha bi heyecanlandım ve bi daha yapıştım. Bunun üzerine o dur dedi ve durup geri çekildim. Ben geri çekilince bana bakıp gülümsedi ve dudaklarını dişleyip başını salladı. Başını sallamasından "az sonra senin götünü bi güzel sikiyim de gör ibne herif" dediğini çıkarttım. Sonra koltuğa iyice gömüldüm ve sikimi çıkartıp oynamaya başladım. Benimkini görünce elini atıp avuçlarken "ow ow ow" çekip "yuh bu ne yaw?" dedi ve ben onun bu tavrı karşısında kahkahayı patlattım. Birbirimize bakıp biraz gülüştük ve sonra ben pipimi fermuardan içeri attım.

Araba Çağlayan'da bi mahalleye girdi. Sonra bi apartmanın önünde durduk ve arabadan inip onun ardından apartmana girdim. Asansörle 6ıncı kata çıkıp sessizce indik. Onun davranışlarına göre bende hareketlerime dikkat ediyordum. Sonra kahverengi çelik kapılı bi eve girip kapıyı kapatınca, anında yapıştık birbirimize ve ben yüzümü sakallarına sürttüm. O anda çok güzel bi şey hissettim, sanki tanıdık bir şeydi, sanki hep bunu yapmak istemişim gibi.

Sonra ayrılıp bi odaya girdik ve ben hemen bir şeyler yapmadan önce konuşmaya başladım "ailenle yaşıyor gibisin ama evde kimse yok" deyince, o da "onlar memlekete gittiler" dedi. Bende memleketini tahmin edip "karadeniz tarafları olsa gerek" dedim ve o bunun üzerine gülüp "evet Samsun" dedi. Sonra bakışlarım  odayı taradı. Duvarda kocaman ayetler, arapça allah yazıları ve peygamber mührü. Ayağa kalkıp içeriyi gezindim salona gittim, o da peşimden geldi, salonda filistin bayrağı asılı bi duvar, sehpa üzerinde minyatür kâbe falan. Sonra dönüp odaya gittik tekrar ve "ailen olmayınca böyle kaçamak mı yapıyorsun" dedim "evet" diye rahat bi şekilde yanıtladı. Sonra durup bakıştık. Kendinden bayaa emin ve gözünün ta içine bakmama rağmen gözlerini hiç kaçırmıyordu. Daha doğrusu bu sorularımın onu rahatsız edeceğini sanıyordum, ama olmadı. Aksine gayet rahattı. O böyle rahat olunca ben daha bi rahatlayıp ona doğru bi adım attım ve yapıştık birbirimize.

Hayvan gibi birbirimize saldırırken, bi ara sakalları boğazımdan inecek gibi oldu ama rahatsızlık veren bi durum olarak değil, aksine tahrik eden bi durum oldu. Bunun üzerine daha hızlı ve daha can acıtıcı bir şekilde sevişmeye başladık. Ben onun dudaklarını ısırıyordum o benimkini. Daha doğrusu ikimizde kaçmak ama kaçarken de diğerini yakalamak istiyorduk. Biz böyle iki köpek gibi sevişirken ne zaman soyunduk hiç farketmedim, çırılçıplak kaldığımızda durup bana baktı ve "ufak tefeksin ama seninki öfff beee" dedi.

Böyle diyince utandım lan. Ne diyim bilemedim. Zaten ne denilirki, hiç bir şey. Bende baktım daha devam edecek, susması için dudaklarına yapıştım ve biraz daha seviştik. Bu sırada bizimkileri avuçlayıp okşarken artık boşalıp evden çıkmak istediğimi farkettim. Aslında çıkmak istememin nedeni, adamın sürekli götümü avuçlayıp parmaklaması ve daha ileri gitmek istemesiydi. Bende bunu istemediğimi bir kaç defa tekrarladım. Zaten yolda da sadece sevişmek istediğimi söylemiştim. Sonra baktım olacak gibi değil, eli götümde alelacele boşalıp ayağa kalktım ve artık gitmek istediğimi söyledim. Ben böyle diyince o da kendi pipisine asılıp boşaldı ve ardından banyoya gidip giyindi.

