Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Şubat 2011

Belkiler olmasaydı ne yapardık bilmiyorum. Zaten umutlarımızı da belki'lerle beslemiyor muyuz?

...biliyor musun "belki bu sonuncusudur" diye bilmem kaçıncı, terkedilişten sonra bile tekrar tekrar aşık olurum ben.

ve hiç biri onları sevdiğim kadar bile sevmedi beni.

ayrılık denilen o an gelip çattığında, biraz daha geç terkedilmek için, bedenimi bir et parçası gibi yataklarına attım
ama nafile, dudaklarıma yumulup en fazla 3 boşalmalık zaman ayırdılar bana
zaten hepi topu bir kaç saat ediyordu.
boşalmaların ardından, gözlerimin içinde bakarak giyinip gitmeye kalkıştıkları zaman; "seni seviyorum, ne istersen yaparım" diyordum ve yalvar yakar, ben çıplak onlar giyinik halde, çarşafsız olarak tekrar yatağa giriyorduk.
ama dudaklarını kaçırıp "böyle yapma, bundan sonra bile arkadaş kalalım" laflarıyla boyun eğdiriyorlardı bana...
"tamam" diyordum ve ardından bedenime söz geçirip, susunca gözlerim avaz avaz bağırırken geri çekiliyordum
çünkü benim için hepten kaybetmektense "arkadaş kalmak" demek, küçük bir umut daha demekti...

işte kendi hayal alemimdeki belki!lere, sığınıp cümleler kuruyordum;
belki ilk yalnız kaldıklarında beni arayacak,
belki bana gelecek,
belki bana sarılacak
ve belki beni terkettikleri için aslında pişman olduklarını söyleyeceklerdi
bunun gibi onlarca belkileri düşünüp, tüm terkedilmelere boyun eğiyordum...
sonra zaman aramıza kocaman boşluklar koyuyordu ve biz bir daha görüşmüyorduk bile.
belki görüşemiyorduk
oysa ne kadar çok belkilerim olmuştu
oysa ne kadar iyi bilirdim "arkadaş kalalım" cümlesinin asla doğruluk payı olmadığını
ama yapacak bir şeyim yoktu
o ilk an çarpıldıkları bedenim bile artık beş para etmiyordu
oysa ne kadar çok sevmişlerdi bedenimi, oysa ne kadar çok sevdirmişlerdi bu sayede kendilerini...

sonra ben onlarlayken ne kadar çok korkmuştum bi gün yalnız kalmaktan
oysa şimdi yalnızlığımla ve kimseye besleyemeyecek sevgimle kala kaldım bu satırlarda...

25 Şubat 2011

Sofu'nun Dünyası

Hani geçen demiştim ya sofu'nun biriyle buluşcaz diye. Hah işte o sofuyla buluşma olmadı. Adamın dediğine göre ailevi bir işi çıktı ve bu yüzden buluşamadık. Tabii ben yine öyle tüm planlamalarıma rağmen, kilodu yırtılıp sikildikten sonra açıkta bırakılan göt gibi ortada kaldım. Böyle hareketleri sevmiyorum abi. Sevemedim bi türlü. Hayır bu duruma kızmak istiyorum ama bi yandan kızamıyorum da, çünkü ailevi diyor. Ama bi yandan düşünüyorum ulan sikerim aileni amcık, o kadar ısrar ettin, cart ettin, curt ettin şimdi de ailevi bir işim var diyip cık cıklıyorsun banane ulan. Ama yok işte diyemiyorum..
Ama sonra düşünüyorum, ee ulan ben söz verdiğimde, ne pahasına olursa olsun yerine getiriyorum ve zaten yerine getiremeyeceğim sözleri de vermiyorum. Neden diğer insanlarda böyle olmuyorki?? Hayır bide bu söz verme işlerinde de çok net bi şekilde konuşurum, hiç öyle lamı cimi karıştırmam ortaya. Ama yok işte karşımdaki denyolarda öyle açık olmuyorlarki. Gerçi sofunun da illa benim gibi düşünmesini beklemiyorum. Hani eskiden olsa evet benim gibi düşünsün derdim, ama artık insanları oldukları gibi hayatıma sokup sokup çıkarttığımdan dolayı böyle düşünmüyorum. Zaten bu sayede biri gelip, biri gidiyor. Amına koyim hayatım şehirlerarası otogar gibi oldu, gelen gidenin haddi hesabı yok.

Gerçi insanların bu huyundan şikayet etmiyorum, çünkü hepimiz farklı yaratıldık, hayata farklı pencerelerden bakıp, farklı cevaplar arıyoruz. Bazen aynı yöne bakmamıza rağmen farklı şeyler görmüyor muyuz? Ee durum böyleyken kalkıp neden benim gibi düşünmelerini, benim gördüklerimi görmelerini istiyim ki? Tamam değiştirmeye kalkmıyorum, değiştirmek için müdahale etmiyorum, ama insanın ağzından bi söz çıktı mı da, o söz ne pahasına olursa olsun yerine getirilmelidir yani. Ben o gün buluşcaz diye götüm tutuştu, bütün arkadaşlarıma işim olduğunu söyledim, önemli bir görüşmeye bile müsait değilim dedim ve hatta saati saatine gitmezsem ayıp olacak diye düşünüyorum, ama karşı tarafı arıyorsun, sikini taşşağını yaya yaya "ya kusura bakma başka bi işim çıktı" diyebiliyor. Bide sürekli buluşalım diyen ben olsam gam yemiycem, ama yok hiiiiç sikinde değil. Hatta ben buluşmaya yarım saat kala aramasam varya, öyle buluşma yerine gidip belki saatlerce sap gibi onu bekliycem.

Aslında kızgınlığımdan sofuyu arayıp "senin amına koyiim" demek geçiyor içimden ama işte diyemiyorum. Hayır aslında demek istiyorum ama diyince ne olcakki. Hem ağız dolusu küfür etsem ne olacak??
Sorduğum soruya yine ben cevap vereyim "hiç bi sikim değişmeyecek". Küfürlerim yanıma kar kalacak, anlık bir rahatlama yaşayacağım ve bu beni belki daha çok kızdıracak. İyisi mi, siktir ediyim.
Telefonu kaparken bana "başka zaman buluşalım" dedi, bende "bakarız" dedim ve telefonu kapadım. Sanırım ondan bi sikim olmaz. Zaten bu saatten sonra bi sikim olsa bile bana olmasın.

