Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

15 Şubat 2017

Torbacı Mülayim

İnsan büyüdükçe, yaş aldıkça ve hatta sakalına sessizce yerleşmiş olan ilk beyaz tanesini, bir sabah aynada kendine baktığı sırada görünce, durup geçmişine bi bakış atmadan edemiyor. Neler yaşadım, neler gördüm, ne boklar yedim.
Tadı damağımda kalanlar veya şu an hatırlamaya bile üşendiğim şeyler. Hepsi kendilerine göre bir ben yapmak için uğraşıp didinirken, onlara karşı takındığım inatçı tavrım ile kendim olmayı seçtim ve işte 32 oldum.
Daha doğrusu henüz 31'deyim. Yani en sevdiğim yaştayım, uğurlu sayım.
30 yıllık şu ömrümde bir çok arkadaşım oldu, yaşarsam; şüphesiz yeni arkadaşlarım olmaya da devam edecek. Ama şimdi, bu sabah sakalımdaki tek beyaz tanesini görünce aklıma; sakallarının yarısı beyazlamış olan arkadaşım geldi.

Onunla çocukluğumuzdan bu yana tanışırdık. Zaten aynı mahallede büyümüştük, aynı mahallenin fakirliğini solumuştuk.
İlk görsel am'ı, nerden getirdiğini bilmediğim bir porno derginin sayfalarından koparıp o bana göstermişti. Sonra bakıp öpmüştük. Hatta o alıp kilodunun içine atmıştı ve mahallede o gün öyle gezmişti.
Tabii yaşımız ise o zaman henüz 10-11 idi. Yaptığımız hareketin normalliğini nasıl kabullenmiştim bilmiyorum ama, bana uzatıldığında herkes öpüyorsa bende o am'ı öpmeliyim diye düşündüğüm için öpmüştüm galiba. Zaten sonuçta bir kâğıt parçasıydı ve doğrusu pipimize sürterken de kahkaha atmaktan başka bir şey yapmıyorduk. Sikimiz de kalmamıştı. 

O bayaa yaramaz bir çocuktu. Yani biz bacak kadar çocuklar arasında o, mahallenin en yanarlı dönerlisiydi. Nerde bi gürültü olsa ondan olduğu belliydi. Bütün küfürleri de bilir ve kadın erkek, büyük küçük fark etmeksizin herkese sayardı. 

Biz, ülkenin en fakir şehrinde ve o en fakir şehrin en varoş gecekondu mahallesindeydik. Orda kış aylarında kar, boyumuzu aşan yüksekliğe ulaşıncaya kadar durmadan yağar, tüm evler gözden kaybolup gider, komşu komşunun var olan tek küreğine muhtaç kalırdı. Bir kürekle adeta bütün mahalleli kendi kapısının önünü açardı. 
Mahallelinin hepsinin durumu kötüydü tabii, ama o arkadaşımın ailesinin durumu daha kötüydü. Çünkü herkesten sonra köyden göçüp gelen onlardı ve bu yüzden gecekondularını henüz bitirememişlerdi. Evleri yarı inşaat halinde öylece karın altında yok olur gider, ilk baharda tekrar ortaya çıkardı.

Her yaz da, evin eksik olan bir şeyini yapar, bir sonraki yaz ise kaldıkları yerden tekrar devam ederlerdi.
Tüm çabalara rağmen ev bitecek gibi değildi ve şimdi hatırladığım kadarıyla 2 kış boyunca pencereleri, sadece kalın naylon poşetle kaplı kalmıştı.
Onlar da, karlı soğuk kış günlerinde evlerini ısıtamadıkları için bazen ailece, hala'larında veya amcalarında kalırlardı. Çünkü kalacak başka yerleri yoktu ve en büyük ev onlarınkiydi.

Babaları ve anneleri böyle bir yoksullukta yapacak bir şey olmayıp, sadece birbirlerine vakit ayırıp 4 çocuk yapınca, dayak da tek eğlence araçları olarak duruyordu ve çocuklar paylarına düşeni eksiksiz alıyorlardı.
Dayak yedikleri sırada, o sert kışın ortasında yalın ayak da olsa evden kaçışmaları, anlık da olsa canlarının biraz daha az yanmasını önlüyordu tabii. Ama eninde sonunda eve gitmek zorundaydılar ve gecikmeli de olsa babaları hak ettiklerine inandıkları dayağı, kendi elleriyle fazlasıyla ödüyordu.