Geldiğinde bende giyinmiştim ve çıktık. Asansörde bi kaç defa daha öpüştük ve öpüşürken sakallarını okşayıp "güzel bi sakalın var" dedim. Bunun üzerine gülüp "sağol" diye ekledi. Sokağa çıkınca beni eve bırakabileceğini söyleyince "yook sağol aldığın yere bırakırsan sevinirim" dedim. "Hımm" yapıp "tamam" dedi. Sonra bindik torosumuza, geldik İstanbul'un götü Taksim'e. Meydan da torostan indiğimde, beni bi gülme tuttu. Niye güldüğümü bilmiyorum ama tuhaf bi durumdaydım, bende siktir ettim ve kendi kendime gülmeye devam ettim. Aslında farklı bi deneyimdi. Güzel, ama sanki hala eksik veya fazla bir şeyler varmış gibi.

6 Nisan 2011

Müzik hem dinsizdir, hem dilsiz.

Müziğin hayatımda yeri, sokağımızdan geçen overlokçunun ve domates satan seyyar satıcının önemi kadardır. Yani ihtiyacım varsa dikkat kesiliyorum, yoksa ııh sikseniz dinlemem.
İhtiyacım derken de laf olsun diye değil, cidden müzik ihtiyacından bahsediyorum. Çünkü bazen bir şeyler anlatmak istediğimde, bir şeyler konuşmak istediğimde, yada birini özlediğimde o an aklıma gelen bi parçayı açarım ve dinlerim. Cidden inanılmaz derecede beni sakinleştiriyor. Hatta o an beni, birini bulup saatlerce konuşarak işkence etmekten alıkoyup, sanki günlerdir dertlerimi anlatıyormuşum gibi sakinleştiriyor. Müziğe ihtiyacım böyleyken, bu yüzden olsa gerekki dinlediğim müzik türleride çok farklı oluyor. Çünkü belli bir tür dinleyemiyorum ve zaten belli bir tür dinlersem, diğer güzelliklerden kendimi mahrum etmiş sayılırım diye düşünüyorum. O yüzden müzikte; bi anda en popundan, en arabeskine keskin bir geçiş yapabiliyorum. İşte böyle karma bi müzik anlayışım vardır.

Aslında daha önce böyle değildim. Sadece castara castara müzikler dinlerdim. Hatta daha 1-2 yıl öncesine kadar Demet Akalın hastasıydım diyim siz anlayın benim vahim durumumu. Ama şimdi hastalığım geçti ve çok şükür şifayı tüm kulağa hoş gelen (burdaki kulak benim kulağım oluyor) içinde ruhundan bir parça bulunan, içtenlikle söylenen, müziğinde kelimelerinden bile çok fazla anlam bulunduran parçalar dinliyorum. Zaten müziğin dini, dili olmaz. İşte dinsiz ve dilsiz sevdiğim parçalardan bazıları:
(Bu listeye zaman içinde beni benden alıp götüren şarkılar eklenmeye devam edecektir.)

Bu parçanın embedini alamadım size zahmet şurdan dinleyin: http://www.youtube.com/watch?v=sfv-mjriEps


































Bide genel olarak erkek şarkıcıların seslerini daha güzel ve dinlenilesi buluyorum. Kadın şarkıcıların sesleri şarkılarını sevmeme rağmen genelde kulak tırmalayan bir tını gibiler. Böyle bi itici bir zırıltı gibi. Ama bunun ibneliğimle alakası yok, çünkü bilmiyorum abi kadın sesini şarkı söylerken itici buluyorum. Gerçi hayatımın diğer alanlarında da itici buluyorum ama yani dediğim gibi kesinlikle ibneliğimle alakası yok. Öte yandan Türkiye'de kadın ses sanatçısı denildimi aklıma ilk olarak: Sertab Erener, ikinci olarak da: Gülşen geliyor. Diğerleri sanki böyle "heee güzel söylüyorlar o kadar" havasında gibiler.