24 Şubat 2011

10 defa üst üste izlenecek filmler ( 4 )

Bu yazı şurdan devam edip geliyor: Şurdan

Kaplan ve Ejderha
Filmde 2 usta dövüşçünün aşkıyla beraber, alttan altan verilen mesajlar ve gelişen olaylar, insanın içini parçalıyor. Hele bide filmin bir sahnesinde genç bir savaşçı kız sırf en iyi olabilmek adına, hocasından gizli olarak kendini geliştirip "en iyi" olurken, hocası bunu en son öğrenince "zehir aslında budur" demesi varki, bu sahne özellikle izlenilmesi gereken sahnelerdendir. Bu film bu sahne sayesinde aslında her şeyin göründüğü gibi olmadığını, bazen en yakınımızda olup, herkesten iyi tanıdığımızı sandığımız kişilerin bile kapasitelerinin görünenden yüksek olduğunu vurguluyor. Film görsel zenginliği, yalın konusunun bu kadar güzel ve derinden aktarımıyla en yüksek puanı hak ediyor.
filme puanım: 10.0

Cinayet gecesi
Antoni Hopkins manyağının filmleri zaten hep bu tarzda olur. Orospuçocuğu filmlerindeki karakterlerle tam örtüşüyor ve dersinki, oynadığı tüm filmlerdeki roller sanki onun için özel yazılmış, film onun için yalnız çekiliyor. Neyse işte bu filmde o filmlerden biri. Film boyunca acaba, acaba, nasıl olacak, nasıl olacak, derken antoni'nin bi türlü katil olduğu kanıtlanamıyor ve kurtuluyor. Ama filmin kurgusu, adamın mimikleri, filmdeki yan karakterler falan o biçim olmuş. Filmde mükemmelliyetçi 2 kişinin savaşı konu ediliyor ve bu filmin sonunda bile hala bitmemiş oluyor. Hatta film sonunda yazılar akarken mahkeme hala devam ediyor. Gerilim seven ibneler muhakkak izleyin. Ama antoni filmde olmasa film bi sikime yaramazdı. O yüzden verdiğim puan filme değil, antoni'yedir bilginiz olsun.
Filme puanım: 6.3
Truman Şow
Film aslında öğretilmiş duyguların, dayatılan doğruların, toplumsal baskının, aile denilen toplulukların falan çok da dikkate alınmaması gerektiği mesajını veriyor. Yaşadığınız çevre, aldığınız eğitim, akrabalarınız, arkadaşlarınız v.s bütün hepsi, belkide aslında sizin hapishanenizdir. Bu anlamda filmin çok derin anlamlar yüklü olduğunu ve kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Hala izlemediyseniz yazıklar olsun size diyorum.
Filme pauanım: 9.9

Scream
Tüm bildik seri katil filmlerini, orjinal finaliyle sikip bi kenara atan film, izleyicisini çok şaşırtmıştır. Film boyunca izleyicinin dikkatini başarılı bir şekilde "katilin kim olduğuna" yönlendiriyor ve güzel kızların bol bol ölmesiyle ilerliyor. Filmin devam serisinin bi bok olmaması ve beklenenin altında çıkması, klasik filmlerin devamlarının başarısızlığına bağlanmıştır.
Filme puanım: 3.5

Philadelphia
1993 yılı yapımlı bu eydis konulu ibne filminde başsrolü tom henks ve denzıl waşingtın portakalı paylaşıyor. Tom henks'ın sevgilisi rolünde antonyo banderas'ta filme renk katıyor. Neyse efendime söyliim. film başarılı bir avukatın çalıştığı hukuk bürosundan, eydis olması yüzünden atılmasıyla başlıyor. Çünkü hastalık öncesinde, eydisli olan arkadaş ve hukuk bürosu sahibi iyi anlaşıyorlar. Avukat hastalığı yüzünden atılıp, buna anlam veremeyince, şirkete dava açıyor ve olaylar gelişiyor.

Film çekildiği dönem göz önüne alınarak bakılırsa, 1993den bu yana çekilen bir çok ibne konulu filmi bile alt ediyor. Sade konusu, toplumsal mesajı her halükarda tüm insanları sikertiyor. Filmin din, dil, ırk ayrımcılığı ve cinsel ayrımcılık gibi konulara çaktırmadan parmak atarken izlediği kaliteli yol ve kaliteli diyalogları, filmin tarafsızlığını fazlasıyla gösteriyor. Kesinlikle izleyin ve bişiiiiler öğrenin.
Filme puanım: 10.0

Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana - Lock, Stock And Two Smoking Barrels
Filmin öncelikle çok güzel bir kurgusu olduğunu ve hatta bu kurgusu sayesinde filmin direktmen 10.0 puan alması gerektiğini söyleyebilirim. Onun dışında, filmi yalnız izlemeyin derim. Çünkü film tam bir mafya komedisi ve bol küfürler var. Sevdiğiniz bir iki arkadaşınızla oturup çok çok çok güzel zaman geçirebilirsiniz.

Filmin içinde geçen olaylar sayesinde; hayatın aslında düşünüldüğü kadar karmaşık değil, anlaşılmayacak kadar basit olduğunu anlayabilirsiniz.
Filme puanım: 10.0

Sıkıysa yakala
Film yeni yetme bir ergenin, gözünü açıp kendini bi anda alaverinin dalaverenin içinde bulmasını anlatıyor. Ama öyle bi alavere dalavereki adı dünya çapında anılıyor ve arananlar listesinde ilk sırada yerini alıyor. Aslında yaptıklarının hepsi sadece yalnızlığından ve kimsesizliğinden yapıyor. Hayatta dayanabileceği hiç kimsesi yok. Filmin o son sürat devam eden hızlı bölümleri, kendini sonlara doğru işte bu yalnızlık hissine bırakıyor ve zaten o bölüm izleyiciye çok da iyi yansıtılmış. Ayrıca kesinlikle izlenilmesi gereken filmlerden biri diyorum. Ama toplumsal mesajı çok fazla derin olmadığından puanım düşük olacak.
Filme puanım: 4.3

22 Şubat 2011

Allahtan neden korktuğun değil, allah'ı neden sevdiğin önemli

Sıkıntılı günler geride mi kalıyor, nedir anlamadım ama bu aralar güzel şeyler oluyor. Mesela geçen gün ablam durduk yerde, tutup para gönderdi ve bende koştura koştura kiramı falan ödedim. Hayır bide hiç beklemiyordum, azcık duygulandım falan. Hatta bi ara gözlerimden iki damla yaş gelcekti de, tuttum kendimi "erkekler ağlamaz" dedim kendi kendime ve taş kesilip durdum. Kiralarımı filan ödedim, bide yetmedi bi adet de çamaşır makinesi aldım. Gerçi gönül isterdi 5-10 tane çamaşır makinesi alıyım, sonrada karşısına geçip onları dönerken izliyim, ama işte gönüllük işler değil bunlar. Hem onca çamaşır makinesini ne yapcam ki?? Deli miyim neyim onca lirayı çamaşır makinelerine yatırayım.

Onu bunu boş ver de çamaşır makinesini alınca hoop diye ilk işim tüm kirli çamaşırlarımı yıkamak oldu. Bide çamaşır makinesi dönerken çok tatlı lan =) Neyse zaten bende giysilerle yıkanmaktan bıkmıştım. Aslında giysilerle yıkanmaktan bıkmamıştım, giysilerle tek başıma yıkanmaktan bıkmıştım. Hani biri olsa giyinik giyinik duşun altına girip,  tükrüklü tükrüklü yiyişerek, üzerimizdekileri çitilesek falan ne güzel olur ama yok işte amınakoyiiim.

