Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

31 Aralık 2010

Doğduğumdan bu yana hep yıllar bana giriyordu, umarım bundan sonra ben yeni yıllara girerim de ödeşiriz

Her kesin üstün bir yetenekle doğduğu ve bu üstün yeteneğiyle diğer insanlardan ayrıldığı şu güzelim dünyada, benim yeteneğim olmaz mı? tabiki var ve benim üstün yeteneğim; her yeni yıla sevgilisiz girebilmek.
Valla cidden şaka değil, öyleyim. Bilmiyorum artık allahın benle sorunu nedir, ama nasıl oluyorsa ben yeni yıl dedin mi, sap gibi ortada kalıveriyorum. Herkesin sevgilisiyle tükürük banyosu yaptığı yılbaşı gecesinde, ben eve kapanıp pijamanın içinde tombala çekerek giriyorum. Baktım bu durum değişecek gibi değil, dedim "olum sikin çürüyüp elinde kalacak, o zaman osbir bile çekemiyceksin, bakalım ne yapacaksın?" Durum böyle olunca biraz korktum ve kötü ibneyi oynamaya karar verip, ne pahasına olursa olsun 2011e sevgili yapıp "hello ben geldim" diyerek gireceğim, dedim kendi kendime.

İşte bu kararı almamı sağlayan olaylar böyleyken, geçenlerde arkadaş çevresinden bi kaç kişiyle bara gittik. Orda enteresan olan bi durum yaşandıki ben çok sevindim. Çünkü daha önce tanıştığımız, ama birbirimizin ibne olduğumuzdan habersiz olduğumuz bir arkadaş daha gelmişti. Çocukla zaten tanışıyorduk ve ben o'na bir iki defa, böyle alıcı gözle bakmıştım. Çocuk kendi halinde,  benim gibi sıradan biri. Hatta çocuğa baksan, dersin "ayy buda ibneyse ben ibnenin önde gideniyim" valla durumu aynen böyle. Zaten benim için en önemli olan şey, sokakta el ele bile olsa gezinirken parmakla gösterilmemek. Durum böyle olunca, ben o'nu ilk gördüğümde bile alıcı gözle bakınca "hımmmm" yapmıştım.

Neyse işte, sonra biz bara hep beraber gidince, ibnelik mevzularında onunla bayaa bi muhabbet ettik. O da benim ibne olduğumu bara beraber gidince anlamış, yoksa onun önceliğinde ibne olduğumu tahmin bile etmiyormuş. Bide doğrusunu söylemek gerekirse, sonraki konuşmamızda şu konuyu konuştuk:
biz ibneler arasında, anten denilen bi olay var ve ibnelik alanımıza biri girdimi, onun ne olduğu beynimizde çakıverir. Ama işte ikimizde bunu birbirimizde hissetmemize rağmen içimizden; "yok yahu kendi kuruntumuzdur" deyip geçiştirmiştik, taaki bara gidince dadadadaaamm.

Ama asıl sorun zaten bizim tanışmamızdan sonra başladı. Çünkü onun 4 yıldır beraber olduğu biri var ve birde ailesi bile onun ibne olduğunu zaten biliyor. Sevgilisi ve ailesi falan arada görüşüp yemek yiyen normal bi aile, ama kendime bakıyorum, ailemden kaçabildiğim kadar uzağa kaçmak istiyorum. Hani durum başka olsa, ben bunun dudaklarına çoktan yumuşmuş ve hadi aşk yuvamıza gidelim demiştim bile. Ama işte sevgilisi falan olunca, sürekli aman başkasının azcık olan mutluluğunu bile bozmıyım diyerekten kendimi frenleyip duruyorum.

Neyse işte ben böyle her yeni yıla yalnız girebilme yeteneğine sahip olup, bu yetenek canıma tak edince, geçen iş çıkışı arayıp "buluşalım da bi çay falan içelim" dedim. O'da sağolsun kırmadı, kabul etti ve gecenin 10'una kadar takıldık. O arada birbirimiz hakkında öğrenmemiz gereken konu başlıklarını konuştuk, o kendi ailesinden, ben kendi ailemden, yaşadıklarımızdan, aşklardan falan konuştuk. Ben yediğim bi kaç kazıkdan bahsettim, o henüz kazık yemediğini falan anlattı. Yediğim kazıklar için "kötü olmuş" falan dedi. Bende "siktir et o oruspuçocuklarını" dedim. Sonra sevgilisinden bahsetti, işte sevgilisi 43 yaşında biri. Teee 4 yıl önce internetten tanışmışlar. İlk 2 yıl çıktıklarında ailesinden saklamış ve zaten ailesi de o zamanlar, o'nun ibne olduğunu bilmiyormuş. Çocuk eve bazen aylarca gelmediği için azar işitsede, kimse sesini çıkarmıyormuş ve nerdesin denildiğinde bi kızla çıktığını söylüyormuş. Ama 2 yıl sonrasında bir gün evde annesiyle arasında kıyamet kopup annesi kızla tanışmak isteyince, o'da bir erkekle çıktığını ve 2 yıldır beraber olduğunu, aynı evi paylaştıklarını söylemiş. Annesi falan bunun üzerine, ilk aylar o'na dünyayı zehir etmişler, ama sonra anlayışla karşılayıp, sevgilisiyle tanışmak istediğini söylemiş. Sonra tanışmışlar etmişler falan. Neyse ayy bunları boşvereyim.

İşin özü şuki, aslında ben çocuğa alışmaya başladım. Böyle geceleri hep aklımda oluyor, sabah uyanıyorum aklımda oluyor, gün içinde zaten aklımda ve dayanamayıp facebook hesabına falan bakıyorum. Ayy böyle kafayı yiycek gibiyim. Bide hani sevgilisinden ayrılsın, benle çıksın istiyorum. Çünkü bi yandan "ulan sevgilisi var, ne yapıyorsun" diyorum kendi kendime, bi yandan çocukla buluştuğumuzda çocuk sevgilisinden soğuduğunu ve o'nunla ilk çıkmaya başladığı zamanlar, kendi kafasında olgun birilerini bulamadığını ve hatta bu olgunlukta gençler olmadığından, onunla mecburi çıkmaya başladığını falan söylüyor. Birde, bi yandan evet soğumuş ve o'nu hiç takmıyormuş gibi görünüyor, bi yandan da eğer ayrılmalarına sebep olursam ben kendimi arada kötü biri gibi görmeye başlarım diyorum. Hani kötüyüm ama birilerinin arasına girecek kadar kötü olmıyım istiyorum. Zaten 1 haftadır bu konu yüzünden kafayı yiyordum ve en sonunda bu durumu ortak arkadaşımıza açtım ve ne yapıyım dedim. O'da "zaten öyle görünüyorki o ayrılacak" dedi. Düşününce bu durum, biraz beni rahatlatıyor ama, arada kötü olan ve hali hazırda çat pat yürüyen bir ilişkiye tuz biber olan olmak istemiyorum. Ufff bilmiyorum bu durum canımı sıkıyor sıkmasına, ama ne yapmam gerektiğini de pek bilmiyorum.

Neyse bu korkuları aşıp bu yeni yıla girme mevzularına döniyim. İşte bugün facebook dan yazıştık biraz. Dedim "akşam ne yapıyorsun?" falan, o'da "gece 12ye kadar annem ve sevgilimle zaman geçiricez ama sonrasında bi planım yok" dedi "senin bi planın var mı?" diye ekleyince bende "benimde bi planım yok" dedim. Sonra o "ortak arkadaşımızı çağıralım, onunla beraber dışarı çıkalım" dedi, bende "yok ona ben sordum o çıkmak istemiyordu" dedim ve güldük "tamam o zaman" dedi ve gece 12den sonra buluşmaya karar verdik. Bilmiyorum hani, daha aramızda hiç bi bok yok, belkide ben kendi kendime gelin güvey oluyorumdur. Ya da her zamanki gibi 2 sevişme sonrası kimse kimseyi siklemeyecektir. Ama bilmiyorum eğer o'da ciddi bir şekilde isterse ben bu çocukla ömrümün sonuna kadar sevgili olur, öyle sevgiliyken ölmeyi tercih ederim. Zaten bu yüzden 2011e onunla girmek için plan yaptım ya. Off kafam çok karışık. Bak kafam o kadar karışıkki bu konuda, bu yüzden boktan bi yazı çıktı ortaya. Hani yazınca biraz rahatladım ama içimdekilerin hiç birini yazamadım o'da ayrı bi durum. Bide bi yandan da gece 12 olsun diye dua ediyorum. Çok heyecanlıyım lan. Öyle böyle değil. Bide onunla daha hiç yakınlaşmadık, hani öpüşmek olsun, el ele tutuşmak olsun falan filan, aramızda hiç bi bok yok. öfff bilmiyorum ve ne olacak hiç tahninim yok. Bide ben kendi yaşıtımda, bu olgunlukta biriyle ilk defa bu kadar yakınlaşabiliyorum. Gerçi kendi yaşıtım dedim ama daha 23 yaşında. ama havası falan filan çok olgunca. 

Bak şimdi böyle dedimya, ondan biraz bahsedeyim. Hani ben hep uzun boylu, kalıplı, hatta kapı gibi adam olsun diyorum ya, hah işte bu aradığım dış görünüşlerden hiç biri o'nda yok. Hatta tam tersi bi durum var ortada. Çünkü boyumuz aynı, kilomuz desen ehh benden bir kaç kilosu yalnız fazlası var, saçı başı her daim dağınık, sürekli kirli sakallı. Durum böyle olmasına rağmen nedense ben ondan hoşlanıyorum. Hani neden böyle oluyor bilmiyorum. Ama o'nda beni çeken bir şeyler var, böyle mütevazi, iddiasız bi havası var. Kendi dünyasında yaşayan, kimseyi siklemeyen bi havası var. Bilmiyorum lan beni çeken bu havası  mı acaba?? Yani öfff kafam karmakarışık, sanki beynime 21 cm uzunluğunda, kalın ve damarlı bi yarrak giriyomuş gibi harman çormanım. Bide onun yanında hiç öyle kendimi tatlı göstermek için numaralar falan yapmıyorum. Neysem öyle davranıyorum ve o'da aynen öyle davranıyor. Çok doğal ve hatta bu durum çok hoşuma gidiyor. 
Bilmiyorum neyse ben susıyım da, bi an önce 2011e giriyim. Zaten hep önceki yıllar bana girmişti, bari ben bundan sonraki yıllara giriyim de ödeşelim. 
Birde hepinizin yeni yılını jutlu mutlu şeyli meyli olsun. Nice yıllara.

27 Aralık 2010

Kızlar bizi sevmeniz için illa ibne mi olalım?



Bu videoyu ilk defa izliyorum ve inanın çok hoşuma gitti. Sebebi benim adamdan hoşlanmam değil :) adamın samimiyeti ve hiç kasılmadan öyyylesine şiiri okuması. Gerçi youtube'daki sayfada bir çok kişi adama, dalacak yer bulamayınca, kaşlarından girip, götünden çıkmayı denemiş ama bence boşuna uğraşıp kendilerini bir kez daha göt etmişler. Adam her halükarda kızlara yavşamak için şekilden şekile girenleri göt etmiş, hatta göt etmekle kalmamış tüm pozisyonlarda da hepsini bi güzel sikmiş. Nette dolanıp sözlerini de buldum, işte sözleri:

Biz bilmesek de kibarlığı, yerinde yaparız sevgiyi saygıyı, 
alem ne derse desin, gönlümuzde saklarız sevdamızı! 
Tarz giyinip tiki olmasak da, 
pantolonu düşürüp, küpe takmasak da
saçlarımızı şekül şukul yapmasak da 
Allah’ın verdiği güzelliğimiz var! 
Her önümüze gelene iş koymayız, 
her kızın gururuyla oynamayız, 
kusura bakmayın kızlar; bizi sevmeniz için gevşek olamayız!
Yok yakışıklıymış tikiymiş, 
şekli şemali yerindeymiş, 
ne farkeder ki kızım gevşeklik onların kanına işlemiş! 
Evet alemin gözünde serseriyiz, 
kolları kesik façalı gençleriz
ama biz gevşek değiliz, sevdik mi Allah’ına kadar severiz!
Gidene dur demeyiz! 
Ardından sessizce ağlarız! 
Biz gevşek değiliz, gençliğimizi uğrunda harcarız! 
Duvarlarda sevdiğimizin ismi, 
Sevdiğimize bağlarız kalbimizi, 
biz gevşek değiliz kızım, kanımızla yazarız sevdiğimizi! 
Küpeyi takmış tam bir züppe, 
bizim dilimizde derler böylesine ibne, 
kızlar da tam tersine hasta olurlar böyle gevşeklere! 
Tarz giyinip tiki mi olalım? 
Pantolon düşürüp küpe mi takalım? 
Ya kızlar bizi sevmeniz için, illa ibne mi olalım!!?

