Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

23 Şubat 2018

niye ot içmiyon

Son bi kaç saattir fena şekilde bokum geliyor ama yine de kendimi tutup duruyorum. Çünkü dışardaki tuvaletlere sıçamamak gibi bir alışkanlığım var ve bunu aşamıyorum. Bazen aştığım olmuyor değil, ama o zaman da bulunduğum klozetin tepesini adeta peçete fabrikasının araştırma laboratuvarına dönüştürmüş oluyorum. Buna rağmen oturup sıçıyorken, her tarafın benim olmayan bok ve çişle kaplı olduğunu aklımdan çıkaramıyorum. Ki gerçekten de öyle.

Dışarda en rahat sıçtığım yerler ise cami tuvaletleri. Çünkü klozet yok ve gayet içime sinmiş bi şekilde, pantolonu indirip gönül rahatlığıyla işeyip sıçabiliyorum. Başkasının bokunun bulaşma olasılığı % 99 falan.

Şu lanet olası klozetlerin yaygınlığı yüzünden sıçmak bile büyük bi soruna dönüştü. Modern hayat insanı ayakta işemek ve klozetin tepesine çıkıp tüneyerek sıçmaya zorluyor. Eskiden insanların klozete ayak basmalarını hiç anlamazdım şimdi anlıyorum. Ama klozetin tepesine tünemek yine de çok malca.
Toplumun sıçma ile ilgili bu sorunu çözmesi lazım. Yoksa içimizde bok kalacak.

Bugün hafta sonu ve etrafta çok fazla asker var. Hepsi de kudurmuş bi şekilde, etrafta sikecek kimse var mı diye bakınarak gezinip duruyorlar. Az önce 4 asker gelip, tek oturduğum masama oturdular ve 10.000.000 tane selfie çektikten sonra da telefonlarına gömüldüler. biri gidip kendine simit alıp geldi. Hep beraber onu atıştırdılar, atıştırırken çayları geldi hüplettiler. sonra birer tane de kahve içtiler. 
bu arada; gece kulubü adıyla açılmış olan kerhanelerden, okul parasını çıkarmak için orospuluk yapan öğrencilerden, alkolden, cigaradan, memleket özlemlerinden, annelerinden babalarından, çok özledikleri arkadaşlarından, kardeşlerinden, mahallelerinden, sivil hayatlarındaki maceralardan ve diğer şeylerin hakkında konuştular. 

buraya iyice alışmışlar. artık nerede ne var, ne zaman var, nasıl var vs hepsini öğrenmişler. ama yine de yokluk çekiyorlarmış. içlerinden biri (en çok konuşan ve hepsine göre sesi daha yüksek perdeden çıkan)muhabbetlerinin orta yerinde bana dönüp "sende eğlencelik yok mu" dedi.
ne dediğini anlamadım ve bana mı dediğinden de emin olmayınca dönüp bakmadım bile. ikinci defa tekrarlayınca "pardon" deyip "yav bi şey yok mu diyorum" diye cümlesini yeniden kurdu. bende "nasıl bir şey" deyince "hap map cigara, işte anlarsın ya" dedi. ben de yok dedim ve hayret deyip arkadaşlarına döndü.

arkadaşlarına döndükten sonra, hâlâ bi tepki vermemi istiyormuşki, benim onların konuşmalarına iyice tepkisiz kalıp araya girmemem üzerine dönüp "sen kullanmıyor musun" dedi
-hayır
-niye
-bilmem. ilgimi çekmiyor
-her yerde var, herkes içiyor. bende çarşıya çıktım diye yok ama askeriyede zulam var
-iyi 
-sen de iç, bir şey olmaz
-çok zavallısın
-ne
-zavallısın
-nee
-zavallısın diyorum zavallı.
-allah allah niye zavallıyım ki.
-ee haline baksana. sanki ot bok içmek çok muhteşem ve özel bi durummuş gibi konuşmalar, sen de iç demeler. zavallılık değilde ne?
-hee
-(ben de onu taklit ederek) "heee" diye karşılık verince biraz duruldu ve bu sefer de;
-sen niye içmiyon
-haram diye içmiyom.
böyle dediğimde sustu, diğer arkadaşlarıyla konuşmaya devam etti, az sonra da kalkıp gittiler. giderken de bana ters ters baktı.

biraz daha oturdum, sonrasında kalkıp gezindim.
yazı yazmaktan nefret etmeye başladım sanırım. bu aralar hiç yazasım yok ama yapacak bir şey de olmadığı için oturup yine yazmayı tercih ediyorum. böyle garip bi saçmalık içindeyim. inşallah kafayı yememişimdir. tşk.