Örnek vermek gerekirse bu anlamda Sezen Aksu bir numaradır. Bazen "allahım bu kadar iğrenç bir sesi niye dinliyorum ki" diyoum kendi kendime. Ama bakıyorum kadının şarkı sözleri tam onikiden vuruyor, insanı tutuklayıp ruh kodesine tıkıyor.

Sezen Aksu sözleri böylesine güzel olunca, insan mecburiyetten dinliyor, yoksa sesi güzel olduğundan değil. Ama başkası olsa mecburiyetten değil, zevkle dinlerim. Gerçi onun şarkılarını bi başkası seslendirince daha bi güzel oluyor o da ayrı bi konu. Neyse işte müzik konusunda düşüncelerim böyleyken türkçe, kürtçe, lazca, ermenice, ingilizce (bütün dünya dillerini sayasım geldi laaan =))) işte kısa kesiyim güzel müzikleri dinlerim abi. Varsa önerileriniz, yorum bölümüne yazında belki uğruna öleceğim yeni şarkılar keşfederim.

5 Nisan 2011

İstiframı verdim, işsizim hakim bey

Merhaba sevgililerim. Lafı uzatmadan hemen hayatımdaki ekşınlara geçiyorum. Geçen hafta kafamın tası attığı için işten ayrıldım ve kendime yeni bir yol çizmeye karar verdim. Bu yeni yol ne olacak bilmiyorum ama biliyorsunuzki her işten ayrılan, yeni bir yola giriyor orasında hemfikiriz. Eğer olurda beni nette, ona buna yılışırken, ötekine laf sokarken, diğerinin lafının altında ezim ezim ezilirken falan göremezseniz, bilinki açlıktan ölmüşümdür.

Ya onu bunu boşverinde amına koyım, benim gibi ofisboya iş mi yok pehhh değil mi yani =)) Götümü koysam oturacak sandalye çok. Ya bide cidden bu iş iyice baymıştı. Çünkü ofisin her bokuna yetiş, herkesin götünü yala, herkese gülümse, en siktiri boktan elemanlara bile genel müdürmüş gibi davran, sekreterin götü her geçen gün büyümesine rağmen "ayy sen kilo mu verdin" demek zorunda kal, şirkete yeni alınan (yeni alınan ne lan biblomu ki yeni alınan oluyor) yeni işe başlayan müdürün her esprisine gülmek zorunda kal, sesi amından çıkıyormuş gibi çığlık çığlığa konuşan tıfıl kıza tahammül edip gözlerinin içine bakarak konuş, iki danayı canlı canlı yemiş gibi hareketli göbeğiyle ortalıkta dolanan herkese yol ver, ofise alınacak kahveyi her daim kontrol et, süt tozunun bitmemesini sağla, sucuyu arayıp su iste, patronun annesi her geldiğinde elini öp, patronun sevgilisine çok güzelmiş gibi davran (ıyy götümün kenarı, yemin ederim öyle çirkin bi karıydıki, götürüp Gaziosmanpaşa taraflarına çırılçıplak bıraksan, elleri osbirden dolayı nasır tutan ergenler bile sikmez, ama bizim patron sikiyordu o ayrı. Gerçi patronda da bi mide var evlere şenlik.) bütün faturaları yatır, ofisin ıcığını cıcığını sürekli kontrol et, hep göz önünde olki patron seni sağa sola sik gibi şeyleri istemeye gönderebilsin, ofisten en son çıkan kişi ve etrafı kontrol edip çıkan ol, ayyy bıkmıştım bunlardan ve bende dayanamadım çıktım.

Aslında iş yerimi seviyordum, hani sonuçta ben çalışıyordum onlarda çalışmamın karşılığını veriyorlardı ve zaten kimse başıma silah dayayarak çalıştırmıyordu. Onlarında benim de işime geliyordu. Hani orda çalışan arkadaşlarda iyiydi ama ben sıkılmıştım. Bide ofisboy olarak çalış çalış nereye kadar çalışıyım. Düşünsene gelmişim 40 yaşına bana meslek soranlara "20yıllık ofisboyum" diye yanıt veriyorum. Hayır küçümsemek değil ama yani bu kadar da olmazki canım, rahmetli babamın dediği gibi "kolumda altın bilezik olmalı" bende bu yüzden verdim istifayı çıktım.