22 Aralık 2010

Terkedip gidenlerin ayrılık sonrası "aşk" yaşaması yasaklanmalı

beni, sensiz bıraktınya
yanaklarımda veda öpücüğünün ıslaklığıyla bakındım ardından..
ilk yalnız kaldığım anda, bileklerimi sana yazdığım mektupların yakmadığım uçlarıyla kestim.
avuçlarım, dudaklarının kırmızılığındaki kanıma bulandı...
sen gittinya,
aklıma kimleri nasıl sevebileceğin soruları takıldı
ya onlarıda benim gibi seversen?
ya onlarada bana seslendiğin gibi seslenirsen?
yapma nooolur!
kimseyi sevme, beni sevdiğin gibi
ve seslenme kimseye bana seslendiğin gibi!!
onlar için yaşa, ama hep "bana özel kal"

21 Aralık 2010

Evden böyle kaçırtılmıştım

Bu yazı şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

...Günler kendini PKK korkusundan sonraki en büyük ve en korkutucu, adına HİZBULLAH denilen terörün kucağına bırakıp, baştan yaratılan yaşamlarla şekillenirken, evde gerginlikler bitmiyor. Yüzüme tükürülmeyen günlerde bi terslik olduğunu düşünmeye başlıyorum. Azar işitirken yüzüme tükürülmesine o kadar alışmışımki, eğer yüzüme tükürülmüyorsa bu işde bi bokluk var diyorum. Günler bu ağız dolusu küfürler eşiliğinde geçip giderken bi gün abimle yine yakın temas yaşıyoruz. Sebebini şu an hatırlamaya çalışıyorum ama nedense hatırlamıyorum. Her halde siktiri boktan bi konudur yine. Çünkü dayak artık benim için sıradan bi durum olup çıkmış. Zaten önemli olsa ve gerçekten o kadar yakın temasa geçmesini, gerektirecek bi yanlışımdan olsa, kendimi haksız bulur ve "bunu hakettim" derdim ve zaten o zamanlar hakettiğimi düşünüp sessiz kalıyorum.

Sessizliğimi; canım aşırı derece de yanmasına rağmen hiç bir zaman bozmuyorum. Erkek adamım, ağlamamam lazım. Hem ağlasam "ibne herif"in biri olduğum anlaşılacak. Her neyse işte, ama hak ettiğim bir şey değildi. O gün ikinci yakın temasımızı daha aradan bi kaç saat geçmeden tekrar yaşıyoruz.Yine küfürler, bağrış çağrış arasında ağız dolusu tükürük ve son olarak bi kaç güzel tokat...

Artık iyice dolmuşum, daha önce atılan tokatlar falan filan hiç birine aldırmıyorum, ama bu sonuncu "ehh yeter be" dedirtiyor içimden. Yengemde yanımızda, yanaklarımdaki aleve aldırmadan, kalkıp diğer odaya gidiyorum. Oturup ağlıyorum halime. Yediğim tokatların acısı değil canımı yakan. Canımı yakan şey, sadece kimsesiz olduğumu düşünmem, yalnız olduğumu düşünmem. "nerdesin be baba!!" diyorum o an içimden. Sessizliğin sesi olsa ve o an içimdeki sessizlikte kopan çığlıklar duyulsa, her halde bütün kulaklar sağır olurdu. Gözyaşları yanaklarımdan aşşağı süzülüp, burnumdan akan sümükle birleşince iğrenç olduğumu düşünüyorum o an. İbneyim ya; hala nasıl olduğumu, nasıl göründüğümü aslında merak ediyorum. Ne kadar korkunç oysa değil mi? Ama öyle değil işte, ağlarken bile nasıl göründüğümü ve acaba gerçekten "karı gibi mi zırlıyorum" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Doğru dürüst odaklanıp ağlayamıyorum bile :)) ibne olmak böyle bir şey işte. Çünkü ağlayacaksan bile erkek gibi ağlamalısın. (...gibi"leri sevmiyorum o ayrı bi konu ama neyse, şimdi onu karıştırmıyım)

Sonra artık iyice dolmuş olmanın etkisiyle, kendi kendimi gaza getiriyorum ve içimden "sikerim erkekliğini" diyorum ve zırıl zırıl ağlamaya başlıyorum. Ağlarken çirkin olduğumu söylemişmiydim. Gerçekten çok çirkin oluyorum ağlarken. Bi kaç sefer ağlama esnasında, kalkıp aynada kendime bakmıştım, ıyyy çok çirkindim lan, maymun yavrusundan tek farkım küçük ağzım, kalın dudaklarımdı. Gerçi son yıllarda ağlarken nasıl göründüğümü bilmiyorum ve sanırım yıllardır ağlamıyorum. Belki şimdi değişmiştir :))

Neyse konuya döneyim. Yediğim dayaktan sonra aslında bunun hep böyle devam edeceğini ve hiç bir zaman bitmeyeceğini kabulleniyorum. Yengem bu sefer halime acımış yanıma gelip; ağlamamamı söylüyor, "ne de olsa abindir, büyüğündür" diye söylenerek nasihatler veriyor. "Haklısın" diyorum ve o gidiyor. Bu sefer sessizce ağlamaya devam ediyorum. Gözyaşlarım yanağımdaki yangını söndüremiyor, sümüğümde zaten akıyor ve kollarımla silmekten burnum ağrıyor artık. Sikerim büyüğünü küçüğünü diye içimden geçirmeye başlıyorum ve buna karşılık artık bir şeyler yapmam lazım diyorum. Zaten okulda okutmuyorlar, hep çalışarak, hep böyle eziklenerek mi yaşamaya devam edeceğim diyorum kendi kendime.

Evet burda, bu aile olmaya çalışan insanlarla bi bok olacağım yok ve hatta olacağım varsada hiç bi bok olamayacağım. Burda doğdum, burda yaşayıp, burda öleceğim diye söyleniyorum kendi kendime. Oysa kitaplardan okuduğuma, televizyonda izlediklerime göre, dışarıda kocaman bi dünya, bambaşka hayatlar var ve ben buraya kapatılıp okutulmadığım yetmezmiş gibi, birde sürekli dayak yiyorum. Onlar kaderlerine razı olup bu şekilde yaşıyorlar, ama bu benim kaderim değil diyorum kendi kendime. Sikerim işinizi, adetlerinizi, kaderinizi, büyük küçük hepinizin ecdadını, şerefsizin çocukları, ammına koduğumun götverenleri. Ne öğrenmişsiniz ki bana neyi öğreteceksiniz. Lan çocukluğumu dahi yaşatmadınız bana, hadi yaşatmayı bırakın, çocuk olduğumu dahi hissettirmediniz lan. Sarılıp canım bile demediniz, bi güne bi gün başımı dahi okşamadınız. Sürekli şu ayıb, bu ayıp diye diye kafamın etini yediniz. Ayıblarınız yüzünden bi güne bi gün öpüp sarılmayı bile çok gördünüz.

Biliyor musunuz; bizim oralarda babalar, çocuklarını büyüklerinin yanında tutup sevemezler bile. Çünkü bizde sevgi, gösterilebilen, dokunulabilen bir şey değildir. Adlandırılmış bir duygudur o kadar. Din diye saçma sapan şeylere inanıp, ayıplarla büyütüyorlar hepimizi. Ve zaten adetlerini bile iyiden iyiye harman çormanlaştırdıkları din diye sunup körü körüne inanıyorlar. Lan inandığınız dinde bile sevginizi gösterin diyor, ama siz nefretinizden başka ifade edecek  bir şey bilmiyorsunuz. Adetlerinizden başka dininiz yok. Neyse işte böyle böyle kendi kendime o kadar söyleniyorum ve öyle bi gaza geliyorumki artık evden ayrılmalıyım diyorum ve kararımı veriyorum; evden ayrılacağım.

O gün, günlerden Cumartesi, geceyi nasıl kaçmam konusunu düşünerek geçiriyorum. Ertesi gün Pazar nedeniyle yengemler falan misafirliğe gidiyorlar ve ben yatak odalarına girip abimin çamaşırları arasından tüm hafta hasılatını çıkarıp cebime dolduruyorum. Yıl 1999 veya 2000 ve cebimde 1.500 tl para atıp evden çıkıyorum. Şehirler arası otobüs terminaline gidersem, hemen farkedileceğimi bildiğimden ilçe ilçe gitmeye karar veriyorum. Bir kaç il böyle dolanıyorum. Nereye gittiğim konusunda en ufak bi fikrim yok. Sadece evden ayrılmalıyım diyorum kendime. Siktiğimin şehrinden, kokuşmuş toplumundan çıkıp başı boş dolanmaya başlıyorum. Bu arada bi sırt çantası, cep telefonu, bi sony walkman, bi kaç kaset alıyorum ve dolaşmaya bunlarla devam ediyorum.

Parayı slip beyaz kilodumun arasında saklıyorum. Bol elbiseler eşliğinden kamufle edip mal mal dolanıyorum. İlçe ilçe dolanarak gitmek yerine artık bi yerde trenle yolculuk yapmaya başlıyorum ve vardığım yer Ankara. Günlerdir yollardayım ve doğru dürüst uyku uyumadım, yemek zaten atıştırmalık şeyler falan. Korkudan bi yerlere oturamıyorum bile. Parklarda sıradan biri gibi günümü gün edip geceleri bi kuytu köşeye saklanıyorum. Uyku yok zaten, yaz mevsimi olmasına rağmen geceleri bazen soğuk oluyor ve bu yüzden kollu bir sweet short almışım. Otele falan gidemiyorum çünkü yaşım 15 ve gittiğim an enseleneceğim. Sokaklarda dolaşıp akşam olmasını bekliyorum. Ankara'ya neden geldiğim hakkında da en ufak bilgim yok :)) belki milletvekili adaylığımı koymak istiyorumdur. Zaten siktiğimin vekilleri çete kurup, ihalelere girmekten başka bi boka yaramıyorlar.

Sonra Ankara'da internet cafelerden birine giriyorum, bi kaç saat nete takılıyorum. Sohbet odalarından birinde adamın biriyle konuşmaya başlıyorum. 45 yaşında olduğunu söylüyor ve yazdığı şeyler o kadar güzelki. Sanki beni benden daha iyi tanıyor, beni gerçekten anlıyor. Adam sanki konuşmuyor sanki benimle yaşıyor gibi yazıyor. Bana gelsene otururuz biraz diyor ve ben tamam diyorum. Adresi veriyor sanırım Kızılcahamam falan olsa gerek. Kalkıp bi otobüsle ona gidiyorum. Gidecek yerim yok zaten, en kötü ihtimallede sikecek beni diye düşünüyorum. Öldürüp pişirecek değilya. Eee tabii o zamanlar organ mafyası falan filan aklımda yok. Öyle bir şey düşünmüyorum. En fazla yapacağı şey sikmek olacak, götümden de korkmuyorum zaten.

Kalkıp ona gidiyorum ve evinden yalnız kaldığımız ilk anda korkmaya başlıyorum. Ne yapıyorum, nerdeyim ne işim var burda diyorum. Ama çok geç artık. Madem götüme güvendim, olacaklara katlanmalıyım. Adamla konuşmaya başlıyoruz. Eski tarihi bir evdeyiz. Bi kaç odası falan var. Salonda oturup çay falan içiyoruz ve ben korkudan tir tir titriyorum. Adam halimi farkediyor ve yaşımı falan tekrar soruyor. 15 yaşında olduğumu ve aslında evden kaçtığımı söylüyorum. .Evden kaçtığımı söyleyince rengi bembeyaz oluyor ve telefonunu çıkarıp "kimse gelmedi, sende kendini yorma buraya kadar" diye bi kısa telefon konuşması yapıyor.  Meğer ben eve gelmeden önce bi arkadaşını daha aramış, kafasında grup fikri var. Bunu yapacakmışız. Benim korktuğumu, yaşımı ve evden kaçtığımı öğrenince bi anda adamın götünü korkusu sarıyor ve bana eğer istersem gidebileceğimi söylüyor. Bende gidecek yerim olmadığını söylüyorum. Bu sefer korkan o, ben değilim. Öyle bi korku ki götünden akan ter nerdeyse paçalarından akacak.