Bazen çocukları inşaat halindeki evlerinin çatısına 3-4 gün bağladığı da olmuyor değildi. Çünkü çocukların sürekli evden kaçmalarından, sağda solda sürtmelerinden, diğer mahalledeki çocuklarla kavga etmelerinden, ana avrat dümdüz küfürler etmelerinden, itaatsiz olmalarından, belki de aslında çocukların ta kendilerinden bile bıkmıştı ve bağlamanın tek çıkar yol olduğundan emindi. 

Babalarının kendince, çocuklarını, soytarılık yapmaktan geri koymak için çatıda bağlayıp bir yerlere gitmelerini önlediğini ilk duyduğumda, çocuk halimle bile çok şaşırmıştım. Yani insan neden bağlanır ki diye düşünmüştüm. Tabii bu kadar net bir cümle ile değildi. Ama şimdi dönüp o ilk günkü şaşırmamı hatırlayınca, kafamdan geçen şaşkınlığa ait olması gereken cümlenin bu olduğundan şimdi eminim. 
Herkes o çocukların bağlı olmasının normalliğini karşılarken, ben de az sonra şaşkınlığım geçince herkes gibi bilyelerimle oynamaya devam etmiştim. Yapacak bir şey yoktu, dünya bilyeler gibi yuvarlaktı ve hâlâ dönüyordu.

Dünya hızla dönmeye devam ederken yaşımız artık 15-16 olmuştu ve o çocuk çoktan evden ayrılmıştı bile.
Bu ilk ayrılışı değildi tabii, ama ilk en uzun ayrılışıydı. Üstelik ilk en uzağa kaçışıydı da. Yani İstanbul'daydı.
Bir kaç sefer dönüp geldiği olmadı değil, ama çocuk o kadar yanarlı dönerliydi ki; İstanbul'daki arkadaşları her defasında onu ikna edip tekrar çağırıyorlardı ve o da dönüp gitmiş oluyordu.

İstanbul'da bir kaç yıl kaldıktan sonra ve artık tüm Zeytinburnu çevresinde adı küfürlerle anıldığında, Zeytinburnu'ndaki tüm karakollardaki polisler onu tanıyordu.
Yaşı da 18 olmuştu ve o güzelim dudakları, yediği dayaklardan dolayı paramparçaydı. Ön dişlerinden birini Beyoğlu Sahra Bar'dan edindiği travesti sevgilisi uğruna kaybetmişti. 26 yaşındaki kaltak, henüz 18 yaşına basan bu gencoyu evine kapatmış iyice tadına vardıktan sonra da tatlılıkla def etmişti.

Bizimki tabii travestiler arasında ünlü olmuştu bile. Çünkü nakış işler gibi sikiyordu ve ona bi cigara uzatan herkese, sağlam bir sikişten başka verecek hiçbir şeyi yoktu. Siki kalktı mı, karşısındakinde bir delik yoksa sikiyle açardı.
Adı böyle çıkmıştı ve bu yüzden tüm dönmeler hayrandı ona. Geç de boşalınca daha ne istesinlerki ondan. Şekerleri verip verip yatağa atıyorlardı çocuğu. Bizimkinde de gaz pedalından başka bir şey yoktu, kendisine "erkeğim" diye seslenildiği anda, basıyordu.

İlk dişini işte bu travesti sevgilisinin yeni doğulu erkek sevgilisinden yediği dayak sonrasında kaybetmişti. Bir sonrakini iki ay sonraki kapkaç işinde kaybetti. Ağzı biraz yamuk gezdi ama toparlandı.
 3-5 ay sonra ise diğer dişini kırdırdı ve sonraki dişlerini de, çaldığı bir arabayla kaza yaptığında kaybetti. Artık ağzı iyice yamulmuş, ergenliğimizin başındayken öptüğüm o güzelim dudakları artık kalıcı izlere teslim olmuştu.
Önceki yıl alem yaptıkları arkadaşları arasında çıkan kavga da yanağına da bir kesik almıştı. Şimdi olmayan dişleri ve yanağındaki derin kesik iziyle iyice damgalanmış oluyordu. 
İşte tam o günlerde abisi de İstanbul'a yerleşti ve onu yanına alıp, küçük bir pastane açtı, pastanenin imalatına da onu soktu. En azından yanında dururdu. En azından birbirlerine göz kulak olurlardı. En azından, en en azından.