Ya neyse şimdi şu fanta zilerimi bi kenara bırakıyım da, bu aralar olanları anlatıyım. İşte kiraları ödedim, makineyi attım eve, bide benim teeee 7 yıl önce 1-2 ay çıkıp, sonra parası yok diye ev arkadaşlarımın ısrarıyla ayrılmak zorunda kaldığım ve bi daha yüz yüze hiç görüşmediğim biri vardı onunla iletişmeye başladık. Gerçi çocuğun adı soyadı kolay olduğu için hep aklımdaydı. O yüzden yılda bir falan, adını soyadını yazıp sonuna @mynet.com ekleyip "nasılsın" diye mail atıp soruşuyorduk. Sonra bi ara facebook da ebemi de bulunca, dedim bakıyım bu çocuk da varmıdır. Adını soyadını yazdım ve hooppadanak buluverdim. "Nasılsınların" biri gidip, biri gelirken bizim muhabbet ilerledi ve çocuğun, bu arada ibneliği bırakıp tam bir sofu olduğunu öğrendim. Hayır lafta falan değil, cidden sofulaşmıştı. Kullandığı kelimeler, konuşma tarzı, hitabı falan. Hatta facebook profilinde sürekli "yasin-i şerif suresi, ihlas süresi, nazar duası, karınca duası, fatiha suresi" falan paylaşıp duruyor. Zaten benimle olan muhabbetide çok sınırlıydı. Ben bunu böyle görünce dedim, bari biraz uzak durayım, sofuluğunu bozmıyım.  O arada bazen mesaj falan atıp sordukça ben uzak durdum ve sonra iyice kendimi soğutup bi ara hiç görüşmedik.

Sonra öyle böyle derken bi kaç gündür facebook'dan tekrar görüşmeye başladık ve her zamanki olduğundan daha yakın davranmaya, bazı kelimeleri daha sık kullanmaya başladı. Mesela o bana "seni özledim" falan yazdıkça, ben "uzak durayım" dedim ama baktım olmuyor. Zaten malın tekiyim sonra biraz yumuşamaya başladım ve o böyle kelimeleri daha sık yazdıkça, kevaşeler gibi gülücük smileyleri atıp, "sağol" falan çekmeye başladım. Sonra muhabbet biraz ilerleyince, özledimler çoğaldı ve bana resmini gönder falan dedi ama göndermedim, dedim başka zaman falan. Sonra buluşalım deyince tamam dedim. Ama buluşursak ve sofuluğunu elinden alırsam ne olacak?? Lan ciddi ciddi düşünüyorum "allam sofuyu günaha sevkedersem belamı vercek misin? yoksa sofu kendi işleyeceği günah yüzünden belasını bulacak mı?"

İşte bu din iman işleri hep kafamı karıştırıyor, yoksa onun dışında bi sıkıntı yok. Gerçi bazen kafam karışmasın diye içimden "allah yok, din yalan" demek geliyor ama sonra "ulan için rahat olsun diye allah'ı mı yok sayacaksın, dinimi yalanlayacaksın" diye düşününce duruyorum. E zaten asıl iki yüzlülükte budur bence, çünkü kişi içinde yaşadığı büyük depremleri ancak onu durduran, durmasına neden olan şeyleri yok sayarak aşabiliyor.

Aslında ben bu "allah yok, din yalan" olayını yıllar önce yapmıştım. Tabii o zamanlar 18ime yeni basmış bir devedikeniydim. Eşcinselllik, sex, alkol, siktiri boktan olaylar falan ve hatta kendini bi bok sanan insanlar arasına düşünce, ne oldum delisi yerine ne oluyorum delisi olmuştum. Bar köşelerinde Allah yok, din yalan sloganları eşliğinde kucaktan kucağa dolanırken, geceyi de en son kucağına oturduklarımın yatağında noktalıyordum. Hiç bir şeyin anlamı yoktu, her şey boş ve anlamsızdı. O zaman görüştüğüm insan denilen canlıların hepsinin tek ortak düşüncesi, sexdi ve sex için yaşın, cinsiyetin hiç bir önemi yoktu.

Bende o itlerin, 50 yaşına gelmiş yiyecek yarrak bulamayan karıların, godoşların arasına dalıyordum. Kimim ben sorularını henüz sormamıştım kendime, ne yapıyorum soruları hiç bir zaman kafamdan geçmemişti. Sadece anlık mutluluklar yaşıyordum ve tam bir boşluğa düşmemek için de, önümde dal gibi sallanan her yarrağa sımsıkı sarılıyordum ve kuş yuvası görünen her göte başımı sokup nefessiz kalıncaya kadar sabahlıyordum.

Her zaman lüks yerlerde sikişmiyorduk, bazen rutubetli odalar, çöplük evler veya yıkıldı yıkılacak gibi duran rum evleri. Yada o gece evde olmayan anne babaların, çocuklarına teslim ettiği boş evlerdi. Hele o boş evlerden çıkarken, sperm kokusunu gidermek için neler yapmazdıkki. İğrenç miydik, iğrençmiydim, iğreç olan kimdi?? hiç bir tanımlama sikimde değildi.

Ama o anlarda bazen sex yaparken "ya allah beni bi yerden izliyorsa ve şimdi bana bakıp halime üzülüp, ağlıyorsa" diye düşünmüyor değildim, ama kalkan sikin allahı olmuyordu. Zaten onu yok saymıştım ve bir kaç saniye sonra allahın beni izlediği düşüncesi, kendini "siktir lan allah yokki, olsa bide senin sikişini mi izleyecek, senin bu rezil sikişlerini izleyip insanlıktan çıkmış şu haline mi göz yaşı dökecek" diye içimden kendi kendimle konuşup, bu düşünceler sonrasında omzumdaki bacaklara daha bir abanıyordum.

Zaten bi yerden sonra teke tek sevişmeler yetmemeye başlamıştı. Her defasında 1 kişi daha geliyordu yatağa ve bazen kimin elini tuttuğumdan çok, artık kimin gözlerine baktığımı da bilmiyordum.
Oysa bunu istememiştimki ben, oysa bu aradığım şey değildi. Zaman geçtikçe oysalarım artıyordu ve sonra bi gün durdum. "Köpek herif ne yapıyorsun, allahın yoksa böylemi olacak, böylemi yaşayacaksın? dön bi bak nerdesin, kimlerlesin, ne bok yiyorsun, ne bokların içindesin ve senin başın hala bokun içindeyken yaptıklarına bak. Orospuçocukluğu yapmana gerek yok, dur artık bi sakinleş." dedim kedime.
Sonra işte durdum ve biraz daha sınırlı şeyler yaşamaya çalıştım. O zamanlar genç olmak işte böyle bir şeydi sanıyordum ve açıkçası allahı yok saymış olmak bana bunları rahat rahat yapabileceğim fikrini vermişti. Çünkü hesap verdiğim, vereceğim bir inanç yoktu, kimse yoktu, cennet veya cehennem denilen bi yer yoktu. Ölünce toprak olup gidecektim. O aralar böyle düşünüyordum ve açıkçası herşeyde sınırsızdım.