Artık kendime güvenim bi anda yerine geliyor. En fazla götümü sikeceğini göze almıştım, ama adamın tedirginliğinden, hareketlerinden falan bana karşı hiç bi bok yiyemeyeceğini, kılıma bile dokunamayacağını anlıyorum. Bunu anlamak beni daha çok rahatlatıyor. Saatler ilerleyince "uyumak ister misin?" diyor "evet" diye yanıtlıyorum. Odalardan birini bana ayarlıyor ve girip kapıyı kapatıp uyuyorum. Günlerdir arabalarda, trende sokaklarda yüklendiğim yorgunluk beni öyle bi düşürüyorki ertesi gün öğleden sonra anca uyanıyorum. Daha doğrusu adam "kahvaltı hazır" diyerek kendisi beni uyandırıyor. Çünkü adamı göt korku sarmış. 15 yaşında bi erkek çocuğuyla basılmak korkusunu öyle bir yaşayıp, bana öyle bi hissettiriyorki, kendimi hayatım boyunca hiç bu kdar güvende hissetmemiştim.

Sofra hazır, kahvaltılık şeyler yiyoruz ve sonrasında bana "artık git" diyor. Resmen kovuluyorum. Ama nereye gidebilirim ki? Eve mi? hayır ev olmaz. Zaten artık gidecek bi yerim de yok. Tamam diyorum adama ve çantamı falan alıyorum diğer odadan. Adam salonda beni tutup "sana hiç dokunmadım, bak hiç bi zararım olmadı sana, elimi bile vurmadım değil mi?" diye defalarca soruyor, bıyıklarım yeni yeni terlemiş, terimi silip "evet" diyorum. Oysa bana dokunmasını istediğim için gelmiştim buraya.

Aslında şimdi düşünüyorumda, o adama neden gittiğimi bi türlü anlamıyorum. Sanırım kalacak bi yerim olsun istediğimden gitmiştim. Çünkü uykusuzdum, açtım ve sanırım birileriyle konuşmaya çok ihtiyacım vardı. Yada başka şeyler. Gerçek nedeni belkide sexdi, ne biliyim işte öylesine kendimi bırakmıştım, rüzgar nereye eserse misali gidiyordum. Adamdan ayrılıp tekrar sokaklara dönüyorum.  Ankara da bi parka gidiyorum. Parkın orasında, burasında oturup milleti izliyorum. Ne güzel bi dünya var aslında. Şaşkın şaşkın insanları izliyorum. Sürekli nasıl konuştuklarına, nasıl birbirlerine dokunduklarına, hangi kelimeleri daha sık tekrarladıklarına dikkat ediyorum. Dikkatimi çeken şeyler bunlar. Kocaman bi dünya var etrafımda. Ama önemli olan bu dünya mı? Yoksa olmayan kendi dünyam mı? Bi an önce akşam olsun istiyorum, çünkü o zaman daha sakin bi hayat oluyor ve daha az farkediliyorum...

Öfff konu sürekli uzuyor ve bende hem yoruldum, hemde sıkıldım. İşte evden böyle kaçırtılmıştım...
Artık bu yazının devamı falan yok. Evden böyle ayrılmıştım...
Herkese iyi eğlenceler.

Edit: Yazının devamı yok dedim ama sonra içimden bi banner çıkıp "yaz yahu ne olcak işte zaman öldürüyorsun" dedi ve bende o banner'a uyup devamını yazdım. Devamı için tırtıkla...

20 Aralık 2010

İslamiyet; kara çarşaf altından yükselen sperm kokusu eşliğinde yayılmaya devam ediyordu. O günler, güzeldi. Çünkü SEX dinin direği olmuştu

Bu yazı şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

..Kitaplar o ara sığınağım oluyorlar tekrar. Önyargılarımı, öğrenmişliklerimi bi kenara atıyorum, çırılçıplak soyunup sayfaların arasında gezinmeye başlıyorum. Çıplaklığımı örten, bedenimi dışardaki o kötü dünyadan koruyan ailem olmuyor, ama kitap sayfaları çok iyi koruyorlar...

Dine merakımda bu dönemde başlıyor. Ailemin inandığı gibi, bana öğrettiği gibi değil de, kendi inandığım gibi yaşamak istediğimi kendime söylüyorum ve elime geçen her kitabı okumaya başlıyorum. Elime geçen kitaplardan biri, büyük günah işleyenlerin asılıp kesilmesi gerektiğini söylüyor, diğer kitap ne bok yerse yesin, ne olursa olsun sevilmelerini emrediyor. Sonra kendimce orta yolu bulup hepsini okumaya başlıyorum. O ara abime "Kur-an'ı Kerim okumak" istediğimi söyleyip mahallemizdeki kuran kursuna gidiyorum. Abim mutlu, ailem mutlu. Çünkü ben kur-an kursuna gidiyorum hemde kendi kararımla. Kursta götü boklu genç bi hoca var, benimle herkesle ilgilendiğinden daha çok ilgileniyor. Nerdeyse özel olarak ilgileniyor ve çok özel sorular soruyor. Bende hocamdır diye sorduğu her soruya içtenlikle, dürüstçe, yalansız cevaplar veriyorum. Aklıma neden bu tür sorular sorduğu konusunda her hangi bir fikir gelmiyor.

O sordukça ben cevaplıyorum. Cevapladıkça yeni sorular geliyor ve hoca artık beni benden daha iyi tanıyor. Bi gün ev adresimizi soruyor, bende kursta olmanın verdiği rahatlık, hoca olmanın verdiği güvenle ev adresini veriyorum ve 2 gün sonra bi gece yarısı evin kapısı çalınıyor. Kapıda 2 sakallı adam bekliyor. Ve gelip çay içmek istediklerini söylüyorlar. Abim uykulu bi şekilde kapıyı açıp, çay için müsait olmadığını söylüyor ve kapıyı kapatmak istiyor. Ama adamlar ısrar ediyorlar ve abim geri çekilip salona mecburi bi buyur ediyor. O anda içeri gelenlerin aslında 3 kişi olduklarını ve görüyorum. 3üncü kişi kursta bana ders veren hoca. Göz göze geliyoruz, götümden ter atıyor o anda ve ben ne yaptım diye korkup içeri saklanıyorum. Yatağın altında kendimden geçercesine ağlarken, nefret ettiğim aileme zarar verecekleri fikri aklımdan hiç çıkmıyor. Tamam ailemi sevmiyorum, onlardan nefret ediyorum, ama ne olur onlara bir şey yapmasınlar diye zırlayıp duruyorum. Hem bana hiç zarar vermedilerki, noolur uzak durun bizden diye içimde yüksek sesle bağırıp duruyorum.

O akşamki gerginlik bi kaç saat sürüyor. Abim ileriki günlerde adamların nasıl evi bulduklarına şaşırıyor ve şaşırdığı şeyde nasıl cesaret edip geldikleri konusu. Adresi en ince ayrıntısına kadar benim verdiğimden kimsenin haberi yok ve zaten götüm yusuf yusuf tutuşmuş vaziyette. O olaydan sonra bi daha kursa gitmiyorum. Çünkü adamlar Hizbullah için haraç toplayan oruspuçocuklarıymışlar. Mahalle aralarındaki küçük camilere sızıp hacı hoca ayağına yatıp zekat diye milletten para koparıyorlarmış. Abim inançlı biri olduğu için zekatını düzenli veren biri. O'nuda gözüne kestirmişler ve o yüzden eve gelmişler. Evdeki sohbetlerinde bol bol dualar okuyup, cemaatin isteklerini sıralamışlar. Zekatı hak eden gerçek insanların kendileri olduğunu ve bu yüzden, bu yılki ve sonraki yıllardaki zekatları kesinlikle kendi cemaatlerine vermesi gerektiğini defalarca yeniliyorlar. En sonunda abim, evde onlarla hır gür çıkmasını istemediğinden ve kaçamayacağını anlayınca iş yerine davet edip bunu daha etraflıca konuşmak istediğini söyleyip, o an zekat konusunda net bi cevap vermiyor.
Abimde göz açığın teki tabi. Daha önce hizbullahın farklı bir koluna katılmış tanıdığı bi arkadaşı var ve bu konuyu açıp ne yapabileceğini, nasıl davranması gerektiğini soruyor. Arkadaşı kesinlikle alttan almaması gerektiğini, kesinlikle karşı çıkmasını ve ne şekilde olursa olsun, sadaka niyetine dahi bir kuruş para vermemesini söylüyor. Çünkü eğer 1 kuruş dahi verirse, adamların O'nu zekat verenler listesine alacaklarını ve bunu her zekat döneminde devam ettireceklerini söylüyorlar. Eğer bir defa listeye girerse ve sonrasında vermezse, başının artık belada olduğunu söylüyor. Abim öyle yapıyor, tehditlere falan filan bakmadan para veremeyeceğini, çünkü kendi inancının zekat verme şeklinin bu olmadığını dualar arasında söylüyor. Adamlar "cemaate böylemi davranıyorsun" diye sert bi uslupla çıkışıp "son söyleyeceğin bu mu?" diyorlar. Abim de "evet bu" deyip tekrar dua ederek kapıyı gösteriyor. Hacı, hoca denilen çapulcu takımı siktir olup gidiyorlar.

Abime göre zekat verme şekli, önce yakın çevredeki fakir insanlardan başlamak ve zinciri böyle devam ettirmektir. Tanımadığı kişilere zırnık koklatmıyor ve eğer verecekse de kesinlikle fakir olup olmadıklarına dikkat ediyor. Zekatını öderken fakir fukaraya bu kadar dikkat ediyor, ama bana gelince sadaka niyetine bile olsa, bi anlık güleryüz göstermiyor. Her fırsatta aşşağılama,  her fırsatta yanından kovma. Verdiği zekatı sadece malına zarar gelmemesi için verdiğini o aralar çok iyi anlıyorum. Bu öğrenmişlik o anda canımı yakıyor, hemde çok çok yakıyor...


Kur-an kursunu bırakıp yine siktiri boktan kütüphanenin kitaplarıyla başbaşa kalıyorum. Hizbullah denilen gerizekalılar hakkında, televizyon kanallarında her gün yeni olaylar patlak veriyor. Hizbulvahşet diye adlandırılan şeyler yaşanıyor ülkede. Televizyonda her gün kaçırılan birilerinden bahsediliyor ve asit kuyuları, domuz bağları diye bir şey öğreniyoruz. Kim oldukları bilinmeyen ve belkide asla bilinmeyecek olan insanların bedenleri fışkırıyor topraktan. Devlet adına çalışan, batılı, eğitimli, görgülü insanlar bile, yer yer yönlendirmelerde bulunup destek vermişler. O aralar tüm doğu genelinde insanlar dine sarılıyor bi anda. Önceki PKK korkusu yerini, HİZBULLAH korkusuna bırakıyor. Devlet PKK'dan sonra HİZBULLAH terörünü yaratıp, bizi yani bu eğitimsiz geri zekalı topluluğunu kucaktan kucağa veriyor.

Hizbullah terörü dini çıkış noktası olarak aldığından dolayı, insanlar korkudan camilere akın etmeye başlıyorlar. Daha önce kucağında dans ettiğim adamların götleri yusuf yusuf atarken, camide beraber saf tutup namaz kılıyoruz. Yüzlerine bakıyorum "nasılsın" gibilerinden. Hepsinin saçı yeni alınmış abdest yüzünden ıslak ve yanaklarından benimle yanyana oturmuş oldukları için terler iniyor aşşağı. Camiler dolup taşıyor o aralar. Cuma namazlarında insanlar namaz kılabilmek için sokakları işgal ediyorlar.

Yalnızca bunlar olmuyor tabii, sokaklarda kara çarşafla dolanan kadınlar çoğalıyor ve bir çoğu aslında hırsızlık yapıyorlar. Mevsim yaz ortası, hatta bazı oruspular bile çıplak bedenlerinin üzerine sadece kara çarşaf giyinip sokağa çıkıyorlar. Alış verişlerinde paraları yetmeyince, yüzlerini saklayıp göğüslerini elletiyorlar. Acemi çırakların hepsi milli oluyor o aralar. Din sperm kokusu eşliğinde son hızla yayılmaya devam ediyor. Arkadaşlar arasında akşamları sohbetlerimiz kara çarşaf giyinip götünü siktiren kadınların hikayeleriyle süsleniyor. Bi arkadaşım kara çarşaflı evli bi kadına aşık oluyor ve haftanın en az 3 günü düzenli olarak sikişiyorlar. Kadının boyumdan büyük oğulları var, kocası meymenetsizin teki, kadın ondan umudunu kesmiş, kara çarşafı giyinip durmadan sokaklarda sikişiyor...


Devamı için tırtıkla...