18 Şubat 2018

Futbol sadece futbol mu

Şu an "askeri gazino" denilen, cafe-restaurant-pastane vesaire karışımı bir yerdeyim. Türk askerlerinin işletmeciliğini yaptığı gazinoda her şey var. Ayrıca buraya ait bir marketleri de bulunmakta ve fiyatları da piyasanın çok çok altında olduğu için tüm öğrenciler ve hatta yerel halk bile buradan alışveriş yapıyor.

Ben de az önce başka bi yerden diş macunu almıştım ve buradan geçerken, aynı diş macununun fiyatına bakınca arada çok fark olduğunu gördüğüm için götürüp iade ettim ve sonrasında gelip aynı diş macununu buradan aldım. Aradaki fiyat farkıyla ise; kendimi ödüllendirmek için bi porsiyon çikolatalı pasta ve çay alıp atıştırdım.

Uzun zamandır pasta yememiştim. bunun bi nebze de olsa iyi geldiğini söyleyebilirim.
Ama tabii pastanın kalitesiz bi hamuru, işçiliği ve bol kremadan oluştuğunu, çikolatanın ise eser miktarda bulunduğunu söylemeliyim. Bu yediğim şey çok kalitesizdi ama tabii burası için iyi sayılırdı.

Hele bir de 2 yıl boyunca, haftanın 3-4 günü fazlasıyla kaliteli pasta, kurabiye ve çikolata yemiş biri olarak; bu tür ürünlerde kalitenin ne demek olduğunu gerçekten iyi biliyorum.
Burada ise anca böylesi olabilirdi ve yine eminimki; ustalar ellerinden gelenin en iyisini yapmışlardır. Çünkü sonuç olarak bu ürünler; askerlik görevini yerine getirmek için buraya gönderilmiş askerler tarafından yapılıyorlar ve askerlik yapmış biri olarak; bu tür görev yerlerindeki çoğu zaman baştan savma uğraşlara, sırf yapmış olmak için yapılmış işlere birinci gözden şahit olmuştum, şafak sayılırken, zevke hitap edilmesi için yapılan işler fazla önemsenmez. Sadece göz boyanacak şekilde hareket edilip geçilir o kadar.

Bu arada ne tuhaf değil mi? her şeyi de biliyorum. en çok ben biliyorum. ben. ben. ben.

Sanırım yaş almış olmak bunu gerektiriyor. Her şeyi bilen ve her şey hakkında konuşmak zorunda kalmışcasına, fikrini dile getirmek, susmamacasına yazıp çizmek.
Aslında bunun nedeni olarak, deneyimlerin fazlalığını görüyorum. Deneyimlerin ne kadarsa, kurduğun cümleler de o kadar fazla oluyor. Yani; çok deneyim yaşamışsan, çok konuşuyorsun. Bu da dolaylı olarak, yer yer gıcık ve geçimsiz birine dönüşmene sebep oluyor.

Aslında gıcık olmasan bile, öyle biri oluyorsun. Çünkü çok konuşmak sinir bozucu bir eylem. Kendim bile kendime çok konuştuğum zamanlarda sinir olurken, diğer insanların çok konuşan herhangi birilerine sinir olmasını daha anlaşılır ve normal buluyorum.