Neyse işte sonra o bocalamaları yaşadığım aralarda, bi gün durup biraz düşününce "allah yok, din yalansa neden hala huzursuzsun" dedim kendi kendime. Sonra "allah var, din var ve sende varsın. Ama sen yok saydın diye allah yok olmayacak, o yine orada bi yerde göremediğin ama hissettiğin bi yerlerde olacak. Dur biraz artık, çeki düzen ver kendine." 

Sonra bunun gibi milyonlarca düşünce geldi gitti. Kafayı yiyecek gibi oluyordum o zamanlar. Sonra zamanla, kedime göre daha düzgün düşünmeye başladım. Evet zamanında büyük boklar yemiş olabilirsin, zamanında yalayamayacağın kadar tükürmüş olabilirsin ama bunları aşmak, tekrar allaha dönmek imkansız değilki. Çünkü allahın büyüklüğü senin yaptıklarını, neden yaptıklarından çok, şu anda hissettiklerinle ilgilenmesinden dolayıdır. Çünkü allah senin, teee o zamanlar yediğin yarraklarla ilgilenmiyor, sadece şu an bulunduğun durum içinde ne hissettiğinle ve samimi olup olmadığınla ilgileniyor. Allah tarihi değil, geleceği değil, şimdi ne düşündüğünle ilgileniyor. Allahın büyüklüğü şimdiyle ilgilenmesinde, yaptıklarınla veya yapacaklarınla allahın büyüklüğünü anlayamayacaksın. Allahı sadece şu an da bulunduğun ruh hali içinde, kendine samimi olarak, kimseden etkilenmeyerek, sadece kendi iç dünyandan gelen seslere kulak vererek anlayabilirsin. Durdum ve işte bu dedim. Evet ya, işte buydu. Allah tüm olan bitenlere karşın, şu an ne hissettiğinle ilgilenir, ne hissederek yaşamış olduduğunla değil. Ne hissederek neyi yapmış olduğunla ilgilenmez.

Sonra işte zamanla arkadaş çevremi biraz daha seçici olarak oluşturmaya başladım. Bu sayede biraz daha sade bi çevrem olmaya, beni de daha çok rahatlatmaya başladı. Ama zamanla tüm seçiciliğime rağmen yapayalnız kaldım. Ve yalnızlık ne kadar zordur bilir misin??

Ya bi dakka konu nerden nereye geldi. Dur bi dakka toparlıycam. Amanın durun durun, neler yazdığıma bakıyım da, konuyu bağlayıp kapatıyım artık.

Hah tamam çocukla buluşmaya karar verdik. Çocuk diyorum ama işte 30 larına merdiven dayamış falan yani. O yüzden siz benim ona çocuk deyişime bakmayın. Ya onu bunu boş verinde, yalnız şundan eminimki ben onunla sokak ortasında bile buluşsak ve adam hoşuma giderse sofuluğuna falan bakmam, yanak yanağa öpüşürken hemen yapışırım dudaklarına filan. E çünkü facebook daki resimlerine bakıyorum, böyle biraz kilolu falan ve zaten yaşı benden bi kaç yaş büyük, 7 yıl önce boyu zaten benden uzundu, 7 yılda boyu hepten uzamıştır falan diye düşünüyorum ve bi yandan tüm bunları düşününce ne bok yiycem diye düşünmüyor değilim. 

Bugün buluşucaz ve azcık heycanlıyım. Hani heycan değilde, başka bi duygu ama işte ne biliyim başka bir şeyler olacak gibi. Doğrusu bi yandan da sofuyu yoldan  mı çıkarcam, sofu mu beni yoldan çıkarcak diye düşünmüyor değilim. Ama işte buluşcaz her halükarda. Yalnız sofu 7 yıl önce iyi çocukdu, kalbi pırıl pırıldı. Ama işta parası olmadığı için arkadaşlarıma yaranamamıştı. Keşke paralı pullu olsaydı da arkadaşlarıma yaranıp biz uzun süre çıkmış olsaydık. Hem belki onun sayesinde bazı şeyleri yaşamamış olurdum. Ama şimdi nasıl biri olmuş hiç bilmiyorum. Belkide fotoğraflarında iyi göründüğü için böyle heyecanlanıyorum, ama aslında çirkinlerin fotoğraflarda süper çıkması gibi bir doğa kanunu varya, hah işte ondan da korkmuyor değilim. Zaten yakışıklılarda fotoğraflarda çirkin çıkarlar. Ah keşke herkes fotoğraflarda olduğu gibi çıksa. Neyse artık kesiyim de işe döniyim. Sabahtan bu yana nette dolanıp cızırdadım, şimdi biraz iş yapıyım.

17 Şubat 2011

Erkek dediğin

Bunu teee ne zaman yazıp notlarımın arasına atıp tarihini ve saatini şöyle yazmışım: 25.07.2005 saat: 19:36
Erkek dediğin biraz acıya bulanmış olmalı,
Gözünden yaş, yüreğinden sıkıntı eksik olmamalı.
Uzaklara, çook uzaklara dalıp gitmeli
ve o dalgınlıkla derinden öyle bi of çekmeliki, tüm engeller yerle bir olmalı...

Elleri nasır tutmamış bir erkek mi olur?
Alnında yazgısı değil,
Yılların acımasızca attığı kırışıklıklar olmalı.
Saçları kırlaşmış olmalı
ve aynada kendine baktığında, hayata daha sıkı sarılmayı her gün yeniden öğrenmeli.
Ve erkek dediğin  biraz anadolu gibi olmalı
Anı karmaşık yaşamalı, günü kocaman bi hiç olarak geçmişte bırakmalı...

Ve erkek dediğin hep sevmeli
Sevilmese bile, sevdiğinin yanında zorla yürümeli
Yüreği ezik olsada, başı daima dik durmalı.

15 Şubat 2011

Yalnızlık; evin kapısını anahtarla açmaktır, mutfağa gidip 2 yumurta kırmak ve 1 ekmeği 2 günde bitirmektir

Şimdi ofisteyim, pencereden büyük işler yapacak adamlar gibi dışarlara, çok uzaklara falan bakıp, dalıp dalıp gidiyorum. Ama aslında bi yandan elimdeki kahve fincanıyla oynaşırken, diğer yandan gelecek ayı nasıl atlatacağımı düşünüyorum. Çünkü 2 kiram üst üste bindi, bakalım önümüzdeki ay ne bok yiycem. Gerçi sağolsun ev sahibim sesini çıkarmıyor, hatta ses çıkarmadığı halde faturalarımı falanda düzenli ödüyor, ama karı yarın öbürgün "allah yarattı" demeden kapı önüne koyarsa da bişi diyecek halim yok. Hani ben karının yerinde olsam, kendimi çoktan kapı önüne atmıştım. Lan karıya bi kuruş koklatmadığım halde bide bana hala pasta, börek, yemek, çörek getirip durmuyor mu, ayyy allahım yerin dibine girip girip çıkıyorum.