19 Aralık 2010

Ne kadar yaramaz olursa olsun, aslında her çocuğun hakkıdır şımartılmak

Bu yazı şu yazının devamıydı: ŞU YAZI

...Anlamsızlaşıyor her şey. Bi anda bom boş gözlerle bakınıyorum kendime. Evet kimse beni böyle kabullenmek zorunda değil ve bende kendimi kimseye bu şekilde kabullendirmek zorunda değilim.  Zaten aile dediğin şey nedir ki? seni kabullenmeyen, ne olduğuna bakmayan bi avuç insan işte. Başka ne olsunlarki?
Kendi kendime hesaplaşmaya devam ediyorum, ailem dediğim insanlar kendilerinden biri olarak görmüyorlarsa, ben neden kendimi onlardan biri olarak göreyim ki? yada neden illa onlardan biri olmak zorunda hissetmeye çalışıyorumki. Sadece aynı anneden doğduk, yani karındaşız o kadar. Tüm bu soruları def edip tam bitti artık derken, bi milyon soru daha geliyor aklıma ve yeniden sanki hiç bir şey olmamış gibi tekrar boğuşmaya başlıyorum kendimle..

Onlardan biri değilim işte; sesim, el hareketlerim, kelimeleri telaffuz edişim bile onlardan biri olmadığımı fazlasıyla gösteriyor. Peki gözlerim, sürme çekilmiş gibi duran gözlerim, onlarda mı yalan söylüyorlar ve 15 yaşında bi erkek çocuğu iltifat alırken bile söylenen "kız gibi güzel gözlerin" sözleri, onlar bile farklı bakmıyor mu? Boş ver işte ya, onlardan biri değilsem neden olmak için çırpınıyorumki? "Ne bu elimdeki silah, ne yapıyorsun geri zekalııı" diyorum kendime ve o anda silah elimde odaya koşuyorum, giysilerimin içine saklayıp giyiniyorum ve dışarı çıkıp boş boş dolaşmaya başlıyorum.

Bi kaç gün bu şekilde mal mal etrafta dolanıp duruyorum. Sonra silahı bana satan arkadaşı görüp silahı geri vermek istediğimi söylüyorum. Tamam diyor ve götürüp veriyorum. O anda büyük bi rahatlama hissettiğimi hatırlıyorum. Evet kendimi bi topluluğa ait hissetmek zorunda değilim dedikten sonraki büyük rahatlama. Tek başına olduğunu bilmek, kimseye ait olmadığını, bir topluma ait olmadığını kabullenmek ne güzel bir şey. Kendi içimde rahat, huzurlu bi şekilde günlerimi yaşamaya başlıyorum ve o aralar dünya sikimde bile değil artık. Allah mı? O'na kızgınım, ama yok sayamıyorum. O kenarda sakin sakin sırasını bekliyor. Kızgınlığım şimdilik sadece kendime, allaha değil, çünkü O'nun bi suçu yok. Zaten sırf kızdım diye, sırf kendimle savaşıyorum diye O'nu yok sayamamki? Hem O'nunla hesaplaşmam bu kadar kolay olmayacak. Ailemi bu şekilde kabullendikten sonra, iyice içime sindirdikten çok sonra O'na da sıra gelecek.

Sonra bu boşluk içindeyken, kendimi kitaplara falan veriyorum. Elime geçen her şeyi okumaya başlıyorum. Yararlı mı, yararsız mı, zararlı mı hiç sikimde değil, yeterki okuyacak bir şeyler olsun elimde. O ara bu okuma işini o kadar abartıyorum ki, artık bi günde bitirdiğim kitaplar oluyor. Gece gündüz ha bire, elimde bir şeyler okuyorum. Kütüphaneden ödünç kitap alırken, bi diğer beğendiğim kitabı pantolonum ve kazağımın altına atıp çalıyorum. Çünkü 2 kitabı birden ödünç almaya izin yok ve ben nerdeyse her gün her gün kütüphaneye gitmek istemiyorum. Kitaplarda öyle popüler çıkan kitaplar değiller, siktiri boktan eskimiş kitaplar ve hatta beş para etmez dergiler falanda var sanırım arada.

Hani devletinde kütüphaneye, yeni yayımlanan kitaplardan bırakmasına gerek yok zaten, çünkü doğuda yaşayan biri için kitaplar siktiri boktan şeylerdir. Zaten bizim için önemli olan tek şey öncelikle karnımızı doyurmaktır. Akşam eve gittiğinde avucunun içinde terinle ıslanmış parayı masaya koyabilmektir. Bundan başkası yalan. Geçim sıkıntısı o kadar önemlidirki, kadınlar kaç koyun eder hesabında anlaşıldıktan sonra evlendirilirler. Erkekler babayiğittirler ve eşine, kızına yan gözle bakan biri olduğu an, gözünü bile kırpmadan çekip vururlar. Oysa vurduktan sonra kendisi gidip başkasının karısına, kızına bakar. Bu davranışıyla bile adamın eğitimsizlikten kafayı yemiş olduğunu anlamak zor değildir. Zaten devlet tarafından, doğunun kaderine "cahillik" yazılmıştır. Kütüphaneler yerine kocaman polisevleri, kocaman askeri birlikler, kocaman devlet daireleri yalnız yapılır. İnsanlar eğitimsizliklerini içselleştirmişler adeta, kimse dönüp ekmeği bırakın, bize eğitim verin bile diyemiyor. Sürekli yükselen askeri binalar, sürekli yükselen devlet daireleri, sürekli yükselen karakollar, polisevleri, insanları sessiz olmaya çağırıyor. Kimse devletten bir şey isteyemiyor, korku imparatorluğu kendi içinde o kadar büyümüşki, halkı kendi sorunlarını kendi içinde sessizce çözüyor. Çünkü devlete elini veren memleketlim, batıdan gelmiş ve asla onu anlayamayacak okumuş aç gözlü adamların elinden, bazen canını zor kurtarıyor...

Öff konu dağılıyor kütüphane bölümüne döneyim yine;
Kocaman kütüphaneleri bırakın yeni kitap bile bulmak zordur. Bizim oralarda kitaplar; kütüphaneler ilk açıldığında, hapsedilmiş gibi raflara tıkıştırılırlar, zamanla kalıplaşan tozların arasında hiç el değmeden bir ömür geçirirler. Hadi o zaman çocuktum beğenmezdim bi çok kitabı ve beğenmeme rağmen sırf okumuş olmak için alır okurdum, ama şimdi dönüp bakıyorumda; aslında o kütüphaneler gerçekten hiç bi boka yaramıyorlar.

Ama o yaşta yapabileceğim başka bir şey yok, kaçmak zorundayım, bir şeylerle kendimi oyalamak zorundayım yoksa kafayı yiycem. Bu düşünceler arasından okuma olayını o kadar abartıyorumki yengem sık sık gelip "hadi dışarı çık, git dolaş biraz. Bırak artık o kitabı, git biraz nefes al" diye beni uyarmak zorunda kalıyor. Çünkü kendimi oyalama işini o kadar abartıyorumki, uyku düzenim zaten yok oluyor. Hatta tuvalete girip bokumu yaparken bile, ıkınma sırasında bir kaç cümle daha okumaya çalışıyorum. Şimdi dönüp bakıyorumda, acaba o okuma açlığım sadece kendimden kaçmak istediğimden miydi, yoksa liseye gönderilmemişliğimin bilinçaltımdaki etkisi miydi? Belki buda olabilir bilemiyorum.

İşte o aralar, benim için hayat tamamen boş geliyor, anlamsızlaşmış herşey, sadece okuyorum. Sonra bi ara dinlere merak salıp kütüphaneden, 4 büyük kitabın türkçe çevirilerini alıyorum. Hepsi güzelliklerden, iyiliklerden, dünya barışından bahsediyorlar ve diğer ortak noktaları ibnelerin yasaklılar listesinde olması. Sonra hepsini yarıda bırakıp tamamen okuma hedefini tamamlamaktan vazgeçiyorum. Bi ara mesnevi'ye de merak sardım.

Eee tabi o zamanlar mevlana bu kadar popüler değil, etinden sütünden, ibneliğinden bu kadar yararlanılmıyor. İnsanlar henüz onu magazinleştirip, Şems'le aralarında geçen ilişkiyi konuşmuyorlar. Bende zaten oyalanmak için okurken keşfetmişim ve devam ediyorum.  Sahip olduğun beden, bi boka yaramıyor kendin ol, öz ol, özüne dön diyor. Madem erkekleri seviyorum, madem erkeklerden hoşlanıyorum o zaman onlarla daha çok zaman geçirmeliyim diyorum.

Erkek arkadaşlarımla, cinsel anlamda ciddi yakınlaşmalarımız başlıyor. O ilk acemi flörtleşmelerin ardından hızlı bi boşalım süreci başlıyor. Artık kızların peşinde çok fazla zaman geçirmiyorum. Dedikodumuz çıkan bi kız var, yengem beni; kızın para karşılığı başka erkeklerle yatıp kalması konusunda uyarıyor, kız tam bi oruspu ve kapağı sana atmasın diyor. Ben, kızla aramızda olanları kimseye anlatmamıştım, demekki kızın ağzıda bacaklarını açtığı kadar varmış diyorum, ardından da ondan ayrılıyorum ve bir daha görüşmüyoruz. Sonra kız başka bi çocukla evden kaçıyor evlenip hayatımdan siktir oluyor. Yengem mutlu oluyor ama acaba evine getirdiğim arkadaşlarımla, yalnız kaldığımızda yatağında neler yaptığımızı bilse ne düşünecek? Bunu merak ediyorum. Oruspu olan kız mıydı? ben miydim? hiç kimse bilmiyor. Herkes kendi özgürlüğünü ilan etmiş, bacaklarını başkasının omzuna teslim ediyor...

Ölmekten vazgeçip arkadaşlarımla hızlı bir cinsellik yaşamaya başlıyoruz. Her yalnız kaldığımızda dudaklarımız birleşiyor, henüz 15 yaşındayız ve artık öpüşmeyi de iyice öğreniyorum. Bazen evde yalnız kalıyorum, o arada ev bir kerhanaye dönüyor. Oruspuçocuğu değiliz ama, hepimiz birer oruspuyuz o yaşta. Yalnız kaldığımız ilk anlarda birbirimizi çağırıyoruz ve suya atılan taşın, su üzerinde oluşturduğu ve gittikçe genişleyerek çoğalan halkalar misali, seviştiğim insanlara her gün bir yenisi ekleniyor. Oysa burası doğunun en ücra köşesiydi, burda erkekler hüküm sürerdi. Yoksa kandırıldım mı? Neler oluyor böyle diye düşünmeye başlıyorum ve seviştikçe tanıştığım kişiler beni bir başkasıyla daha tanıştırıyorlar. 15 yaşındayım ve 50li yaşlarında adamların kucağına bazen oturuyorum ve hiç miğdem bulanmıyor. Onlar daha iyi öpüşüyorlar, onlar daha iyi dokunuyorlar ve bence onlar saçlarımı yaşıtlarımdan daha iyi karıştırıyorlar...

Gece gündüz asılmaya başlıyorum sikime o aralar doymak nedir bilmiyorum. Dizlerim ağrıyor artık ve halka her geçen gün gittikçe büyüyor. Her fırsatta birileriyle buluşup kendimce beni sevmelerine izin veriyorum. Oysa biliyorum sevgi değil, ama bu durum benimde hoşuma gidiyor. Artık yaşıtlarımla cinsel anlamda pek muhatap olmuyorum, bayaa bi mesafe bırakıyorum. Olgun adamların dünyasında kendime bi cennet yaratıyorum, sırf benimle sevişmek için delirenler var. Etrafımda bi anda her dediğimi yapan, beni hakettiğimden fazla şımartan pislikler var ve aslında o zaman farkediyorumki ben şımarmayı dahi bilmiyorum. Çünkü hiç şımartılmamışım. Sonra bunu farkedip duruluyorum. Hiç kimseyle görüşmemeye başlıyorum. Bi kaç ay sessiz sedasız yaşamıma, kitaplarla devam ediyorum...

Devamı için tırtıkla...

18 Aralık 2010

Götünde ağırlığınca silah olunca, cinsiyetin maganda oluyor.