Aradan bir kaç ay geçtiğinde küçük kardeşleri de geldi yanlarına, birkaç ay bu şekilde devam ettiler. Güzel para kazandılar, babalarının onları çatısına bağladığı evi tamamladılar ve ev 4 katlı bir apartmana dönüştü.
ev bittiğinde babaları artık inşaatlarda çalışmıyordu çünkü yaşlanmıştı ve annelerinde ise kemik hastalığı ortaya çıkmıştı. Ablaları da evlenip gittiği için bakacak kimsesi yoktu. Babası eşine bakmaya, kırılan dökülen kemikleriyle hastane hastane gezmeye başladılar. bi kaç yıl bu şekilde acı çektikten sonra kadın iyileşti ama eskisi gibi güçlü değildi. Babalarının saçları da artık bembeyazdı.

Çocuk bu sırada askere gitti, vatan borcunu ödedi geldi ve Zeytinburnu ortamlarına geri döndü.
Artık abisi ona gözkulak olamıyordu da. Çocuk kapkaççılıktan, torbacılığa yükselmişti bile.
Daha önceleri de başkalarının malını alıp sattığı oluyormuş ama şimdi kendi işine yapıyormuş. bir iki defa rahat rahat sattıktan sonra çat diye yakalandı ve bir kaç ayı hapiste geçirdi. Sonrasında polisle anlaşma mı yaptı ne yaptıysa bi şekilde dışarıya saldılar. Onu saldıklarında ise içeriye 5-10 kişiyi aldılar.

Bu olaydan sonra toparladı, biraz da olsa kendine geldi ve bu yüzden artık İstanbul'da yaşamak istemiyordu. Babalarının onları dövdüğü apartmana döndü. Yanında da bi kız arkadaşını götürmüştü. Üstelik kız arkadaşıyla memlekete dönmeden önce İstanbul'da düğün yaparak evlendiler. Düğünlerine ben de gitmiştim, çok mutlu olmuştu, gözlerindeki o ışıltı hala aklımdadır. Beraber halay çekmiş, sağdan soldan konuşmuştuk. Sanki benim gelişimle her şey tamamlanmış gibi, mutluydu. Bir kaç sefer üst üstte sarılıp durmuştu. Böyle içten davranmasıyla ben de mutlu olmuştum.

Zaten o gün demişti bana; gidicem burdan, yoruldum diye.
Memlekete döndüğünde bir pastanenin imalatında işe girmişti. Poğaça, börek ve unlu mamüller yapıyor, aldığı 3 kuruş sayesinde de eşiyle beraber yuvarlanıp gidiyorlardı. Onlar yuvarlanırken bir de çocukları oldu. sonra bir tane daha.
Bu sıralarda pastane kapandı, o işsiz kaldı ve işsiz kalmadan önce de zaten cigaralık kullandıkları yeni arkadaşlarla tanışmıştı. Çünkü huylu huyundan vazgeçmezdi, o istese bile; onu huyundan vazgeçirmezlerdi.
ve bu yüzden olsa gerek o artık çoktaaaan bir bağımlıya dönüşmüştü.
sadece cigaralık vs kullanmıyordu. Her boku kullanıyordu ve bunları temin etmek için de torbacılığa da başlamıştı.

Zaten kuzeni de demişti; burda herkes birbirinin ne bok olduğunu bilir ve caddeyi bi sefer turladı mı birbirini bulur. Öyle de olmuştu.
Öyle olmaması için kuzeni çok uğraşmış, sürekli onunla arkadaşlık etmiş, evden işe, işten eve bile götürüp getirmişti. Hatta kullanmayacağına ve kullanan arkadaşlarıyla bir daha buluşmayacağına dair yeminler ettirmiş ama nerdeee...
5-6 yıllık mücadeleden sonra artık o da pes etmişti. Ne hali varsa görsündü.