Birde çok konuşmamın nedenlerinden biri de; hayatın her hangi bi anını yaşarken, o an yanlış gördüğümün doğrusunu dile getirmek, yanlış olanın yanlışlığının altını çizip göstermek için harekete geçen içimdeki o kaynağı belirsiz asilik. En ufak bi haksızlık karşısında bile, içimde bi şey yükselip duruyor. Bazen onu bastırmayı başarıyor olsam bile; aslında onu bastırmamın, yaratılışıma ters bir hareket olduğunu ve sonu ne olursa olsun, doğruyu dile getirmem, yanlışı göstermem gerektiğini düşündüğüm için harekete geçiriyorum. durum böyle olunca da çok konuşan, geçimsizin teki oluyorum.
(Şu an bu konudan sıkıldım ve değiştirmek için, mekanın atmosferine geçiş yapıcam)

Karşı duvarda dev bi televizyon açık ve Fenerbahçe-Alanyaspor maçı var. Etraftan bir kaç öğrenci gelip yan masalara oturdu.
Televizyonun hemen karşısındaki rahat 2 kişilik 3 koltuğa ise asker oldukları belli 3 kişi gelip birer birer oturdular. Biri çok yaşlı, sanırım onların komutanı olsa gerek. Diğerleri daha genç ve onlarda bu komutanın postacısı veya yardımcıları gibi bir şeyler.
Dışardan maç izlemeye gelmiş bir kaç sivil koltukların boş yerine oturmak istediler ama postacılar, oturma girişiminde bulunan sivillere postayı "burası dolu" diyerek koydular.

Red edilenlerden biri 40'lı yaşlarında, beyaz, saçlarının yarısı dökük, balık etli, laz burunluydu. Gelip benim masamdaki sandalyelerden birini, olabildiği en ezik haliyle istedi ve "tabii lütfen" dediğim gibi de alıp, televizyonu rahat görebileceği kolonun yanına çekip yarı duvara yaslanır, yarı ise kıçı üzerine oturur pozisyonda yerleşti.
Diğerleri siviller de başka yerlere oturdular. Herkes artık tamamen yerini almış durumda. Maç 17 dakika önce başladı ve içerisi çoktan doldu bile.
Ortam taşak kokmaya başlamışken, iki erkek arkadaşıyla beraber genç bir kadın da geldi. Masalardan birine oturdular ve büyük bi heyecanla izliyorlar. Araya vajina kokusunun da karışması hoş oldu..

İnsanların maç heyecanlarını hiçbir zaman anlayamadım. Böyle bir uğraş içine girmeyi bile gereksiz buluyorum. Futbol, bana oldum olası gerizekalı işi gibi gelmiştir.
Çocukluğumda da futbolu hiç sevmezdim ve mahallede top peşinde koşmayı sevmediğimi herkes bilirdi. Bu yüzden de, maç yapıldığı zaman sadece oyuncuya ihtiyaçları var diye top oynardım. Onun dışında, arkadaşlarımın da beni pek oynatmaya hevesli olmadıklarını zaten söylememe gerek yok.
Daha küçük bi bebeyken bile futbolu sevmememin nedeni belkide ilerde topun kendisi olacağımdandı. Kim bilebilir ki. (ahahahaha ne güzel espri yaptım)

İçerisi tıka basa olmada bile şimdi biraz daha doldu. Herkes sivil kıyafetli olmasına rağmen, askerler; giyimleri, saç kesim stilleri, sakal traşlarıyla kendilerini çok belli ediyorlar. Kendi içlerindeyse; ast-üst ayrımını yaparak oturuyorlar. En üst rütbeliler en önde, bi alt rütbeliler bi arkada olacak şekilde dizildiler. bu o kadar doğal bi şekilde gerçekleştiki, herkes bunu damarlarında gezmekte olan kana kadar içselleştirmiş durumda. Bu durum karşısında aklıma "o zaman neden sivil giyiniyorlarki" gibi cümleler geliyor. Giysinler postallarını otursunlar oturdukları yerlere falan filan.
sıkıldım burdan.


16 Şubat 2018

Var olmaya çalışmanın dayanılmaz ağırlığı

İnsanlar dışarda kalabalık ve gürültülü bir yaşam sürmelerine rağmen, içerde çok yalnızlar. İnsanlar zavallılar. Hep karşılaşıp durduğumuz o çok güçlü, hiç yenilmeyecek gibi duran, her an her şeyle dalga geçen, lafı gediğine koyup duran, etrafından hiç kimsenin eksik olmadığı havalı popüler orospu bile yalnız. Hemde çok yalnız. Ama herkes onu sürekli kafası kalabalık ve meşgul sanıyor. Çünkü o, öyle görünmek için elinden geleni yapıyor ve emeği boşa çıkmadığı için, başarılı da oluyor.