Bu yazı, şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

Bi kaç gün güzel vakit geçiriyorum silahımla. 15 yaşımdayım ve belimde, sağ kalçama batıp çıkan ağırlığımca ve üstelik dolu bi silah var. Fazla kurşunları eve yakın bi yerlerde saklamışım ve ortada silahla dolanıp duruyorum. Silah götüme girip çıkarken kendimi daha erkek hissediyorum. Sikim değil ama, silahım beni daha erkek yapmış. Etrafta herkese ters ters bakınıp duruyorum, abime bile gider yapıyorum. Daha önce kendi içimde boş ver diyerek atlattığım fırçaları ibne laflarını, artık silahım olmasından dolayı bazen cevaplayarak def ediyorum ve kendimi gayet iyi hissediyorum. Sikim umrumda değil, ama silahıma güveniyorum. Sonra dayanamayıp bi gün şehir dışında boş bi yere gidiyorum o arkadaşımla. Bana silah sıkmayı öğretiyor. Yol kenarındaki tabelalar delik deşik olmuş. Birde üzerlerinde ilanı aşklar edilmiş kalpler var bol bol. Tuhaf olan şuki, insanlar nefretlerini ve sevgilerini aynı tabelalarda dile getirmişler. Nefrette, sevgide çok yoğun yaşanılan duygular olduğu için olsa gerek aynı yerde tabelalarda varolmuşlar. Ama hiç kimse bilinçli olarak yapmamış bunu ve sanırım hiç kimse farkına varamayacakta.

Arkadaşım, kalpleri hedef almamı söyleyerek ateş etmeme yardım ediyor ve ateş ediyorum. O heyecan, o adrenalin, o ne olduğunu bilmediğim gizemli duygu hiç bir şeyde yok. Daha önce hissetmemiştim. Erkek oldum, silahım var ve ateş ediyorum. Kurşunlar tabelalardan geçip yokluğa karışıyorlar ve ben her kurşunda daha bi erkek olmaya başlıyorum.
Sonra ayrılıyoruz, silahım belimde eve geliyorum. Hiç kimse belimde bi silah olduğunu bilmiyor, bende çaktırmıyorum zaten. O yaşımda da zayıf olduğumdan dolayı,  kilolu görünmek için bol elbiseler giyiniyorum. silah arada götüme girip çıkarken canımı yaksada, dışardan belli olmadığı için kimse çakmıyor. Gece uyurken yatağımın altına saklıyorum, ama pek sık eve götürmeye cesaret edemiyorum. Dışarda bi yerlere saklıyorum. Ertesi gün büyük bi heyecanla gidip alıyorum ve belimde silahım varken erkekleşip sokakları dolaşmaya devam ediyorum.
Sonra yine bu ibne lafını işittiğim günlerden bi gün kendimden yine nefret ediyorum, oysa ne güzel kaç gündür alışmıştım bedenime, kendime, her şeyime, hatta özgüvenim vardı. Erkek olmuştum. Ama hayır demekki olmamışım ve hiç bir zamanda olamayacağım. Ne yaparsam yapıyım, nasıl yaşarsam yaşıyım abime göre ibnenin teki olacağım. Zaten allahda beni bi başıma bırakmış, zaten kimse dönüp yüzüme bakmıyor. Böyle böyle bu düşünceler, yine beynime işlemeye başlıyorlar ve beni alt ediyorlar. İşte böyle tekrar bunalımlardayken silahı alıp eve geldim..

Eve geldiğimde hiç kimse yoktu, yapayalnızım, aynada yine kendime bakıyorum. Oysa bakın benimde sizinkiler gibi kara kaşlarım, kara gözlerim var. Ten rengimi sevmememe rağmen sizinki gibi esmer bi tenim var diyorum kendi kendime, saçlarım aynı sizinki gibi, ellerim, ayaklarım falan hepsi aynı sizinki gibiler. Hadi bunları geçtim, bakın benimde pipim var diyorum kendi kendime. Kendimi bu aileye, bu insanlara bu topluma ait, bu toplumdan biri gibi saymak için bedenime bakıp bahaneler üretiyorum. Bahane olduklarını farkediyorum. Çünkü pipimin başı da önüne düşmüş, o bile benden utanıyor sanki. Oysa böyle olmamalı, o'nun başı önüne eğik olmamalıydı, baş kaldırmalıydı diyorum :))
(tamam burda şaka yaptım yahu, çok fazla gerilim oldu diye araya espri katıyım istedim, durun ciddiyete geçiyorum.)

Pipime bakıyorum, aynadan, taşşaklarımı avuçluyorum farkı yok gibi diğer erkeklerden. Yani herkeste olan bende de var. Tabi o zamanlar bende olanın herkeste olamayacağı fikri aklıma gelmiyor. Pipime bi daha bakıyorum, güzel diyorum ve hatta pipimi seviyorum. Avuçluyorum ve belkide yanlış bi bedendeyim, belkide başkasının olmalısın diyorum kendi kendime. Sonra silahı alıyorum elime ve içimden "aslında her şeye rağmen yanlış bi bedende, yanlış bi aileye, yanlış bi topluma ait olarak yaşıyorsun" diyorum kendi kendime.

Çünkü inandığım din bile, beni daha en başından dışlıyor, allah dediğim yaradan bile, beni bi erkek bedenini arzuladığım için binlerce yıldır lanetleyip duruyor. Bu daha kötü ve çoğu zaman beni kahreden de bu oluyor?
Tanrı neden, yarattıklarına lanet okusun ki?
Yoksa tanrı içimizden biri mi?
Yoksa tanrı diye inandığımız şey, aslında bi insan mı ki, lanet okuma gibi insani bir duygusuyla, yarattıklarına sesleniyor?
Anlamıyorum, anlamak istemiyorum. Ve düşünmeyi bırakıyorum. Silah hala elimde, ne yapacağımı biliyorum aslında, ama hala bi işaret bekliyorum, hani bi mucize, ufacık bi bahane. Ama yok, hiç bir işaret yok. Duvarlar dile gelsin diye duvarlara bakınıyorum, aynadaki aksime bi daha bakıyorum, bakıyorum bakıyorum bakıyorum...

Evet çıplak, zayıf cılız bi beden, elinde kendisinden bile ağır bi silah ve boş boş kendine bakıyor. Sonra gözlerim bedenimde bi daha dolaşmaya başlıyor, her tarafıma, her milimime adeta. Hala bi işaret yok. Silah iyice ağırlaşmaya başladı, kaldırıp başıma tutuyorum. Aynada kendime bakarken aslında, elinde bu silah tutan kişi ben değilim diyorum. Her şey tamamda, sırf seni kabul etmiyorlar, onlardan biri değilsin diye kafana sıkacak değilsin ya" diyorum kendi kendime. İşte o anda kocaman bi boşluktan aşşağı yuvarlanıyorum. Her şey anlamını yitiriyor...

Devamı için tırtıkla...

17 Aralık 2010

Aslında kimseden değil, sadece kendimizden kaçıyoruz.

Daha önce evden kaçtığımı zaten söylemiştim. Madem söylemiştim nasıl kaçtığımı anlatıyım:

15 yaşının o deli çağlarındayım, tahmin edersiniz ki sikim, tesbih gibi elimden hiç düşmüyor. Arada götümü parmaklayarak boşalsamda, abimin "ibne herif" lafları canımı çok acıtıyor ve yine tahmin edersinizki 15 yaşında olmanın verdiği toyluktan olsa gerek ibne olduğumu henüz tam kabullenmemişim. Ee tabi o zamanlar "canım" yalnız yanmazdı, bende cayır cayır yanardım. Söylenen ibne laflarının ardından, bi köşeye çekilip kendimden nefret etmeye başlardım, evde yalnız kaldığımda ise ayna karşısında soyunup bedenimi izlemelerimin doruğundayım "farkım ne ki senden be abi?" diye söylenip her tarafıma bakınıyorum.

Oysa bi erkekte olması gereken her şey var bedenimde; koca delikli iri burun, taşşaklarım, yarrağım falan, hepsi yerli yerinde. Peki buna rağmen neden evde bir şeye kızıldığı zaman ibne herif diye, hakaretler işitiyordum ki? Anlamaya çalışıyordum, anlamlandırmaya çalışıyordum, havaya savrulan ibne herif laflarını, küçük sorunlarda bile bana yöneltilen çatık kaşları. O aralar aynalar en büyük sırdaşım olmuş, kendi kendime hesap soruyorum, neden böyle uzaylıymışım gibi, farklıymışım gibi davranılıyor ki? Sonra hesaplardan vazgeçip acaba "ölsem mi" diye düşünüyorum. Ama ölmek günah, eğer ölmeyi tercih edersem, yaradan bana küser. Zaten ailem yüzüme bakmıyor, ya ölünce allahta bakmazsa?? O zaman ne yapıcam.
Sonra allahın yüzüme bakmayacağı konusu işin içine girince olay daha bi karmaşıklaşıyor. Peki allah osbir çekerken götümü parmaklamama ve parmaklarken gazetelerdeki basketbolcuları düşünerek boşalmama ne diyor?
Böyle düşünceler üşüşüyor bi anda.
Ya peki allah beni zaten sevmiyorsa?
Ya peki zaten hiç yokmuşum gibi davrandığından dolayı bunlar oluyorsa? Bunlar daha mantıklı geliyor ve kendi kendime konuşmaya devam ediyorum "hımm, demek kimsesizim, allah bile beni tek başıma bıraktı. Madem tek başıma bıraktı neden yarattı?" diye düşünmeye başlıyorum. Düşünceler yoğunlaşıyor, her gün bir yenisi ve her gün daha çok karamaşıklaşan ruh halim sayesinde, her gün gittikçe kendimden daha çok iğrenmeye başlıyorum. Çünkü osbir çekerken bile götümü parmaklayıp, gazetelerde gördüğüm basketbolcuların koltuk altında olduğumu düşünerek kendimden geçiyorum ve tam kendimden geçmişken boşalıyorum ve ellerim; hiç bir zaman dünyaya gelmeyecek olan çocuklarımla doluyor. İşte o zaman kendimden daha çok iğreniyorum. Pisliğin tekiyim, miğdem bulanıyor kendimden.

Ne yapıyorum böyle, neden erkekleri düşünüyorum ki? Neden şu koca memeli komşu kızını, yada flörtleşmek ile flörtleşmemek arasında gidip geldiğimiz diğer mahalledeki kızı düşünmüyorum ki? Oysa kızın dudakları ne güzeldi, göğüsleri götünden bile büyük ve o'nu ilk gördüğümden bu yana göğüsleri hep aklımda. Ama yok, osbire dayandığımda aklımda erkekler yalnız var, kızlara yer yok. Sonra tekrar düşünüyorum:

Evet abim haklı, ben ibnenin tekiyim, oruspuçocuğunun tekiyim, ailenin yüz karası, başı ezilesice bi yılanım. Evet böyle olduğum için, çevremdekilerin  çatık kaşlarını, beni terslemelerini hak ediyorum, evet allah iyiki de beni unutmuş, iyikide beni tek başıma, şu koca dünyada milyonlarca insanın içinde yapayalnız bırakmış, allah'tan bu lafı işitmeyi hak etmişim: git kendi başının çaresine bak. Ne bok yersen ye...

 Evet yapayalnızım, boşalmışlığın verdiği o anlık pişmanlık hissi, yapayalnızlık, boşaldıktan sonra; erkekleri düşünerek boşalmış olmanın verdiği o suçluluk duygusu, ailenin dışlayışları hepsi üşüşüyor üzerime, allahta zaten karışmıyor bana. Evet ölmeliyim. Nasılsa tek başımayım, kimsenin benden haberi yok. Bundan sonra olmasada olur.

Bu düşünceler arasında günlerce ölüm çeşitlerini gözden geçiriyorum, acaba eve kapanıp kapıları pencereleri sımsıkı kapatıp tüpü açık bıraksam ve uyusam, yada dur nasılsa 6ıncı kattayız balkondan kafa üstü atlıyım olsun bitsin, sonra balkona gidip aşşağı bakıyorum. Ama aşşağısı beton ve canım çok yanar deyip geri kaçıyorum :)) canım tatlıya. Öyle bi ölüm şekli bulmalıyımki, acısız ve ani olmalı. Böyle böyle günlerce dolanıyorum etrafta. Sonra silahla ölmek aklıma geliyor. Zaten kafamın içinde beyin yok, sıkacağım tek kurşunla, acısız ölme şansım var diye düşünüyorum. Ama silahla ölmek fikrini kimseye çaktırmamam lazım ve tabii birde bi silah bulmalıyım. Bunun için bi arkadaşımla konuşuyorum konuyu, ama ölmek istediğimi değil, sadece silah merakım olduğunu söyleyip duruyorum. Tamam diyor ve istediği parayı verirsem bi tabanca bulacağını söylüyor.