Yalnız tüm bunlara, yani evde parasız yaşamaya alışmadım değil. Ohhh dersin sanki paşa babanın konağında yaşıyorum. Akşamları kendimi eve atıp, kıçı kırık çekyatımda siki taşşağı yayarak bi oturuş şeklim varki gören sanki cennette yaşıyorum sanır. Böyle dünyevi arzulardan arınmışım gibi bi oturuş tarzım falan da var, sanki o oturuşun ardından cennetten yakışıklı huriler hizmetime koşuşturacaklar gibi bir hava sezinlenilebilir. Gerçi yatak diye kullandığım çek yat artık benden bıkmadı değil. Zaten kırık döküktü, şimdi altımda hepten pestil oldu valla. Zaten kendimi eve atar atmaz, hemen uzanan bi tip olduğum için genelde başımı koymak için kullandığım ama aslında ayaklarımın altından eksik olmayan yastığın rengini ben bile unuttum. Iyyyy kendi yastığımdan kendi midem bulanıyor valla. Hani daha önce biri çıkıp "terim ve saçlarımdaki kepek bi yastığın rengini bu hale getirir" deseydi inanmazdım. Ama artık kendim şahit olduğum için inanıyorum.

Lan bide yüz havlum var. Ayyy allahım yüz havlusu demeye bin şahit lazım. Banyodan çıktığımda duş havlusunun yumuşaklığına alışamadığım için, yüz havlusunu götümü, sikimi, taşşağımı falan kurulamak için kullandığımdan dolayı, o da beyaz rengini kaybedip sarıya çalmaya başladı. Gerçi onu da evde çamaşır makinası olmadığı için, haftada bi gün koca karı rolüne bürünüp çamaşırlarla beraber duştan sonra elde yıkıyorum ama temizlik falan nerdeeee. Duştan sonra havluyla kurulanıp yıkıyorum da, elbiselerimi falan bazen sırf su faturası fazla gelmesin diye daha duştayken, yani üzerimdeyken kendimle beraber yıkıyorum. Lan bide elbiselerle beraber yıkanırken, elbiseler öyle bi ağırlaşıyorlarki dersin altlarında ezileceğim. Hani böyle karabasan derlerya, öyle bi ağırlık çöküyor üstüme. Böyle elbiseler, karabasan olup, beni aşşağı çekiyorlar resmen. Ama tabii onlarla beraber yıkanırken güzel şeylerde hissediyorum. Mesela sırf elbiselerle yıkanırken kendi kendimden tahrik olmuyor da değilim. Valla giyinik halde duşa girip ıslanmaya başladığım ilk anda, sikim falan kalkıyor taş gibi oluyor maşalla. Sonra zaten dayanamıyorum, suyun altında fermuarı açıp sikime öyle bi asılıyorumki o andaki orgazm gerçek bi sevişmenin bile kat kat daha fazlası oluyor. Ama tabii boşaldıktan sonraki o salaklık yapmış olduğunu düşünme hissini fazla takmamak lazım. Yoksa bi daha giyinikken biraz zor duşa girersiniz.

Ya neyse onu bunu geçiyim de, bu ay bi numaralar yapıp kiralarımı ödedikten sonra ilk işim eve çamaşır matinesi almak olacak. Çamaşır makinasını eve atıp çalıştırınca, otisitik çocuklar gibi karşısına geçip saatlerce izlemeyi de düşünmüyor değilim. Böyle o dönsün, bende karşısında zevkten kare, üçgen, altıgen falan olayım.

Ya neyse onu bunu boşverin de, sanırım ben koca bi çöplük olmak yolunda ciddi adımlarla ilerliyorum. Ama ne yapıyım seviyorum böyle yaşamayı falan. Düşünsene ooohhh eve geliyorsun çorapları bi kenara, pantolonu bi kenara atıyosun. Tişörtü ne yapacağını bilmiyosun ve sikin taşşağın açık o yana bu yana dolanıp duruyorsun. Gerçi bu elbiseleri bi kenara atma işleri sonrasında, bazı sabahları çorabın tekini önceki gece yapılan makarna tenceresinin içinden falan çıkabiliyor ama olsun. Sonuçta çoraplı makarna diye de bir şey var bu dünyada. Lan bide, yıllardır yalnız yaşıyorum hala makarna yapmayı öğrenemedim ona yanarım. Makarna yapmak için, tanıdık, eş dostu, sağı solu arayan bi ben varım her halde. Hatta bi keresinde de "makarna nasıl yapılır" diye daha 2 gün önce tanıştığım bi piçi aramıştım. Makarna yapımını adım adım tarif ettikten sonra adam bana "ben seni 2 saat sonra tekrar ararım, eğer telefona cevap verirsen iyisin, telefona cevap vermezsen ölmüşsündür. O yüzden adresini ver ambulans falan yollarım" demişti. Bende sırf adamı atlatmak için "tamam, şimdi text mesaj olarak kaydediyorum, bi fenalık hissedersem, gözlerimi kapamadan hemen önce adresimi sana mesaj atıcam" demiştim.
Sonra baktım, bi türlü makarna yapmayı öğrenemiyorum, öyle gelişi güzel yapıp "yemeye çalışıyorum".
Yemeye çalışıyorum diyorum, çünkü yaptığım makarnayı köpeğin önüne bıraksam o bile yemeyip beni; ana bacı, kardaş bırakmadan siker atar bi kenara. Ama bunlar bi yana, en güzeli de yumurta yapmak. Böyle alıyosun eline 2 yumurta, kırıyosun tavaya, alıyosun ekmeğii banıp banıp yiyosun. Ohh maşallah değmeyin keyfime. Zaten ne yersen ye gideceği yer ve çıkacağı yer aynı değil mi?

Ama şimdi bunları yazarken düşündümde bunların hepsi yalnızlıktan kaynaklanıyor lan. Zaten "yalnızlık; evin kapısını anahtarla açmaktır, mutfağa gidip 2 yumurta kırmaktır, 1 ekmeği 2 günde bitirmek" değil midir?
İnsan hep böyle yalnız yaşayınca, evde düzen mi kalır, bi sikim mi kalır.