Çocukluk arkadaşım, şehrin yeni torbacısıyken, karısı evde doğum sancıları çekiyordu. bir çocukları daha olacaktı.
Kuzeni de söyledi; karısı bu piçi o kadar seviyormuşki, bazen dayak yemesine rağmen sesini bile çıkarmazmış. Başkası olsaymış çoktan İstanbul'daki ailesine döner gidermiş. ama bu kız öyle değilmiş, belki de gerçek aşk bi tek onunkiymiş.
Tüm bunlar,  polisle dolu küçük şehirde olup biterken, o geçen aylarda yine tutuklandı içeri atıldı.

En son geçen yaz memlekete gittiğimde gördüm. Saçları bembeyaz olmuştu, gözleri solgun, yüzü kırış kırış. Suratı adeta bir naylon parçasını üzerinde taşıyormuş gibi bir deriyle kaplıydı, zayıflıktan bitap düşmüştü.
Sımsıkı sarıldım, kafası yine iyiydi. Sakallarının yarısı da bembeyaz

29 Ocak 2017

29 Ocak 2017 yeni eve taşınma post'um

Geçen hafta Gaziosmanpaşa'daki yeni evime taşındım ve bir kaç gün sonra fark ettim ki; diğer evlerime oranla bu evi daha ilk günden sevdim. Üstelik içim kıpır kıpır, ayrı bi sevinçle dolu. Böyle sanki zaten evimmiş de, uzun zamandır başka yerdeymişim gibi hissediyorum. Diğer evlerimde hiç böyle hissetmemiştim. Sadece bundan önceki evimde biraz daha alışmaya başladığım için sahiplenmiştim o kadar. Ama önceki evlerimdeki, o hep bi "gideceğim nasılsa" hissi, hep bi; elbette başka yere taşınmak zorunda kalacağım soğukluğu vardı ve geçmek bilmiyordu. 

Bu evde ise biraz daha farklı bir havaya büründüm. Sanki kiraya çıkmamışım da, daha çok satın almışım gibi hissediyorum. Tek şikayetim duvarlar ince ve yan komşum kocasıyla kavga ettiğinde, sanki benimle kavga ediyormuş gibi hissediyorum veya banyonun musluğunu açtığında benim salonun ortasında bir şelale çağıldamaya başlıyor o kadar. Bunlara da alışabilirim. Çok dert etmemek gerek. 
Zaten insan bir şeye "sorun değil" gözüyle bakmaya başlayınca, olumsuzluklar yok olup gidiyor. "Sorun var" gözüyle bakınca da her şey arızalı gibi görünmeye başlıyor. 

Mahalleyi de sevdim gibi. Biraz karışık, ama yinede sakin bi havası var. Otobüs, minibüs duraklarına da yakınım. Atladım mı herhangi birine ver elini bilmem nere.

Evim en üst kat olduğu için, güzel küçük bir manzaram da var. Tee uzakta Süleymaniye Camii görünüyor, bir de sağında ve solundaki diğer camiiler. Ama adlarını bilmiyorum.
Yani küçük bir istanbul şehir siluetini de kazandım. 
Zaten istanbul'u sevdiğim için her bokuna razıyım. 

Kira biraz fazla ama bu ara yeni ev arkadaşı bakmaya başladım. 
Bi kaç aydır tek başıma kira ödediğim için, bu eve kendimi attığım da param bitti. Şöyle ruh sağlığı düzgün ve ağzından çıkanla, yaptıklarının birbirini tuttuğu iyi birini de buldum mu, bir kaç ay'a kadar toparlanırım.

Taşınırken evi toplamama Öküz Herif'de yardım etti. Sonrasını ise zaten ameleler ve kamyoncu abi halletti. Kamyoncu zaten 4 yıldır beni ordan oraya taşıyıp duran bi abi. Meğer evi de, şimdiki evimin bi üst sokağındaymış. "hoş geldin kardeş" dedi, "hoşbulduk abi" dedim.