Aradan 1-2 hafta geçtikten sonra, bi gün elinde kuru sıkıdan gerçeğe çevrilmiş bi silahla geliyor. Tam tarihini hatırlamıyorum ama yıl  olarak  1999 olsa gerek, bana silahı getiriyor. İlk 25 kurşunu da ücretsiz veriyor. Fiyatta anlaşıyoruz 30tlye alıyorum. Kurşunlar, bildiğiniz kuru sıkı tabanca kurşunu ama uçlarına özel olarak demir bilyeler sıkıştırılıyor ve bunları yapmaya kalkışmak çok güç, o yüzden bizim oralarda bunu meslek edinip yapanlar var o zamanlar. Kurşunları da bana uygun fiyatlara her zaman satabileceğini söylüyor. Gülümsüyorum, senden başkasından almayacağım diyorum. Birbirimize ticari kurlar yapıyoruz, müşteriyiz ikimizde. Sonra alıyorum silahı ve gidiyorum...

Devamı için tırtıkla...

15 Aralık 2010

Twitter söyle bakem, insanları ne zaman ALLAH lık davasında bulunduracaksın??

"Twitter'a saldıklarım" postlarına son sürat devam ediyoruz. Birde orda şu konu dikkatimi çekti. Takipçi sayım artıkça iyice sapıtıyorum. Cidden sapıtıyorum, böyle nerdeyse götümün fotoğrafını çekip twitpic'den yayınlayacak hale kadar sapıtıyorum. Ama işte arada bazen çok ileri gittiğimi farkedip duruyorum. Böyle böyle arada kendi ruhumun ağzına tükürsemde, orda resmen bi pislik olmaya başladım. Hele birde gelen mentionlara cevap verme aşamalarım var hey gidi hey. Dersin sanki bill klintın'ın sol taşşağıyım. Böyle bi kendimi bok sanmalara başladım ki sormayın. Korkarım ki takipçi sayım 10.000 lere falan vardığında Allahlık davasında bulunabilirim. Bu yüzden, bence bu sosyal ağlar konusunda, toplumca bi pisikolocik tadavi görmemiz lazım.

Bide tweetlerimi falan, facebook sayfalarında görmeye başladım, böyle bayağ bayağ millet alıp kendininmiş gibi yazıyor her tarafa. Önceleri dedim bi avukat tutayım hukuk savaşına girişip götlerindeki donlarını alıyım, ama sonra "siktir len, ne boksun ki?" dedim kendi kendime ve duruldum. Hem kullanın ammına koyım ne olacak ki? diimi =) alın lan helal hoş olsun valla. Neyse konu hakkında görüşlerimi de aktarmışken, geçenlerde saldığım twittleri buraya yazıyım, sizde yine sevdikleriniz olursa yorum bölümüne rakamlarını yazarsınız. Hepinizi öpüyor, sımsıkı kucaklıyorum. (bu arada dikkat ettiniz mi bu postta hiç YARRAK demedim. Helal bana. Bide alttaki görselde de, twitter sayesinde oturduğum yerde götümün kalkmışlığının temsili resmidir.)

1- Velhasılı kelam sosyal medya'ya girince amı götü iyice dağıttım. Osurduğumu bile yazmazsam kendimde bi eksiklik hissediyorum

2-hüzünler,mutluluklar ve hatta tüm duygular;sosyal ağlar sayesinde en abartılı dönemini yaşıyor.İnsanlık yakında kan ağlayacak.
3-Zaten bi avuç götüm vardı, onuda üstüne otura otura erittim.

4-Senin en güzel yerin, @StarbucksTR yeşili rengindeki gözlerin, gözlerin ahhh gözlerin göööözzzzlerin

5-Ne zamanki bu ülkede vibratörler pazar meydanında açık açık satılırsa, işte biz o gün tükeneceğizzz

6-Yatmadan önce 31 fırça darbesi.

7-Cüzdanımdaki "medeni hali" yerine "sensiz" yazılsın istiyorum.

8-Herkes aynı yöne bakar, ama farklı şeyler görür.

9-İçimdeki çocuğun allah belasını versin, söylediklerini yapmadığım zaman mız mızlanıp duruyor.

10-ilk görüşte aşka inanır mısın? yoksa ağzının üstüne bi tane çakıyım mı?

11-Ateist arkadaşlarım "çok işim var, bitmiyor" dediği an "allah kolaylık versin" desem mi? demesim mi? diye strese giriyorum.

12-aşk aşk diye diye bu hale geldim: sevgilililililililililililililililili

13-Aradığınız aşığa şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

14-Hani burda takipçi için kendimizi parçalıyoruzya, çocukluk arkadaşımda misafirlikteyim, twitter falan filan hiç sikinde değil

15-Biri bana kumar oynamayı öğretsin, nasılsa aşkta bi bok olmuyor.

16-Gencim, güzelim, iyi sikerim

17-Yazın sokak hayvanlar için kapı önlerine"bi kap su"bırakmıştık,kışın da sokak çocukları için "bir tas sıcak çorba" bıraksakya

18- Sevgiliye en çok ihtiyaç duyulan günler başladı.

19-sevenler, bu tarafta başkalarıyla sevişip, öteki tarafta kavuşurmuş =(

20-Benim götüm de, sikim de, burnum da kalkık.

21-Hani duşta suyun altında çok kalırsın da; ellerin, ayakların buruş buruş olurya, yoğun aşk sonrası ruhum aynen öyle oluyo

22-Gaza gelen, göt olur.

23-Sabah işe gelirken sırılsıklam aşık oldum.

24-Eğer bu saatte götünde bi el hissedersen sevgilim, bilki seni facebooktan dürtüyorumdur.

25-tırtılın kaderidir kelebek olmak ve güzelleşmişken ölmek.

26-Namus cinayetleri bitsin artık. Çünkü sikilmiş götün davası olmaz!!!!  

27-Festival gibisin, fişeğimi yüzüne patlatmak istiyorum.

28-Her şey karşılıklı be azizim, sevmek bile.

29-Gerçek prensi bulmak için, ne kurbağalar öpülüyor yarabb

30-Tweet akışı o kadar hızlıki götünüzden uydurduğunuz fazlasıyla belli oluyor.    

14 Aralık 2010

Teyzecim size ANNE diyebilir miyim?

Merhaba sevgili seyirciler. Bildiğiniz üzere daha önceki maceralarımda kemik peşinde koşan it gibi... yada durun kendime karşı bu kadar acımasız olmıyım ve havuç peşinde koşan tavşan gibi, bende aşk peşinde koşmuş, ama bunun yerine bol bol sex yapmıştım. Önceki maceralara şimdi dönüp bakıyorumda, hepsinin canları cehenneme diyorum ve burdan tüm o oruspuçocuklarına, yinede selam ve saygılarımı iletiyorum. Piçler her ne kadar "şehvetle dolu" güzel zamanlar geçirtip, sonunda beni yüzüstü bıraksalarda, yüzüstü bıraktıkları için kızıp arkalarından analı kızlı küfürler edemiyorum. Çünkü bende, en az onlar kadar hak etmiştim tüm o saxoları falan.

Amaaaan her neyse, yaşanılan her güzel şeyler gibi onlarda bitti gitti ve geçmişin çöplüğünde yerini aldılar. Burada sizlere bi çoğunu anlatmaya çalışsamda, bi çoğunu atladım. Çünkü bazen dönüp yazdıklarıma bakıyorum da, tam bi sex makinesiymişim lan. Valla cidden ha, hiç nefes almadan ha bire sikişip durmuşum. Ama olsun memnunum, pişmanlık yok, ah vahım yok. Zaten genelde kendim beğenip sülük gibi yapıştıklarım olduğu için, tüm o bokları yediğime hiç pişman değilim. Sadece her seferinden büyük beklentiler içinde olmama karşın hiç aramamalarına falan bozuluyordum, yoksa başka bir şey yok. Burdan onlara orta parmağımı gösterip "vay oruspuçocukları, tek geceliğiniz oldum, ama unutmayınki sizde benim tek geceliğimdiniz, bende sizi tıpkı bir prezervatif gibi kullanıp bi köşeye attım" demek istiyorum. Tabii bende sizin gibi kullanılıp çöpe atılan bir prezervatifim, ama aramızdaki fark; ben tırtıklı ve muz kokuluyum, sizin gibi ruhsuz değilim. Şerefsiz kaltaklar, anası babası sikişmişler. İşte tam burda nihahahahhahahaha diye de kocaman bi kahkaha patlatıp bu konudan diğer konuya geçiyorum.
Ev sahibimle çok fazla karşılaşmamak için eve gidiş geliş yolunu değiştirdim. Malumunuzki kadın, akşam oldumu pencere kenarına kurulup yolumu gözlüyor ve beni sokağın başında gördüğü gibi mutfağa koşup, kap kacak, artık eline geçen ilk şeye yemeği doldurup kapısının önüne geldiğimde elime tutuşturuyordu. Zamanla kadının bu hallerine alışsamda, sonra kendimi ezik hissettirdiğini farkettim ve bu yüzden apartmanın bulunduğu sokağa çıkan başka yollar aradım ve önceki hafta yeni bi yol buldum. O yol da apartmanın tam tersi istikamette bulunuyor. Gerçi yolu aşmak için çin seddinden farksız olan, fazlasıyla uzun ve dik sokak merdivenlerini 45 dakka sonra bitirebiliyor, bu sayede nefesi ağzımdan değil götümden alıyordum ama olsun. En azından eve ulaştığımda, kendimi elimdeki yemek dolu tabağa bakarken ezik hissetmiyordum.

Böyle böyle bi kaç gündür karşılaşmıyorduk ve rahatlamış gibiydim. Ve hatta sanırım 13 gün falan hiç karşılaşmadık. Sonra kadını gerçekten özlediğimi farkettim. Bi kaç gün sonra "Acaba ne yapıyor?" adlı merakım gittikçe artmaya başladı. Bide hani yalnız olunca ve bar ayaklarını da bırakıp kimselerle görüşmeyince, iyice bunalıma girdim ve gidip götündeki kıllar ağarmış, babam yaşındaki adamlardan ilgi bekleyeceğime böyle yaşlı bi kadından anaç bi ilgi görmek bana daha bi güzel göründü ve tekrar eski yolu kullanmaya başladım. Kadın beni gördüğü gibi yemek hazırlıyor, apartmana girdiğimde elime tutuşturuyor, ayak üstü bi kaç cümle konuşuyoruz. Eğer hızlıca çıkıp eve gelmişsem, yine üşenmeden eve getiriyor. İşte böyle, yani bi kaç gündür yine kumanyamı alıyorum "ne yapıyorsun" diye bana sürekli sorular soruyor ve o sorarkenki ses tonunda hissedilen merhameti fazlasıyla belli ediyor ve sanırım, siki kalkmış birinin göstereceği merhamet ve tek gecelik sevgi'dense; bu gerçek, saf ve karşılıksız ilgi bana fazlasıyla yetiyor. Saol teyzecim, çok sağol.

10 Aralık 2010

Ahanda yağmur yağdı, ahanda şimşek çaktı, ahanda rüzgar esti, ahanda altıma sıçtım

Dün gece bi yağmur, bi yağmur vardıki sormayın. Yağan o korkunç, o haşin, o gaddar yağmur yüzünden, tüm gece osuruğumla zar zor ısıttığım yatağımda, malak gibi gözlerimi dünyaya açıp etrafa bakınırken saat sabahın 5iydi. Hatta bi ara yağmurun şiddeti ve rüzgarın kendisi elele verip "çiwww çiiiw" diye dışardan duvarlarımı döverken, bide şimşek efendi onlara tam destek vermez mi? höh  ödüm bokuma karıştı yeminlen, hatta korkudan kendi kendime bugüne kadar yediğim bokların hepsine tövbeler falan ettim.

Zaten rüzgar git gide durmak yerine, daha bir şiddetlenip hınçla duvarlarımı dövmeye başlayınca, beni bi göt korkusu sardıki sormayın. bunun yanında "ya deprem olursa, ya bişi olursa ölürsem??" gibi şeyler düşününce, içimden "lan acaba abdest alıp 2 rekat namaz kılsam mı?" diye de kendi kendime konuşmaya başlamadım değil. Valla cidden bunları düşündüm. Çünkü kendimi fena yalnız hissetmeye başladım ve zaten yalnız olunca, yakıp yıkan bi allaha sığınıyorum. Gerçi bi tek bunda değil, böyle doğa olaylarının hepsinde, hemen imana gelen tiplerdenim. Hatta doğa olaylarını boşver, mesela uçağa falan da binsem aynı şey olur bana. Taki uçaktan ininceye kadar benden daha iyi müslüman bulamazsınız.