İstifa diyorum ama yok lan öyle havalı bir şey olmadı. Daha doğrusu olay şöyle oldu:
O gün canım çok sıkılıyordu, etraftakilerle kakara kikiri yapıp akşamı edecekken, düşündümde lan herkesin fıstık gibi bir mesleği var, benim ise fındık gibi bi işim var. Aldığım maaş hiç bi yerimi kapatmıyor ve götümdeki delik her geçen gün gittikçe daha da büyüyo. Geçen ay ablamın para yardımı olmasaydı çoktan kötü yollara düşmüş olurdum. Ama sağolsun ablam hınzır gibi yetişti valla. ( ay pardon hızır gibi yetişti) Sonra işte böyle düşün düşün, boktur işin misali, dedim bu maaş yetmiyo, günde bilmem kaç saat katır gibi çalışıp, ay sonunda merhem gibi bir maaş alıyorum. O merhemi de kendi götüme değilde kedi götüne sürünce bitiyo. Eee ulan ben burda bu merhem kadar maaşı alacağıma, bari gidip daha eğlenceli bir yerde iş arıyım. Böyle düşünürken bi yandan da içimden "ulan belki patrona çıkacağımı söyleyince zam yapar" diye düşünüyordum ve ben böyle düşünürken hooop diye patronla koridorda göz göze geldik ve hemen orda selam sabah etmeden şöyle deyiverdim:
Ben: Müdürüm işten çıkıyorum.
Müdür: Tamam. Haftaya gel maaşını al.
Ben: ...

O an böyle zaman durdu. Etrafta havanın içinde gezinen, gözle görülmeyen her şey bi anda görünür oldu. Yani patronun bu cevabıyla ben bi anda aydınlanıverdim. Oysa müdürümün ayaklarıma kapanıp "gitme, yapma, etme, eyleme, bana kahveyi kim getirecek, toneri kim dolduracak, sevgilime çok güzelmiş gibi kim bakacak, ayakta işeyen annemin sidikli elini kim öpecek, sekretere kim "ya sen zayıffffladın mııığğ?" diye yağ çekecek? Ne olur gitme yiğidim, beni sensiz, ofisi kimsesiz bırakma" diyeceğini falan düşünmüştüm. Ama yok, hiç bir şey demedi. Masmavi gözlerini gözlerime dikip "tamam haftaya gel maaşını al" dedi. Böyle işte bu kadardı her şey.

Oysa ben neler neler düşündüm ama yok. Sonra konuşma bu kadar olunca bende çıktım gittim istiklalde bi kaç tur attım, sonrada eve gelip osbir çekip uyuya kaldım. Sabah uyanınca ne yapacağımı bilemez halde battaniyeye sarınıp etrafa bön bön baktım. Duvardaki çatlaklar git gide büyüp ben içinde kaybolcakken gözümü pencereye diktim. Uzaklara dalıp yağmur yüklü bulutların içinde biraz gezinip geldiğimde, yanaklarım azcık ıslanmıştı. Ellerimle yanaklarımı silip burnumu  büyük bi içtenlikle çektim ve sonra gelen balgamı tükürmek için kalkıp tuvalete gittim. Tuvalete balgamı "ğığ" diye atarken çişim geldi, bende oturup çişimi yaptım. Çişimi yaparken bokum da geldi ve dayanamadım biraz daha oturdum. Sonra kendi kendime düşündüm ve üzülmelerimin boşuna olduğunu söyledim. Hele bi kaç gün dinleneyim, nasılsa yarın öbürgün çıkıp fıstık gibi bi iş bulurum. Neyse siz kalın sağlıcakla, yeni iş yerimde görüşmek üzere anacım.