Aslında bu eve yerleşmeden önce Öküz Herif'le, ona geçen yıl aldığımız daha varoş bi semtteki bodrum kattaki evi üzerine pazarlık yaptık. Hani 700 TL'ye razı olursa onun evine taşınabileceğimi ve ödemeleri de senet yaparak ödeyebileceğimi söyledim. Ama güvenmedi bana. Zaten o kadar düşük bir fiyata da veremezmiş evini. Parasını gününde ödemeyeceğime olan güvensizliğinden dolayı evini vermeye yanaşmayınca ben de 2 aylık bir sürede işte bu evi buldum.

Evi bulduğumun ve ev sahibine "tamamdır, tutuyorum" dediğimin ertesi günü Öküz Herif "boşuna o kadar ödeme. Gel, benim evi sana 750 TL'ye vereyim" dedi. 
Önce bi düşündüm taşındım, çünkü sonuç olarak arada 250 TL  fark vardı ve 250 TL benim için iyi bir para olarak duruyordu. 
Ama sonra biraz daha düşününce gördüm ki; Öküz zaten ilk günlerden bu yana ev aradığımı biliyordu ve hatta 2 aydır diretmeme rağmen onun evine yerleşmeme de "evet" dememişti. Çünkü önceliği, evini daha yüksek bir fiyattan bana kiralamaktı ve bu yüzden pazarlık yapmaya da yanaşmamıştı. 
Hatta pazarlık konusunu açtığımda ise "benim söylediğim paraya olursa git otur" diyordu. Ben de "o semt ve o 30 yıllık bodrum katı için belirttiği ücretin fazla olduğunu, üstelik merkezi yerlere göre çok uzak kaldığını" belirterek pazarlık etmeye çalışıyordum. Ama dediğim gibi yanaşmıyordu. 
Üstelik o bodrum katını da geçen yıl, acil nakit paraya sıkışan bir avukattan onunla beraber pazarlık yaparak almıştık. 
Hatta bu ara ona yine bir ev almak üzereyiz. Allahım Öküz'ün malını eksiltmesin, daha da çoğaltsın. Amin. 
bir de onun evine taşınmama razı olmasının bir diğer nedeni de, onun eviyle şimdiki evim arasında 3-4 sokak bulunması. Ona çok yakın olmamdan da rahatsızlık duymuyor değil ve bu rahatsızlıktan dolayı da, onun ailesiyle yaşadığı evine sırf uzak kalayım diye boştaki bodrum katını bana kiralamaya razı olmuş görünmeye çalışıyoru. Bu resmen utanç verici bir durum. ama neyse sikti ettim.

Şu anki evime taşındığımda çamaşır makinesini bağlayamadığım için o bağladı. Diğer eşyaları ise ben yerleştirdim. Eve yerleştiğimin 4üncü gününün akşamında geldi, oturdu kanepeye ve emir verir gibi cümleler eşliğinde carcar konuşmaya başladı. 
Buna karşılık; onunla aramızda hizmetçi ve efendi ilişkisi olmadığını, nazik bir dille anlattım, "tamam tamam abartma hemen" diye üste çıktı.

Saatler ilerlediğinde ve artık uykuya teslim omak üzere olduğumuzda, ben diğer kanepeye geçip uyumaya başladım ve o "buraya gel, beraber uyuyalım" deyince, "beraber uyumayacağız, ayrı uyuyacağız. çünkü seninle arkadaş olmak dışında bir yakınlığımızın olmasını istemiyorum. ve bunu sana defalarca anlattım. bu yüzden ayrı yatmak ikimiz için de daha iyi olacak" dedim. 

Bu sözlerim üzerine sinirlendi, köpürdü falan ama iplemedim. Zaten sonra da uyuya kalmışım.
Gecenin bi yarısını iteklendiğim için uyandığım da, benim yanıma yerleşmeye çalıştığını görüp sinirlendim ve "ya hemen yerine git yat, ya da evine git. ama beni rahat bırak uyucam" dedim. Küfürler ede ede gitti yerinde yattı ve ben yine uyuya kaldım. Sabah uyandığımda gitmişti. Rahatladım.