9 Şubat 2011

Doğruluk, doğrulu, doğru, doğu, doğ, do, d

İnsanların, ceplerine girecek paranın miktarına göre "doğru"luklarının değiştiğini öğrendiğimde 13 yaşındaydım ve şahit oılduğum olay karşısında şok olup bir hafta boyunca kendi içimde bunu tartışıp durmuştum. Sonrasında; doğru denilen şeyin asla var olmadığını kabullenmiştim. O  kabullenme aşamasından doğrunun hiç bir zaman var olmadığını ve doğru kelimesinin sadece insanlar tarafından uydurulduğunu söylemiştim kendi kendime. Sonra büyüdüm serpildim, pardon serpilemedim hep o 13 yaşımdaki boyda ve kiloda kaldım, ama işte götümden, kulağımdan, koltuk altımdan, sikimin etrafından, burnumun içinden falan kıllar etrafa saçıldı. Hatta kulağımın içinde bile kıllar çıktı. Sanırım kılda hakkaten keramet var. Gerçi götte çıkan kılın osuruğu paraçalara bölüp sesini yoketmeye yaradığını biliyorum ama kulaktaki kılın ne işe yaradığını hala anlamış değilim. Bunun yanında amcık, sik ve taşşak bölgesindeki kıllarında kişinin sexiliğini artırdığını söylememe gerek yok. Hele birde koltuk altı kıllı erkek öpülür, yalanır yutulur cinstendirya neyse.
İşte 13 yaşında aklım yettiğince düşünüp doğrunun olmadığını kabullenmiştim. Ama sonra işte aradan 13 yıl daha geçti ve bugünlerde doğruluk gibi kelimeler falan yine kafama takılmaya başladı. Mesela düşünüyorum; kime göre doğru, neye göre doğru? hangi bilime göre, hangi kültüre göre doğru, hangi yaşa göre doğru, hangi cinsiyete göre doğru? Kimin doğrusu.
Evet işte bugünlerde yine doğru kelimesini düşünüyorum ve görüyorumki doğruluk diye bir şey gerçekten yok. Sadece çıkarlarımıza göre kabul ettiğimiz olaylar, cümleler var. Diğerleri hepsi siktiri boktan şeyler işte.
Tek doğru varsa oda DOĞRU diye bir şeyin olmadığıdır. Ama işte bunuda doğru sayamıyoruz, çünkü doğru diye bir şey yok. Böylece kafayı yemeye devam ediyoruz.

7 Şubat 2011

10defa üst üste izlenecek filmler (3)

Çok bilmiş, fazla izlemiş gibi film önermeye devam ediyoruz. Baştan okumak için tırtıkla

Pan'ın Labirenti

Film kendisini çocuk filmi gibi algılatsada, bazen algıların insanları yanılttığını hatırlatmak isterim. Filmde istediğini elde etmenin yolunun, aslında sadece çok istemekle alakalı olmadığını, aksine onun için ciddi bir bedel ödenmesi gerektiğini çat diye insanın önüne atıyor. Aslında masumiyetin ne olduğunu ve insanın içinde gerçekten bir canavar mı, yoksa bir melek mi olduğunu ve bu canavar veya meleğin ortaya çıkışınında kişinin yaptıklarıyla alakalı olduğunu söylüyor.
Filme puanım: 7.2

Yapay Zeka
Konusu gelecekte geçen film, sevilmeye programlanan çocuk görünüme sahip bir robotun etrafında geçen olayları anlatıyor. Filmde gelecek pek iç açıcı olmasada, sevgi için "sevmeye" programlanmış insan görünümlü bir robotu bile durduracak hiç bir şeyin olmadığını görmek insanı mutlu ediyor. Masumiyetin ne kadar değerli olduğunu, sevgi beklentisinin asla vazgeçilecek bir duygu olmadığını kemiklerinize kadar hissedebileceğiniz ve benim gibi birazda karı kılıklıysanız ağlayabileceğiniz bir film. Film aslında, çocukların ihtiyacı olan tek şeyin sevgi olduğunu, biraz daha ileri gidersek aslında sadece ilgi ve sahiplenilmek olduğunu görüyorsunuz. Neyse işte filmi muhakkak izleyin, hatta yalvarırım izleyin.
Filme puanım: 9.4
Temel İçgüdü 1-2

Film sexi bir kadın yazarın romanlarına konuk etmek için işlediği cinayetleri anlatıyor. Gerilimin hiç bitmediği, maykıl daglıs'ın, şerın ston'u götünden siktiği müthiş film. İzleyin ve neden sex yaptığımızı, sex de daha fazla zevk almak için neler yapabileceğimizi görün.
Devam filminin de güzel olmasından dolayı filme puanım 8.3

Zuzuların Sessizliği

Antoni hopkins ve julien mor'un muhteşem oyunculukları, sanatçı kimlikleri bir filme bu kadar mı yakışır aa dostlar. Film gelmiş geçmiş tüm psikolojik filmleri sikerttiği yetmezmiş gibi, sinema denilince akan suların aktığı yönüde değiştirmiştir. Tabii sadece bu olmamıştır, benimde hayatıma anlam katmam gerektiği ve aslında kendimi bulmam gerektiği fikrini aşılamıştır.
Korkmayın lan adam kesip yemiyorum, ama herkesinde psikanalizini yapması gerektiği fikrine bu filmde kapıldım ve böylece günlük tutmaya başladım. sonra günlükleri korumanın zorluğundan hepsini tutup bi güzel koliledim ve çöpe atttım (yaklaşık bi 10 tane kalın günlük) günlükleri çöpe attıktan sonra uzun süre boşlukta sallandım ve sonra işte bloglarla tanıştım ve blog tutmaya başladım.
Neyse filme dönecek olursak, muhakkak izleyin ve filmin gerilimini, sanatın gerçekliğini, insan psikolojisinin önemini ve insanın en zayıf ile en güçlü yönünü görün.
Filme puanım: 10.0

300 Ispartalı

Geçmiş yüzyıllara ait efsanelerin, efsane olabilecek şekilde filmlerinin çekilemediği günümüz sanat dünyasında bu film için ayrıcalık tanınabilir. Filmde kazanmış olmak için, ölmeyi göze alan 300 spartalının, binlerce savaşçıya baş kaldırması konu ediliyor. En sonunda ölmüş olsalarda, filmin sonunda aslında kazanan kimdir? sorusunu akla getiriyor. Zaten spartalıların efsane olduğu göz önüne alınırsa kazananın kim olduğunu görmüş olacaksınız.
Filmin o muhteşem görselliği, filmdeki 300 spartalının aslında kaybedenler olmadığına inanmak duygusunun bu kadar inandırıcı bir şekilde seyirciye aktarılmış olması filme verilecek puanı yükseltiyor.
Filme puanım: 8.3

Monster - cani

Film aslında bi lezbiyen filmi olmasının ötesinde, insanın hayattan sürekli dayak yiyip, yalnızlıkla kanka olunca neler yapabileceğine çok güzel bir örnek. Filmin gerçek hayattan alınmış olması, aslında en büyük derstir. Allah kimseyi yalnız bıraktırıp, yanlış işler yaptırmasın diyor ve filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
Filme puanım: 9.2

Kelebek Etkisi

Film aslında o kadar güzel bir tespitte bulunmuşki, bi an durup baktığın zaman, hayatın kargaşası arasında önemsizce aldığımız kararlar sonrasında yaptıklarımızın, geleceğimizi nasıl etkilediğini göz önüne seriyor. Kararlarımız sadece bizi mi ilgilendiriyor, yoksa başkalarını da aynı derecede etkiliyor ve ilgilendiriyor mu? İzleyiciye bunu düşündürtmeye odaklı olan film, sürekli insanı mallaştıran bi seviyede ilerliyor.
Filme puanım benzersiz konusu ve oyunculukların güzelliği ve ayrıca filmin ilerleyişinden dolayı: 10.0