Kimse sokakta kendine toz kondurmuyor ama evlerine girdikleri andan sonra yere yığılıp toza toprağa bulanıyorlar. Hayatlarından fırtına eksik olmuyor ama sanki fırtına nedir bilmiyor gibi davranıyorlar.
Hatta sanki, dünyaya sadece "mutlu olmak için gelmiş" gibi davranıyorlar ve görünene aldanan biz aptallar sürüsü de bunun öyle olduğuna inanmaktan geri kalmıyoruz.

bu orospuları o kadar çok kıskanıyoruzki; eğer onları bi defacık sikersek, mutluluklarının bize de bulaşacağını sanıyoruz. Onlara birazcık yakın olursak, yakınlık derecemiz kadar mutlu da olacağımızı sanıyoruz. Oysa işler böyle yürümüyor. Çünkü olmayan bir mutluluğun peşinde zamanımızı ve kendimizi heder ediyoruz. Yazık bize.

Güçsüz görünmenin bir sakıncası yok. Güçsüzüz ve güçsüzlüğümüze rağmen elimizden geleni yapıyoruz. Değerli olan budur işte. Yani güçsüz olduğunu bilmene rağmen, sıfır olduğunu kabul etmiş olmana rağmen yaşamak, var olmaya, ayakta durmaya devam etmek. Asıl güç budur.

Yardıma ihtiyacın olduğunu bilmene rağmen, kimsesiz olduğunu kimselerden saklamadan, sadece kendinle baş başa olduğunu göstererek, güçsüz bi şekilde kalabalıkların içinde öylece yürüyebilmek asıl gücün kendisidir.

Tek başına, herkessiz yaşayıp gidiyor olabilmek. Kendi kendine yetmeyi başaramıyor olarak bile yürümeye devam etmek; güç değil de nedir?
Bazen kendini aynada izlemek, kendine bakıp "var olduğun için" seni "var ettiği için" allah'a şükretmek de diğer güçlerden biri. Ya da kendi güçlerimden biri. Sahi var edilmişim, ama neden varım ki?
Uzun bi süre sonra ise; kendi varlığının, bi amacının olmadığını anlamış olmana rağmen öylesine yaşamaya devam etmek; sebepsizce nefes alıp vermek, yemek-içmek, uyumak, bu gibi ihtiyaçlardan biri olan; sevişmek. tüm bunlar var olduğunun ve hep var olacağının göstergesi.

Bu düşüncelerden sonra ihtiyaçlar üzerine düşünmek ve ihtiyaçların, aslında insanın sonsuza kadar güçsüz kalacağının, sürüp gidecek olan güçsüzlüğünün diğer bir göstergesi olduğunu da kabul etmek.
İhtiyaçlar, insanın güçsüzlüğünün göstergesi. Diğerine olan ihtiyacının en büyük göstergesi. İhtiyaç, insanın tekliğinin olmadığının, yalnız olmadığının ve olamayacağının en büyük kanıtı. Var olmasının amacı, bir diğerine ihtiyaç olmak ve birinin kendine ihtiyacı olduğunu (unutsa bile) bilmektir.

Bunu kabul etmeli ve doğru yaşamanın, güçsüz görünmekle alakası olmadığını, gücün aslında hiç kimsede var olmadığını bilmeliyiz.  Güçsüzlüğün, yaşamın içinde olan her şeye ait olduğundan haberdar değiliz. Kalkıp herkesi haberdar etmek lazım.

Ama her şeye rağmen; insanlar sokakta duygusuz birer canavar, evlerinde birer yeni doğmuş kedi yavruları gibiler.
İnsanlar ah insancıklar. Keşke kendilerini parlak janjanlı ambalajlara güzelce sarıp reyona koyabilselerdi. Böylece dünya daha güzel bir yere dönüşürdü. bundan; aynada gördüğüm kendim kadar eminim.