Onunla olan ilişkimin arkadaşlık boyutundan daha ileri gitmesini istememekte kararlıyım. Zaten ona karşı hissettiğim şey; sevgi değil. Derin bir saygı. 
Ama aramızdaki şey şu an neye dönüşmüş olursa olsun; buna cinselliği karıştırmamaya kararlıyım.

Hem illa ibneyiz diye, her tek başına kalan 2 erkek yatmak zorunda değil. Bu aralar bunu başarmaya çalışıyorum.
Zaten eşcinsellerin bir çoğu birbiriyle tanışacaklarsa veya arkadaş olacaklarsa önce yatıyorlar, sonra arkadaş olup olmamaya karar veriyorlar. Bu kafa yapısından tamamen kurtulacağımız günlerin çok uzak olmadığının farkındayım. Neyseki yatmadan da arkadaş olmayı başardığım eşcinseller var. Çok şükür.

Konu yine eşcinsel hakları ve davranışları'na gelmişken, ev konusuna bağlayarak bitireyim; 
Evimi sevdim :)
Umarım bireysel haklar konusunda bilgili bir ev arkadaşı bulur ve bu evde nice yıllar yaşar gideriz. 

24 Ocak 2017

o an

Telefonla da olsa, fotoğraf çekmeyi seviyorum ve blogumda da paylaşma sıklığını artırmak istedim. Çünkü bazen, gerçekten o anki ruh halimi yansıtan bir kare ile karşılaşıyorum ve bu anlamlı kare'yi çekip sadece kendime saklamak yerine, burada da paylaşarak, başkaları için de görünür kılmanın daha güzel olduğunu düşünmeye başladım.

Bu görünür kılma çabamın bir çok nedeni var tabii ama bu nedenlerinden biri de; aslında hepimizin, farklı yer ve mekanlarda, duygusal olarak aynı hayatlar yaşadığımızı düşünmemdir.
Çünkü hepimiz birbirimize görünmez de olsa, aynı hava ile bağlıyız ve biraz da bu yüzden aynı hisleri yaşıyor, ama aynı hisleri yaşamamıza rağmen çoğu zaman bunu bastırıyoruz.
Bu hisleri bastırmamızın bir çok nedeni var ve bu nedenler saymakla bitmezler. Ama en fazla bastırma nedenimiz; çocukluğumuz ta kendisi olduğundan eminim.

Bilinçten uzak çocukluğumuz, şimdiki bu yetişkin günlerimizi şekillendirdi ve çocukluktan kaynaklı sorunlarımızın farkında olmadığımız için de, yetişkinlikte yaşadığımız iyi veya kötü bir çok şeyi, çocukluğumuzun geçmemiş olan etkisinden dolayı, bu hisleri bastırarak günlerimizi geçirmeye devam ediyoruz.

Hazır şimdi çoğunluk olarak, evrimimizi tamamlamış halde bilinçli bireylere dönüşmüşken ve çocukluktan kurtulmuşken, günümüzü ve bundan sonraki günlerimizi şekillendirmek artık daha kolay ve bize kalmış bir tercih. (kendimi doğan cüceloğlu gibi hissettim. durun kaçmayın konuyu değiştiriyorum.)

Aynı hayatları yaşamamıza rağmen, günlük koşuşturmacalara dalıp etrafımızdaki ve hatta içinde olduğumuz güzellikleri kaçırdığımızı düşünmemle beraber, en azından belki bu andan itibaren yüzünüzde küçük bir gülümseme, o anlık bir rahatlama ve az da olsa bundan sonraki zamanlarda daha dikkatli ve detaycı olmanızı sağlamak için çektiğim fotoğrafları da burada bazen paylaşmak istiyorum.

Tabii o sırada karşılaştığım için gördüğüm güzel anlar, fotoğraflandıkları zaman, gözümün gördüğü gibi olmuyor, olamıyor.
Ama en azından elimden geldikçe o anlara en yakın kareyi yakalamaya çalışıyorum. (ne diyorum ben ya, durun toparlayacağım) (ya da boş verin, dağınık kalsın. işte o fotoğraflar)