Devamı için tırtıkla

4 Şubat 2011

Hesaplamalarıma göre 7 turistle daha yatarsam ingilizceyi sökmüş olucam

Salı günü arkadaşlarla Taksim'de biraz sürttük ve saatler ilerleyince ben eve gidiyorum deyip Tek Yön'e kaçtım. Allahtan bu sefer, önceki seferlerim gibi erken gitmemiştim, aksine bayaa bayaa geç gitmiştim ve saat 01:00 di. Aslında amacım birileriyle yiyişmek değildi, sadece ibnelere has bi ortamın havasını doyasıya solurken olanları izlemek ve bu hafta içi sakinliğinde öyle kafayı siken müzikler eşliğinde sallanıp durmaktı. Valla bazen müziğini beğenmesemde bara girince kopuveriyorum. Ama oraya has bi olay bu. Neyse işte böyle aldım içkimi salına salına içiyorum, havamdan da geçilmiyor. Sanki dersin barın sahibiyim. Sonra bu havalı halimle böyle dolanırken birini gördüm. Burnu benimki gibi büyük ama domuzcuk burunlu, dudakları angelina kolie gibi kalın, hafif kirli sakallı ve boyu tabikii benden 10 cm kadar uzun. Ama boyunu geç bi göbeği var o biçim. Böyle yemede yanında yat. Çocuğu da ilk dafe görüyorum, daha önce takılan biri olsa tanırdım  ve hatta yiyişmiş olurduk ama ııh değildi. Yanında da 2 arkadaşı daha vardı. Böyle biz arada bakışıp göz kırpıyoruz birbirimize ve o bana daldıkça dalıyor.

Bende zaten bu aralar, kimseye yüz verme diye tutan inadımı devam ettirdiğimden dolayı yanına gitmedim ve onun gelip benimle konuşması için, böyle uzak durup onun bana bakmaya devam ettiği gibi bende bakmaya devam ettim. Biz bu durum içinde böyle 2 anaokulu çocuğu gibi bakışıp bakışıp dururken, Azrail geldi ve birbirimizi sorduk. Nasılsınlar havada uçuşurken, ben lafı değişitirip "geçen gece çok güzeldi, teşekkür edemedim, şimdi teşekkür ederim" dedim. O da "gülümseyip önemli değil" dedi. Sonra 1-2 saniye kadar göz göze takılıp kaldık ve o arkadaşlarının yanında gitti. Arada gelip geçerken bakışıp gülümsüyorduk ve doğrusu ben o anlarda içimden "keşke bu gece de beraber olsak" deyip duruyordum. Böyle söylüyordum ama işte sazanlığı bıraktığımdan dolayı gidip söylemiyordum da. Hani söyleyince kalitem düşer diye korkuyordum. Çünkü daha önceki yüzlercesine hep ben atlıyordum ve bugün dönüp baktığımda hiç biriyle adam gibi bir muhabbetimiz olmamış. Hatta barda karşılaşınca bile yüzünü dönüyorlar. Sanki önceki gece yaptıklarımızdan utanıyorlar gibi. Oysa utanılacak bir şey yapmamıştık ve aklı başında 2 ibneydik. Ha tutar selam vermezsim ama böyle ananı sikmişim gibide uzak kaçmazsın değil mi??

Neyse işte durum böyle olunca bende işte ağır olmaya başladım. Yani karşımdaki kişiye ne kadar ölsem, bitsem de, kendisi gelip selam vermeyinceye kadar artık gidip selam vermiyor ve saatlerce öyle mal mal bakışıp duruyoruz. Gerçi bazen bu mal mal bakışmalardan sıkılıp dikkatimi başkasına veriyorum ve onunla artık ilgilenmiyorum bile. Ama sonuç olarak böyle davranmaya kararlıyım, çünkü gelip selam verince falan kendimi inanılmaz iyi hissediyorum. İçimden işte böyle ayağıma geleceksin ve yalvaran bakışlarla muhabbet etmeye çalışacaksın diyorum.

Neyse bu aralar ruh hallerim böyle olunca götümün çok kalkık olduğunu söylememe gerek yok değil mi? Bu domuzcuk burunluyla bakışmayı Azrail'le olan selamlaşma yüzünden kesip başka yere geçince, çok geçmeden o ve arkadaşları da hemen karşıma gelip ellerindeki içkileri yudumlarken bana bakıp bakıp konuşuyorlardı ama müzikten ve mesafeden dolayı duyamıyordum. Sonra bu hal içinde biraz devam edince domuzcuk burunlu geldi ve "hi" dedi. O böyle deyince bende içimden "anan ammı" deyip mal mal yüzüne bakıp kaldım.

Çünkü ben onu türk sanıyordum ve hatta sırf bu yüzden uzun uzun bakışmıştım.Hani türk olmadığını bilsem, 2 saat bakışmazdık. Gerçi onda da hiç öyle turist havası falan yoktu, çok rahattı ve hiç öyle "dövizler bende oluumm" havasında dolanmıyordu. Yaşı genç, dudağında burnunda pirsing falan bokum gibi şeyler yoktu, pantolonunun yanından aşşağı sarkan zincirler yoktu, sıradan dizler yırtık bi kot ve bi tişört vardı üstünde. Üstelik saçları da aşırıya kaçmayan bi şekilde düzenli ve bakışları ne yaptığından emin gibilerdi. Ayakkabıları bile markasızdı hani öyle kendini 100 metre öteden belli eden ayakkabılar değildi. Ama işte demek öyle uzaktan bakmakla olmuyor, zaten "hi" deyince ben sus pus olup kalmış, içimden "anan ammı" derken, bunları düşünüyordum ve bi, anda toparlanıp en tatlı gülümsememi takınıp kırıtarak "hi" dedim. Ellerimizi uzatıp merhabalaştık ve ingilizce bilip bilmediğimi sordu, bende " ay dont now engliş" dedim.

Ben böyle diyince suratı asıldı ve "okey" dedi ve arkadaşlarının yanına gidip beni göstererek konuşmaya başladılar. O anda biraz daha yakınlaşmışlardı ve müzik değiştiğinden dolayı onları duyabiliyordum. Bi ara bana bakarak "straight" falan dediklerini duydum ama bi anlam veremedim. Sonra 10 dakika falan böyle bu hal içindeyken geçti ve onun sürekli bana durup bakması hala kesilmemiş olunca bende yanına gidip "wat iz sor neym" dedim. Ama adını sorduğumu anladı ve "ben domuzcuk burunlu" dedi ve sustu. O susunca ben mal gibi kala kaldığım için içimden "hay senin ananı avradı sikiyim, sende benim adımı sorsana hayvan" dedim ve onun sormama inadını görünce " may neym iz hayat erkeği" dedim. Ama piç hiç bir şey söylemedi ve sonra bi ara ağzından "okey" lafı çıktı. Bunu duyunca gülümseyip, arkadaşlarına baktım ve onun kulağına doğru uzanıp "nays tu mit yu" dedim. Amcık ağızlı benim bu lafımdan sonra dile geldi ve "nays tu mit yu tu" deyiverdi. Baktım ağzından lafı kerpetenle alıyorum bende "okey" deyip gülümseyerek yanlarından uzaklaştım ve bir kenarda sallanmaya devam ettim.