Valla ciddi diyom la, böyle durumlarda bi anda şeriat yanlısı kesilirim, aktifim diye geçinen ibnelerin siklerinin kökünden kesilmesini, pasif ibnelerin götlerine sarmısağa bandırılmış kazık sokulmasını, oruspuların kukularına beton dökülüp ölünceye kadar sikilememelerini salık ederim. Zaten evim en üst kat olunca, bide çevresinde bina mina yokya, ev böyle erekte olmuş at siki gibi sallanıp durunca, beni bol bol göt korkusu sardı. Bu sallantılar yüzünden bi ara "haydi bari rüzgar durmayacak kalkıyım, normal abdesti boş veriyim de, banyoya kapanıp şöyle serpil çakmak'lının tövbe öncesindeki hali gibi başımdan 40 defa su döküp doğru dürüst bi boy abdesti alıyım" diye de düşünmedim değil. Ama sonra rüzgarın şiddeti hafifleyince abdesti mabdesti boşverdim.

Zaten ondan sonra uyku da tutmadı, bende laptopu aldım bi güzel oturttum kucağıma nete daldım. Arada aniden çakan şimşekler yüzünden tırsıp sarılacak birini aramadım değil, ama sonra yalnızlığıma lanet edip, google'dan rambonun resimlerini filan açıp laptopuma sarıldım. Böyle yapınca az az sakinleştim.Sakinleşince aklıma kötü kötü şeyler geldi. Zaten bi ara baktım parmaklarım arama sekmesine "coolgaymovies" filan yazıyor hemen kapattım pencereyi, çıktım girdim twittera filan. Sonra dolandım işte. İşte bi güne de böyle başladım =)

5 Aralık 2010

Sanırım beyin amcıklaması geçiriyorum, sağ salim atlatmam için bana dua edin.

Her tatil sabahı olduğu gibi bu sabahta erken uyandım. Tek farkı dışarda yağmur var ve ishal olmuşum. İshal de o kadar piski, kahkaha atsan altına kaçırıyorsun. Onun için ishal olduğunda ya az gülceksin, yada kahkaha atmak yerine zoraki tebessüm ediceksin. Eee tabi hapşurmaları falan saymıyorum. Hapşurduğun an, olay direkt karakolda bitiyor =Pp Töbe yarabbim sen kimsenin başına ishalken hapşurma olayını yaşatma.Neden öyle diyorum derseniz, başıma gelmişti ordan biliyorum. Hemde askerdeyken, hemde kışın ortasında arazide. Ayyy dur anlatmıycam, çok kötüydü çoook. İshal konusunda demem o ki sakın ola kışın ishal olmayın, ishal olursanız bile sakın üşütmeyin. Hatta göte, göbeğe olduğundan fazla dikkat edin.

Bide dünkü yazıyı kaldırdım, çünkü konu hakkında yazmak için çok acele ettiğimi düşündüm. Zaten gelen teklifde daha hiç bir şey belli değil, bende tuttum heyecandan hemen iş teklifi aldığımı yazıverdim. Üstelik daha kabul etmedim, sadece teklif aldım. Yani daha oturup etraflıca düşünmem, taşınmam lazım. Artıları neler olacak, eksileri neler olacak? bunları düşünüp taşınmalıyım. Birde gerçekten yapabilecek miyim? En önemlisi de bence o...
Evet şu anki işimden daha güzel bi iş teklifi, en azından bi ofisboy olmuycam, en azından bi sorumluluğum olacak, en azından artık kendi kişisel gelişimime odaklanıp, kendimi daha iyi ifade edebileceğim. Ama sadece kişisel gelişim derken, o işin gerektirdiklerini yapabilecek miyim bilmiyorum. Hani bu hissettiklerim kendime olan güvensizliğim değil, sadece kendimi yetersiz buluyorum ve o işin hakkından gelebilirmiyim bilmiyorum. Yani güvensizlik değil, sadece kafa karışıklığı. İşte bu konular beni rahatsız ediyor. Çünkü dediğim gibi ortaokul mezunuyum, ama bana gelen teklif daha donanımlı birinin yapabileceği bir iş.

Bide dünkü yazıyı kaldırmamın nedeni çok fazla ayrıntılara girip yazmış olmamdı. Yazıyı böyle sakin kafayla okuyunca hiç bi bok anlamadım. Hani tüm yazılarım öyle ama, bu sefer o anki heyecanla yazdığım için olduğundan daha çok karışıktı. Resmen savaşmıştım sanki. Bide dedim ya, daha kabul etmemişim, ama tutup yazıyorum buda yanlışımdı. Acele etmek yerine önce taşlar bi güzel yerine otursun, ne nedir? Ne, ne oluyor bi bakalım ondan sonra etraflıca yazarım. Ama şimdi yazmamın yanlış olduğu sonucuna vardım ve kaldırdım.

Bide artık hayatımda bir şeyler yoluna girsin istiyorum. Hani cebimde doğru dürüst para olmuyor, etrafımda elini tutup yanağıma götüreceğim kimsem yok, yapayalnızım ve yalnızlığımı cinsel tercihlerime yönlendirip sürekli birileriyle bu açığımı kapatmak istediğimin farkındayım. Ama ne yapıyım elimde değil. İşte bu ara bunları farkediyorum. Sürekli birileriyle yat kalk, yat kalk, yat kalk. Nereye kadar yatıp kalkcam ammına koyım. Hayatım hep böylemi sürecek. Bıktım valla, zaten eğlenmek için yaptığım zamanları geride bıraktığımı farkettim. Çünkü artık yaptıklarım eğlenmekten çok, alışkanlığa döndü benim için ve bende alışkanlıklardan nefret eden biriyim. O yüzden bi çok şeye dur demenin zamanı geldi. Önce bi güzel kendime geleyim, neler oluyor bitiyor tam farkına varayım sonra yine aynı bokları yerim, ama dediğim gibi önce kendime gelmem şart. Zaten böyle asosyal, sünepe, kendi kabuğunda yaşayan bi tip olup çıkmışım. Hayatım sadece barlardan tanıştığım insanlar ve netten yazıştıklarım arasında geçiyor. Iyyy yazarken bile kendimden iğrendim.

Yaşım da ilerliyor oldum 26. Daha nereye kadar böyle lay lay lom yaşayıp gidicem ki? Hani lay lay lom bile değil benim yaşamım, sadece anlık ezik pis kahkahalar o kadar.  Hem kendimce böyle dünyayı sikine takmadan ne zamana kadar yaşıycam. Hadi bi kaç yıl daha güzel güzel, dünyayı siklemeden yaşadım diyelim, ya yaşım 30 olduğunda ne yapcam? O zaman da böyle ofisboy olarak mı hayatıma devam edicem? Artık hayatı ciddiye almanın zamanı geldi de geçiyor. Yaşım 30 olduğunda yine böyle kırık bi çekyatta talim olmak istemiyorum. Belki o zaman şu anki halimden daha kötü bi durumda olabilirim, ama en azından bugün elimde bi fırsat varken bunu değerlendirmeliyim diye düşünüyorum.

Bide yalnızlığımdan her kaçmak istediğimde, sürekli hatta neredeyse günlük olarak buraya yazdım ya, belki artık eskisi gibi çok sık yazmayabilirim. Çünkü cidden bazı şeyleri sırf, yanlızlığımdan kaçmak için, hatta bazen sırf buraya yazmak için yaşadığımı farkettim. Sonuçta benim için onları yaşamak bir sorun değildi, iki ağlayıp sızladım mı olay bitiyordu, bide göt gibi açıkta kalcağımı bile bile yaşıyordum. Çünkü ibneliğin diğer adıdır döneklik. Evet farkındayım biraz sapıkça geldi, ama sırf yazmak için gidip bir şeyler yaşamadım değil. Çünkü merak o kadar pis bir şeyki, gidermeden yerinde duramıyorsun. Üstelik deneyimlerini yazdığın böyle bi yer oluncada işin eğlence boyutu had safhaya ulaşıyor. Yani farklı bir şey, yada ben anlatamadım. Neyse işte deli falan, yada psikolojik hastalıklı da diyebilirsiniz bana. Ama hepsinin toplamında kendime dönüp baktığımda fazlasıyla yorulduğumu farkettim ve bu böyle olmuyor. Onun için yazmak yerine, durup belki bol bol okumaya karar verdim. Bilmiyorum işte kafam karma karışık. Şimdilik bu kararım; dönüp baktığımda karşımda güzel bi karar gibi duruyor. Bu kararımın arkasında durmaya çalışacağım.

3 Aralık 2010

istanbul bu! Genç bedenlere aç, dinç cesetlere muhtaç hürriyete mecburdur!

En büyük homofobiklerin, homosexüeller olduğunu biliyor muydunuz? Valla ciddiyim, nefret ederiz birbirimizden. Tıpkı siz düzcinseller gibi, birbirimizin ümüğünü sıkmak için fırsat kollarız. Duygularımız, hırslarımız falan filan da hep sizinkilerle aynı, sizden tek farkımız altına yattığımız cinsel organların bizde de olmasıdır. Başka da hiç bi farkımız yok. Yani siz düzcinseller, sizde olmayan sikin taşşağın, amın, götün, memenin altında zevkten kudururken, biz homosexsüeller de;  bizde olan sikin taşağın, amın, götün, memenin ve hatta kirli sakalın altında zevkten kudururuz...

Her neyse işte, konu böyle ordan oraya falan bağlanıp dururken, ben konuyu ağlak ibne şairimize getircem. Hani dedim ya biz homosexüeller en büyük homofobiğizdir diye, haahh işte ordan yola çıkarak, artık Küçük İskender'i de sırf ibneydi diye hiç takip etmediğimi ve şiirlerini gördüğüm zaman adeta kaçarcasına başka linklere yol aldığımı itiraf edebilirim. Tabii benim kadar çirkin olmasının da bunda bi etkisi vardır muhakkak. Oysa ne kadar zavallıyım değil mi? birini sırf çirkinliğinden dolayı takip etmemek, ne yazdığına bile dönüp bakmamak. Sanki artık ne boksam. Gerçi adı da hep komik gelmiştir bana, Büyük İskender'in aksine şair olmasından dolayı olsa gerek, aklıma hep Küçük Emrah'ı getirmiştir. Sanki yazdıklarını okusam, eniştesinin annesine tecavüzlerini okuyacağım hissine kapılmışımdır, sanki açsam bi kitabını, baksam satır aralarına, O'nun o satır aralarında kaşlarını çatmış ağladı ağlayacak halde bana bakacağını düşünürdüm ve bu yüzden dönüp bakmazdım bile. Hem küçük iskender kimmiş?? hııhhh götümün kenarı falan diye düşünürdüm.

Ama bu son bi kaç haftadır bana bir şeyler oldu, durmadan gidip onun şiir kitaplarını falan gözden geçiriyorum, netten şiirlerini bulup kendi kendime yükseksesle evde okuyup tüylerimi dikleştiriyorum. Böyle bi piskopatlık halleri hasıl oldu bende. Bide kendi okuduğu şiir videolarını falan bulup izliyorum. Onu izlediğim zaman kendi kendime "Allahım çirkinler neden bu kadar duygusal olur ki? Neden bu kadar hisli yazıp, o cümlelerle anamızı sikerlerki? Neden çirkinler insanın kalbini, yüreğini, o sol göğüs kafesindeki organın ne hissettiğini bu kadar iyi bilebilirler ki?"

heyyy allahım, sen çirkine edebi güzellik veriyorsunda, yanlış yüzyılda veriyorsun farkında değilsin. Hani tamam hikmetinden sual etmeye korkuyoruz, ses çıkarmıyoruz ama yani olmuyor böylee. Hem sevgili allam, beni böyle 1.78 boyunda, hafif göbekli falan yaratsaydın ne olurdu sanki?? hee  ne olurdu? böyle mavi göz falan illa olsun demiyorum, ama yani hafif bi kumrallık, yada ne biliyim buğday tenlilik filan olsaydı. Hee olmaz  mıydı? Ya tamam olmaz diyorsan bari boyumu accık uzat, valla başkada bir şey istemem. Zaten boyum azcık daha uzun olsa sikecem ortalığın ammını götünü de neyse :))) belki sende ortalığın ammına koyacağımı biliyorsunda o yüzden bana boy namına zırnık koklatmıyorsun.