O arada onlar bana bakmaya ve konuşmaya devam ediyorlardı. Sonra aradan bi yarım saat geçince onlar bardan çıkıp gittiler ve biz Azrail'le bi kaç defa bakışıp gülümsedik. Oysa ne çok istiyordum bu gecenin Azrail'le olmasını, ama işte bende gidip bunu söyleyemiyordum. Hani yok falan derse veya bi bahaneyle red ederse yıkılırdım. O yüzden öyle gülümseyip durduk ve bu hal içinde aradan bi yarım saat falan geçmiştiki domuzcuk burunlu çıka geldi. Bardan birasını alırken bana bakıp hesabını ödedi ve sonra gelip karşımdaki masaya dayanıp bakmaya devam etti. Bende tamamen ona döndüm ve bayaa bayaa iç içe düşecek şekilde uzun uzun bakıştık. Sonra ben duvara iyice dayanadım ve elimi duvara vurup yanıma gelmesini işaret ettim. Önce başka yöne baktı, sonra dönüp tekrar bana bakıp yanıma geldi. Yanıma geldiği gibi birasından bir yudum alıp vır vır vır konuşmaya başladı. Bende güldüm ve "no no no, aym no andırstand you" falan gibi bir şeyler geveledim. Sonra bu böyle biraz daha konuşmaya devam edip durdu ve ben kahkahayı bastım.

Ben gülünce, o da güldü ve "okey" deyip tek kelimeler halinde konuşmaya başladı. Bu arada ellerini ceplerine atıyor ve ha bire "no maney, problem" diyordu. O bi kaç defa böyle yapınca anladım. İçimden "ananın ammı" deyip, yüzüne karşı "okey no problem" dedim. Piç meğer beni ciggolo sanmış. Zaten arkadaşlarıyla da sanırım bunu konuşuyorlarmış. Ben böyle "no problem" deyince, o da bi kaç defa daha "no problem" dedi ve ben " yes, no money, no problem" dedim. Sonra elimle siktir et gibisinden hareketler falan yaptım ve gözlerinin içinde bakıp "ay want to kiss you" dedim. O da zaten dünden razıymış hooop diye bi yapışıverdik ve sanırım 5 dakka kadar durmadan öpüştük. Zaten alt dudağını öpünceye kadar aradan 2,5 dakka geçiyordu. Sonra biz böyle eller meller havaya durumlarına girdik ve durmadan öpüşmeye devam ettik. Ama hayvan gibi öpüşüyoruz. Sonra işte arada yaşlarımızı falan söyledik, nereli olduğunu falan söyledi. Meğer isviçreliymiş. Bende "sapına kadar türküm" dedim ama o anlamadı :Pp

Sonra tarzancamla gittiği yere kadar ingilizce konuşmaya devam ettik ve zaten takıldığım yerlerde dudak büküp, başımı sağa sola sallayıp anlamadığımı belli ediyordum. Böyle böyle konuşurken saatler ilerledi ve bizde öpüşmekten yorulmuştuk. Sonra o evimi falan sordu bende nasıl anlatacağımı bilmediğimden dolayı, yine sağa sola başımı salladım ve başka bi soruya geçtik. Bana gelsene gibilerinden bir şey ler geveledi "okey" dedim ve çıktık. Bu arada sanırım ingilizceyi yavaş yavaş sökmeye başladım. Ya da en azından gece hayatı ingilizcesini sökmeye başladım. Zaten belli sorular var;
"kaç yaşındasın, adın ne, nerelisin, okul mu iş mi,nerde yaşıyorsun" gibi basit sorular ve en basitinden cevaplar. Eğer bu halde turistlerle çıkmaya devam edersem, bi kaç aya kadar ingilizceyi amerikan aksanıyla falan konuşmayı rahatlıkla sökebilirim.

Her neyse biz onla çıkıp kaldığı yere gittik. Otel değil ama böyle, en lüksünden tek odalı evler gibi bi yer işte. Zaten direkt soyunup yiyiştik ve boşalınca, kalkıp duşa girdik. Suyun altında da bol bol yiyişince tekrar boşaldık ve sonra yıkanıp çıktık. Yatağa girdiğimizde rahat duramadık tabii, her türlü pozisyonda birbirimizi severken artık yoruldum ve boşalmak istemediğimi söyledim. Sonra durup yüz yüze bakıştık. Ben gözlerimi kapattım ve ellerimle yüz hatlarını tanımaya çalıştım. Tatlıydı, domuzcuk burnuyla, kirli sakalı, hafif sarkan yanaklarıyla böyle sevilmek için yaratılmış gibiydi. Ben böyle gözlerim kapalı onu severken güldü ve dudaklarıma yapıştı. Sonra bu hal içinde biraz daha oyalanıp uyumaya karar verdik. Bana dönmemi söyledi ve ben dönünce, sımsıkı sarıldı ve kulaklarımı, omzumu, ensemi falan öpmeye başladı. Bende dayanamadım ona doğru döndüm ve tekrar öpüşmeye başladık. Sonra ona dönmesini işaret dilimle :Pp anlattım ve o döndü. Onu kucaklarken ellerim birbirine zor yetişiyordu, ama yinede sarmaya çalışıyordum. Sonra saçlarını koklayıp, kokusunu içime çekerken "you may sweet bear" falan gibi bir şey dedim. Güldü ve "tenk yuu" dedi. Karşılıklı kıkırdarken bana dönüpdön dedi ve beni sımsıkı sardı.Yine ense kulak falan gibi yerlerimi tükürüklü bir şekilde öperken uyuya kalmışız. Sabah kalkıp duş alıp gitmek zorunda olduğumu söyledim. "okey" falan dedi ve sarılıp öpüşüp çıktık.

Eve geldim ve uyuya kalmışım. Sonra bi ara işyerine telefon açıp hasta olduğumu söyledim. Tamam dediler ve uyumaya devam ettim. Bi gecede böyle biterken, hayalimdeki gibi birini daha böyle tanımış oldum. Çok hoş biriydi ama işte çok hoş olanlar ya tek gecelik oluyorlar veya çok uzaklardan çıkıyorlar. Zaten uzun süreli ilişki arayanlar genelde çirkinlerden başkası olmuyor. Diğer yakışıklılar, güzeller falan çatır çatır sikişip arkasına bile bakmıyorlar. Gerçi bu dönüp arkasına baksa ne bok olacakki?? Sonuçta adam yabancı ve haftaya gidiyor. Bide kendimde; tek gecelik ilişkilerde ne kadar sevsen kardır, hesabıyla hareket ettiğimi farkettim. Yani tabii, nasılsa bi daha görüşmeyeceksiniz, o yüzden istediğin gibi, istediğin kadar sev ve ertesi gün ayrıl. Bu tür ilişkiler beni yormuyor, ama her ilişki sonrasında ruhumda ve hatta bedenimde bir şeylerin eksildiğini farkediyorum. Hatta kendimi daha çok yalnız hissediyorum. Bazen işte bu yalnızlık yüzünden aylarca bırakıp bi daha biriyle yapmıycam diyorum, ama olmuyor. Kudurunca siki bi yere bağlamadan duramıyorum. Neyse siktir et, buda böyle bi anım oldu.
Bu arada domuzcuk burunlu şu yukardaki it gibiydi, çook tatlı değil mi??