Neyse tamam allam, ben sesimi çıkarmıyorum. Sen beni böyle yer cücesi olarak yarattıysan vardır bi bildiğin. Boyum kısa mısa olsada, sağlığım sıhhatim yerinde, sikim istediğim zaman kalkıyor ya o bana yeter. Valla sana şükürler olsun allam. Sağlık sıhhatim için çoook teşekkür ederim.
Şimdi döniyim şu bizim döner şaire. Mesela bazen iyice mala bağladığım zaman, böyle kendimi yutuplara falan vurup, O'nun kendi seslendirdiği videoları izliyorum. Adamın seslendirdiği şiirleri dinlerken, sanki anamı sikiyorlarmış gibi bazen acı çekiyorum. Böyle put gibi kesilip kollarımı göğsümde birleştirip, kendimi sarmalamaya çalışıyorum. Sanki bana okuyormuş gibi. Şiir okurken bazen videolarda elinde sigara falan oluyorya, sanki o içine çektiği sigara benim ve o beni içine çekiyor. Ammına koduğum öyle bi sigaraya asılıp içine çekiyor ki, dersin dünyanın tüm kederini içine çekip yok ediyor. Son günlerde şu şiirine sardım. Böyle durmadan açıp okuyorum, biraz daha zorlasam sübhaneke gibi ezberlerime geçecek.
Haaa bu arada şiir okumayı oldum olası hiç sevmedim, şiir dinlemeyi ise zaten höhhh. Neyse şu şiirini sizler zaten biliyorsunuzdur, ama ben bu güzelliği yeni farkediyorum.  Güzellik paylaşıldıkça artar ya,belki hep beraber güzelleşiriz.
                                           ------------------------------------------------------------

Kel kadınlar tanıdım insafsızca
Her sokak başında bir ekip otosu vardı
Kaç paraya öpüştük durduk asitli homojen
Ne çok insandılar öyle yıkılası acılı
öyle kırkayak kimlikli. Sahi,
bana ait bir sürü sevgiliyle dolaşırlardı!

Dolaşırdı ayaklarım - babam kimdi, belki
birikimler yalnızca, yalnızca itilişler!
Annem: O, yalnızlığım olacak!
Sarhoş çocuklar gibiydim, dirilen bir ceset
gibiydim - yüzümde bir gri saten bıçak! Saat bozuk
gibiydim, imdat polis gibi! Saçmalayacak gibiydim
beni bir bıraksanız, ah bir bıraksanız,
ödünç bir tutku, özürlü bir rüzgar misali
dağılıp gidecek gibiydim!

Oğlum eşkalim istanbul, yine katildi. Kızım
son vitrinin son beyaz gelinliğinde!
Yaşları, toplasan en fazla on üç, on dört
en azından milattan önce yirmi! Bir zaman
efkarla makyajını tazeledi içimdeki ölü helvası
Ölü helvası ve kör çiçekler satan çok kalibre çingene!
Ve horgörülen aşklar bazen sahte.. abazan..
Biraz daha öpüşebilsek, ah bir de
öpüşmeleri, sevişmeleri, logaritmayı bilsek
alkol komalarımıza hafif inceden
profesör bir zencefil kokusu inecekti!

Kel kadınlar tanıdım insafsızca
Her sokak başında bir ekip otosu vardı
Hatırlar mısın, yazmıştım sana, her otel odasında
filtresi bekaret kanıyla lekeli
yanan bir orospu sigarası. Ah, göğsüm,
sen, kurşuna dönmüş zalim gözlerle
delik deşik edilmiş bir erkek fanilası!

Delikanlılığım aşka aç
aşka muhtaç
aşka mecburdu!
Ve yüreğim!
Yaşlandıkça memeleri sarkar oldu!
Bana bir haller oldu / bana filmler bir tuhaf olur!
Sarkaçlar bana pek bir dar oldu / kuyular pek bir sığ olur
Bakın! Kızkardeşim gitti gecenin dul eşi oldu
Abim miyop dudaklarıyla kendi yılanında küçülür küçülür mahfolur!
Ah! Çıtır hüznüm, asil acılarım, dikkat edin!

istanbul bu! Genç bedenlere aç
dinç cesetlere muhtaç
hürriyete mecburdur!

30 Kasım 2010

En'lerin mimiği

Geçenlerde Vanilyam ve Draleye  mim yazmışlar ve pası bana atmışlardı. Mimiklerin bende kuruyup, nesillerinin devam edememesi gibi bir soruna rağmen hala mimiklendiğime sevindim doğrusu. Daha önce dediğim gibi bende ölmelerinin nedeni, tamamen böyle eften pöften mimikleri sevmemem, yoksa başka bir açıklaması yok. Zaten bunu daha önce şurda yazmıştım. Neyse madem mimik geleneklerine göre gelen mimi aldım, bi eksiklede olsa gereğini yapıyım. Mimik de "en" lerle ilgili olduğu için en en en en en diye devam ediyor. Buyrun:
                                                              En sevdiğin kelime..?
Sevdiğim herhangi bir kelime yok. Benim için hiç bir kelime diğerlerinden farklı değil. Ama geçmişe dönersek AFFERİN kelimesini çok duymak isteyen biri olduğum için, bu kelimeyi diğer kelimelerden ayırt edip başüstünde taşırım.

                                                                                                         Nefret ettiğin kelime..? 
Sevdiğim bir kelime yoksa, nefret ettiğimde yok. Ama kelimeleri anlık olarak, bulunulan durumun içindeki ses tonlarına göre ayırt edip, tepki verebilirim. Her zaman normal karşılayabileceğim bir kelime bazen o kadar farklı bir ses tonuyla söylenirki, ondan nefret edebilirim. Mesela "anaskim" kelimesi her zaman için normal bi kelime gibi gelir bana, ama bide üstüne basa basa "ananısikiyim" kelimesi vardır, hiç de normal gelmez. Böyle diyen birini kıbleye doğru domaltıp, günde 5posta götünden kuru kuru çükmek istiyorum.

Seni ne heyecanlandırır..?
Biriyle yalnız kalmak, başlı başına bir heyecandır. Hele birde hoşlandığım biriyse, sık sık yutkunurum, nefes bile alamam, bol su içerim. Yakınlaşmaya başlarsak ve olacaklar hakkında bi fikrim yoksa, o an ölüp, bok yoluna giderim.

Heyecanını ne öldürür..?
Heyecanım genelde bi iş üstündeyken ölür. Mesela bi iş için biri kalkıp "o öyle değil, böyledir" dediği an, heyecanım biter. Artık "sikerim gelmişini geçmişi" havasında yaşamaya başlarım. Bu halim 1-2 gün devam edebilir. Taki kişiye göre iş değil, olması gerektiği gibi iş yapılmaya başlanıldığına kadar. Yada ben sike sike işe dönmek zorunda kalıncaya kadar.

En sevdiğin ses..?
Bizim mahallede bekçi Murtaza var. İnşaatın önünde durup gelen geçenin gözünün içine bakıyor. Mesela gece geç vakitte eve döndüğümde, inşaatın en üst katından başını uzatıp yola doğru bağırı "looooo ne yapersen ordeeee"
Murtaza'nın sesini seviyorum. Yaşı geçmemiş olsaydı belki geleceğin imparatoru olabilirdi.
 
Nefret ettiğin ses..?
Kavga anlarında götten çıkan sesler, dalga geçen ses tonları, küçük dilin bile görüldüğü o bazı iğrenç kahkahalar. Bide çok komik bir şey gördüğüm zaman kahkaha atarken farkında olmadan götümden çıkan yüksek sesden nefret ederim. Götümden öyle ses çıkmasın diye, götümdeki kılları bile kesmiyorum. Ama ııııhhh çok güldüğüm zaman sesli osurmaktan kendimi alamıyorum.

Hangi mesleği yapmak istemezsin..?
 Devlet memurluğu.
Allam o ğımbıl, ölü toprağı serpilmiş kadir kıymet bilmez dangalakların yerinde olmaktansa, gidiyim Karaköy'e sikiş için gelmiş 60 yaşındaki  amcalara bacak arası yaptırıyım daha iyi. Hem adamlar öldü ölecekken, yüzleri güler, bende artı (+) sevap kazanırım.

 Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdin..?
Piyasadaki en pahalı, en kaliteli ve en iyi kokan parfüm gibi bi osuruğum olsun isterdim. Koklayan derin derin nefes alarak içine bol bol çeksin. ohhhh misss
Kendin olmasaydın, kim olmak isterdin..?
Hiç kimse olmak istemezdim. Ne eder eder yine kendim olurdum. Başkasının hayatını yaşamak isteseydim zaten şimdi bu halde olmazdım. Sıkıntılarımla, bazılarına göre anlık iğrenç mutluluklarımla, sevgilisiz ve sürekli sevgili arayışlarımla kendimi seviyorum. Kendimden nefret etmeyi bile seviyorum. Kendimi değersiz bulduğum, o hiç bi boka yaramadığımı söylediğim anlarımı bile seviyorum. Kendisiyle barışık, mutlu biri değilim, ama kendimi bu küs halimle bile seviyorum. Sevdikçe eksikliklerimi farkediyorum. Eksikliklerimi başkası çözüp ne yapıcak, ben kendimi çözmeye çalışıyorum. Tüm salaklıklarıma rağmen kendimi seviyorum.

 Nerede yaşamak isterdin..?
Bi yere bağlı yaşamayı seven biri değilim. Şu an karnım İstanbul'da doyuyor ve ben burda yaşıyorum. Zaten dünyanın bir kağıt parçası üzerinde belirlenmiş sınırlara bölünmesine karşıyım. Ammına koduğum aç gözlü devlet büyükleri. Ceplerine daha hızlı ve daha fazla para girsin diye ellerinde kalem, imza atacak yer arıyorlar. Ahh o kalemi alıp götlerine sokmak vardıya neyse.

En önemli kusurun..?
Kendime çabuk kızmam, kendimi değersiz bulmam. Herkesi kendimden önemli bulup, ezikliğimi hemen belli etmem ve tüm bunların farkında olmama rağmen hiç bi değişiklik yapmamam.

Sana en fazla keyif veren kötü huyun..?
Birine çok çabuk tutulmam, güvenmem, ne edip edip bi şekilde peşinden dünyanın öbür ucuna gidebilecek zayıflıkta biri olmam. Ammına koyım daha benim peşimden gelen olmadı, ama ben ha bire peşlerinden oraya buraya gidiyorum. Hakket haaa ne malın tekiyim yawww.

 Kahramanın kim..?
Bi kahramanım olsaydı, sürekli bi arayış içinde olmazdım. Sikiyim kahramanları. Ama keşke bi kahramanım olsaydı. En azından kendimden kaçtığımda, yalancıktan ona sığınırdım.

En çok kullandığın kötü kelime..?
"ananammı" kelimesi benim için en kötüsüdür. Ama pek kullanmam, daha çok "şerefsizindölü, oruspununevladı" falan var. Ya aslında kötü kelimelerim çok fazla ve hepsini de sinirlendiğim anlarda kullanırım. Yani öyle en çok kullandığım diye ayırdığım bi kötü kelimem yok, sonuçta hepsi kötü ve bence hepsi eşit derecede can yakar.

Şu anki ruh halin..?
Uykusuz, yorgun ve açım. Dolayısıyla boktan bi ruh hali.

Hayat felsefeni hangi slogan özetler..?
Herkesi boş ver. Sen ne istiyorsun o önemli. Yanlış yapıyorsan bile senin yanlışın olsun. (Babam demişti.)

 Mutluluk rüyan..?
32sinde falan, hafif göbekli, benden 10cm uzun, döşü hafif kıllı, kirli sakallı, kısa saçlı, esmer veya sarışın farketmez, yeterki gözlerinden ışık saçan bi adam olsun. Bu benim mutluluk rüyam.

Sence mutsuzluğun tanımı..?
İstemediğin şeyi yapmak. Iyyyy allam sen kimseyi yapmak istemediği şeyi yaptırtarak mutsuz etme. Bence çağımızın en büyük sorunu budur. Yapmak istemeyeceğin şeyi yaparak mutsuz olmak. Herkes mutlu olacağı şeylere odaklanırsa savaşlar bile son bulur. Tabii aç gözlülüğüde bırakmalıyız. (burda canım "şerefsizoruspuçocukları" diye alakasız bi küfür sallamak istedi.)

Nasıl ölmek isterdin..?
Başıma sıkılan tek kurşunla. Ani, acısız ve habersizce. Acı çekip günah çıkarmak kısımlarını atlamak istiyorum. Yaşarken zayıftım, ama ölürken zayıf görünmemeliyim. Bok yoluna giderken bile, gıkım çıkmamalı.

Öldüğün zaman cennete gidersen, Allah’ın sana ne söylemesini istersin..?
Allah'ın sakin bi ses tonuyla "gel bakalım, anlat hele ne bok yedin orda?" deyip beni dinlemesini isterim. Acaba dinler mi? Acaba yarattığı şu ben'e dönüp bakacak mı? Yoksa yeryüzüne kovduğu gibi, orda da siktir çekecek mi?

Bir sigaran var mı..?
Sigara kullanan biri değilim. Daha çok yarrağı tercih ediyorum. Ağzımdan hiç düşürmemeye çalışırım. Size de tavsiye ederim, ciğerleri çürütmüyor, çevreyi kirletmiyor ve ağzından düşürmedikçe büyümeye devam ediyor.